3 Nisan 2025 Perşembe

BİR RUS SUBAYININ KAFKASYA ANILARI

Feodor Feodoroviç Tornau, Çeviren: Keriman/Kariman Vurdem, Kafkas Derneği Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 1999, Ankara


"25 Eylül 1864'te Moskova'da sansür tarafından izin verilmiş" olan kitap ilk olarak 1864 yılında yayınlanmıştır. (Tornau, s. 4)

"Türkçeyi yeni öğrenen Vurdem" tarafından tercümesi yapılan kitabın Türkçe metninde bazı sorunlu ifadeler bulunmaktadır. (Tornau, s. 6)

Yazarın bir Rus subayı olarak bulunduğu Kafkasya bölgesinde 1834-1838 döneminde Çerkesler arasında gerçekleştirdiği casusluk faaliyetlerine ilişkin anılarından bir kesit ve bazı gözlemleri aktarılmaktadır.

O dönemde Ruslar sahip olmak bir yana bilgi sahibi bile olmadıkları Kafkasya'nın özellikle dağlık bölgeleri hakkında bilgi edinmek istiyorlar ve genç bir Rus subayı olan yazarı bir yerli Çerkes kılığında yerli Çerkes/Tatar işbirlikçilerle birlikte bölge hakkında bilgi edinmek üzere bölgeye gönderiyorlar. Yerli işbirlikçilerinden bazıları ise bir süre sonra bölgenin geleneksel uygulaması uyarınca yazarı rehin alıp fidye istiyorlar. İki yıl iki ay kadar uzunca bir süre süren bu esaretin sonucu diğer bazı yerli işbirlikçilerin fidyecilere ihaneti nedeniyle fidyeciler için hüsran oluyor ve yazar kurtuluyor. 

*

Kitapta o dönemde bölgede yoğun olarak yaşanan ölüm kalım mücadelesinden çeşitli kesitler/bölümler yer alıyor. 

Yerli halk yaklaşıp kapıya gelmiş olan Rus işgaline karşı birlik olmak yerine geleneksel parçalanmışlığını ve hatta iç düşmanlıklarını sürdürürken Ruslar da çok sayıda olan yerli işbirlikçiler sayesinde kolaylıkla iç düşmanlıkları körükleyerek ve hatta yeni düşmanlıklar yaratarak ilerlemelerini katliamlar eşliğinde adım adım sürdürüyor.

Sonuç da bilinen Rus işgali ve katliamlardan geriye kalan yerlilerin sürgünü oluyor.

*

Ruslara hizmet eden yerli işbirlikçilere biraz yakından bakıldığında ortaya çıkan tablo çok ibretlik bir tablo oluyor.

Önce Ukrayna bölgesinde ezilerek tabi kılınan Kazaklar 1720’lerde Terek civarına yerleştiriliyor, arkasından Rus katliamlarının artığı olan bu Kazaklar sonraki dönemde Kafkas yerlilerinin katliamında Rusların en önemli silahı haline geliyorlar.

İkinci olarak 1783’de ziyafet sofrasında başlayan katliamlardan arta kalan Nogaylar sonrasında aynı işlevi yerine getiriyorlar.

1800’lerin başından itibaren Gürcüler gönüllü olarak Rus saflarının en önemli unsuru oluyorlar.

Diğer çeşitli yerli işbirlikçileri bir yana 1821’e kadar Ruslara direnip katliamlara uğrayan Kabartaylar da daha sonra Rus ordusunun en önemli vurucu güçlerinden biri haline gelip Ruslara çok önemli hizmetlerde bulunuyorlar.

Bu kitapta anlatılan olaylarda öne çıkan Rus işbirlikçilerinin önde gelenleri ise Nogay Karamürzin kardeşler ve Kabartay “Abrek” Aslangeri Hamurzin oluyorlar. 

*

Yazar Rus katliamlarından bir kesit de anlattığı ifadelerinin bir bölümünde, 1832’de “Rus kuvvetleri Dağıstan ve Çeçenistan'ı şüpheye yer bırakmadan fethetmişti”, şeklindeki uydurma ifadelerinde olduğu gibi, bir çok yerde bir çok doğru ile yanlışı karıştırarak şunları söylüyor:  

"İlk olarak Muridizmi dağlara yayan Gazi Muhammed, Dağıstan ve Çeçenistan'ı ayaklandırdı. Sınır şehirleri olan Kızlar ve Mozdok'u basarak yağmaladılar.../ Savaş hareketimiz 1832 yılında Dağıstan ve Çeçenistan üzerinde başarı getirdi... Rozen... Galgay dağına çıktı. Dağlılar burayı askerlerimizin zaptedemeyeceği bir yer olarak biliyorlardı. Ancak oradaki Kistin topluluğu da fethedildi. Daha sonra askerlerimizin başındaki Rozen ve Velyaminov karşılaştıkları düşmanların hepsini öldürerek Çeçenistan'ı baştan sona geçtiler. Sonra İçkerya Ormanını da geçerek, Benoy ve Dargo'ya ulaştılar. Bu iki köyü de yok ettiler. İsyanın kaynağına son darbeyi vurmak için Kaysu boğazına indik. Gazi Muhammed'in doğduğu ve yaşadığı Gimri işgal edilerek, kendisi de öldürüldü. Askerlerimizin başarısı... Dağlıları şaşkına çevirmişti, aynı zamanda Rus kuvvetleri Dağıstan ve Çeçenistan'ı şüpheye yer bırakmadan fethetmişti. Kafkas sınırının sol tarafı uzun bir zaman için bastırılmış olarak kabul edilebilirdi. Şimdi savaş hareketimiz Kafkasya'nın batı tarafına kaydırılarak deniz kıyısı da donatılmaya başlanabilirdi./ Dağlıların ticari alışverişte bulundukları Türklerin yardımı kesilirse kendilerini savunamayacaklarını düşündük... 1830 yılında Çerkes kıyılarının abluka altında olduğunu beyan etmiştik. Böylece kuruvazörlerle kıyı şeridini gözetim altına aldık... deniz ablukamız başarısız oldu... Kıyı hattının kurulabilmesi için asıl zor olan düşmanlarımızın sayısı, araçları ve coğrafyası hakkında bilgimizin olmamasıydı... Velyaminov... acele etmeden... adım adım dağları işgal etmeyi... hedefliyordu. Fakat 1834 yılında gelen emre göre deniz kıyısı hattının hemen kurulması gerektiği belirtiliyordu." "1834 yılı... Abhazya'ya müfreze gönderilmişti... Halk hiçbir şeye tepki göstermiyordu ancak doğa karşı çıkıyordu... Savaş Bakanlığı'ndan tanımadığımız bölgelere çıkartma yapmamız için ikinci bir emir geldi./... Tanımadığımız bu dağ ve ormanları araştırabilmek için birkaç bin askere gereksinim vardı.../ Halen bir aracımız daha vardı. Bu da çıkartmanın yerine işten iyi anlayan bir subayın görevlendirilerek deniz kıyısını gözden geçirmesiydi. Bu görev de benim üzerime kaldı. Ben 1832 yılından beri Kafkasya'da bulunuyordum... 1832 yılında İçker Savaşı'nda da yaralanıp hastalandıktan sonra Kafkasya'daki mineral sularında gücümü topladım. Tiflis'e döndükten sonra General Volhovski çağırarak her şeyi izah etti. Çerkes giysileri ile dağlara çıkarak bu çok önemli bilgileri toplamam için teklifte bulundu. İşin tehlikeli yanlarını da hiç saklamdan söylemişti... Ben vatanım için kendimi kurban etmeye hazırdım... kendime güvenerek ve isteyerek görevin başına geçtim.../ Rusların arasında dağlara çıkan ilk ben değildim. 1830 yılında Şapsığ Başkan Abat Besleney hayatını tehlikeye atarak topçu Yüzbaşı Nivitsk'yi götürdü... 1834 yılında Genelkurmay subayı olan Prens Şohovski... Büyük Kabartay'a gitmişti. Onun... hayati tehlikesi yoktu... boyun eğen Büyük Kabartay'ın Prenslerine götürüldü.../ Ben seyahatime başlarken deniz kıyısının şartları farklıydı. İşin zor olan yanı güvenilir, güçlü, dağlı adetlerini bilen bir kılavuzun görevlendirilmesi idi... Düşmanların arasında yaşayıp yolculuk yapacaktım. Hiçbir şekilde şüphe çekmemeliydim", "istekliydim", "Abhazya'daki askeri müfrezeye tayin edilmiş gibi gösterildim... Aralık 1934'de (benim notum: elbette 1834 olmalı!) Tiflis'ten ayrıldım." (Tornau, s. 13-18)

"Atların kaldırılması, binicilerin çamurdan çıkartılması ve benzer olumsuz koşullarda yaptığımız yolculukta ara verdiğimiz yerlerde bulabildiğimiz ekmek ile ekşimiş şarap dışında yiyecek olmayışı açlık hissimizi artırıyordu... Kutais'de hiç odada yatmadan Çerkes adetlerine göre yamçıyı üzerime örtünerek yerde kulübede yatıyordum." (Tornau, s. 19)

“Abhazya'ya Gagra'nın öte yanındaki Çerkeslere gidebilmem için bir araç temin etmeye gelmiştim. Herhangi bir yerde fazla kalamayacaktım... işime zeki ve kurnaz bir kimse olan Hasanbey'den başlamaya karar verdim. Bu kişi Rusların düşmanıydı ve bir çok Abhaz da ondan yanaydı". (Tornau, s. 25)

"1835 yılında Abhazların 40 bin kadar erkek olduğu tahmin ediliyordu." (Tornau, s. 50)

“Kafkasya’da Abazin kabilesinin toplamı 128 bin 800 kişiydi.” “Çerkes kabileleri yaklaşık olarak 500 bin kişiydi.”(Tornau, s. 95, 96)

“Abhaz köylüler 33 Hacıyı öldürdüler, 7 kişi de sağ kurtuldu. Bunlar da Rostam İnal-ipa'nın sayesinde kurtuldular... Abhazlar'ın Hakim'i olayı duyunca çok üzüldü... Kurtulan 7 kişiden biri Kabartay Hacı Canseyit'ti. 70 yaşındaydı." "Kabartaylar, Şapsığlar ve Abzehler, Abhaz topraklarını lanetlediler ve ellerine geçen her Abhaz'ı öldüreceklerine yemin ettiler." (Tornau, s. 60, 61)

"Yüksek tepelerden Karadeniz'e bakılınca görülenlerin mükemmelliği anlatılır gibi değildi." (Tornau, s. 76, 77)

"Dağlardan uzaklaştıkça Abhazlarım daha dikkatli olmaya başladılar... Başıbaylar'dan daha çok Kabartaylar'dan korkuyorlardı./... Yolculuklarımızı gece yapıyorduk... Başılbaylar dokuz Abazin topluluğundan biridir.../ Kabartaylar bunlardan vergi alıyorlardı... Başılbaylar bir kaç ay evvel Ruslarla birleşmişler, Loğlar da iki hafta evvel Rus tarafına geçmeye başlamışlardı... arkadaşlarım çok korkuyorlardı... "Bu Kabartaylar çok zalim soygunculardır... Abhaz kanı istiyorlar." Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu." "Dokuzuncu gün bize yemek getiren Başılbay iyi bir haberle geldi. General'in verdiği emirle beni sınıra kadar götürmeleri için Abazin Thamade (Başkan) ve Loğlar birlikte gelmişlerdi." (Tornau, s. 84-86)

“Şapsığlar ve Natuhaylar… Ruslarla savaşıyorlardı. Abezehler’in topraklarında bir çok Kabartay yaşıyordu. Toprakları işgal altında olan Kabartaylar savaşı sonuna kadar götüreceklerine ant içmişlerdi. Acımasızca Rusları katlediyorlardı… “Abrek” olarak biliyorduk. Cesur… korkusuz insanlardı. Dağlardan gelerek sınırı ihlal ediyorlar, evlerimizi yakıyorlar… Sınırımızı koruyan Kazaklar… nöbet tutuyorlardı. Abreklere rastladıkları zaman… öldürüyorlardı. Çerkesler ve Kazaklar birbirlerine hiç yalvarmazlardı. Mutlaka birinin ölmesi gerekirdi… Dağlıların her geçen gün fazlalaşan baskınlarına uğruyorduk. Tek bir çare kalmıştı biz de Dağlıların köylerini basacaktık. Bizde köy baskınlarına başladık. Ailelerinin başına korkunç bir şeyin geleceğini düşündürmek onları belki durdurabilirdi. Doğru da oldu. Abrek baskınları azaldı. Daha sonra Abrekleri Rus yanlısı yapmaya çalıştık. General Abrekler’in en korkunç olanlarını ya Rus yanlısı yapıyordu, ya da öldürüyordu. Abrekler’in yaptıkları gibi biz de acımasızca davranıyorduk… Bizim tarafta… Nogay köyleri vardı. Onlar bizim gücümüz ve adetlerimizin altındaydılar. Buğday eker, hayvan beslerlerdi. Çerkes soygunculara karşı silahları da vardı./… Bunların kökü de Altınordu Devleti’nden geliyordu… bir köyde Karamürzinler’den dört kardeş yaşıyordu. Bunlar en varlıklı ve ünlü Nogay Prenslerindendi. Ruslar Karamürzin’e saygı duyuyorlardı… Özgür kişilikleri vardı. Bu durum sınırı koruyan iktidarın hoşuna gitmiyordu… Kazak Subayı… Fırsat buldukça Karamürzin’i aşağılıyordu… mahkeme Karamürzinler’e hapis cezası verdi. Karamürzinler de buna karşılık Abrek adetlerini seçerek dağlara kaçtılar… Abrek oldular… 1834… en büyük ağabeyleri öldürüldü… en küçükleri de öldürüldü… Tembulat ile Bikaramürzin, kardeşlerinin vasiyeti üzerine Generalle anlaşmaya başladılar.” “İmam Hazi de… uğramış olduğu haksızlıklardan dolayı Abrek olmuştu… 1825 yılında… Tatar’ın biri İmam Hazi Türklerle gizli anlaşma yaptı diyerek Ruslara şikayet mektubu yazdı. İmam Hazi’yi… hapse attılar… Bana yardım edip yol arkadaşı olacak insanların hikayesi böyleydi./… bana kılavuz olacakları iki hafta bekledim… General onları evime getirdi. Bunlar İmam Hazi ile Kardeş Karamürzinler’di… bu insanları tanımıyordum… Hayatımı bunların eline veriyordum… yemin etmelerini istedim. O anda kardeşlerin yüz ifadelerindeki değişikliği hiç bir zaman unutamam”, “plan yapmaya başladık. Karamürzin, Çerkeslerin Rus düşmanı olduklarını biliyordu. Buna rağmen beni dağlardan götürebilecekti. Üç yol vardı, üçü de deniz kıyısından gidiyordu… Ağustos… 21’inde yola çıktım. Kuban’ın öte yanına giderek Tembulat Karamürzin’le buluştum. Yanında iki Nogay daha vardı. Bana bunlara güvenebileceğimi söyledi. Kimsenin tanımaması için atımı, giysilerimi ve silahımı değiştirdiler… Şegerey’in tam zıttı olan Urup’un yukarısına doğru olan yolu seçtik… Besleney köylerine doğru gittik… General bir yıl önce baskınlarla işgal etmişti. Bu Besleney köylerinin durumu çok kötüydü. Bir yandan Ruslar… diğer yandan Abezeh ve Ubıhlar… basıyorlardı… üç gün üç gece Besleney ormanlarında kaldık. İmam Hazi bize yiyecek getiriyordu. Sonra Laba’dan geçerken 50 Çerkes atlısına rastladık. Önde korkutucu beyaz atlı bir genç vardı… Kabartay Prensi Aslangeri idi. Abrekler’in en korkutucu olabı idi… İmam Hazi onunla anlaştı… dört gün Şegerey’de kaldık… Karamürzin’in tanıdığı Midayevler’in Başkanı Masraduk Marşani ile oğlu Seferbey geldi… Karamürzin işimi açıkça ortaya koydu ve bana her konuda yardımcı olacaklarını söylediler. Onlar da Kabartayları basmaya Urup tarafına gidiyorlardı. İntikam alacaklardı… Karamürzin’de bu arada Ubıhların Başkanı Berzeg Hacı’ya rastladı… bir kaç yüz kişiyle… Besleney’leri basacaklardı. Hacı Berzeg kendisi ile birleşmek için bize teklifte bulundu… Karamürzin… kabul etmedi. Biz bu teklifi reddedince Ubıh yolumuz kapandı… Karamürzin’in Berzeg’le karşılaşmasının tek faydası Başılbay’dan bir kadını iki atla değiştirmesiydi./ Böyle bir kadının alınıp satılmasını kötü bir davranış olarak görmüyorlardı. Bazıları mutlu oluyor, ya da zengin de olabiliyordu… Çerkeslerin yaşam biçimini anlatmak çok zor… çok eski zamanlardan beri birbirleriyle savaşıyorlardı. Moğollarla savaştılar. Kırım Tatarlarıyla savaştılar. Şimdi de Ruslarla savaşıyorlar… büyümeye fırsat bulamadılar. Çünkü hep savaşıyorlardı… özgürlüğe ve topraklarına çok bağlıdırlar. Rusların Kafkas topraklarına ilk yaklaşmalarıyla bu bölgede savaş başladı. Çünkü Çerkesler’in komşusu olan her yabancıyla savaşmadan durması mümkün değildi. Sonra Ruslar, Terek ve Kuban’ı geçtikten sonra savaş daha da büyüdü. Dağlılar özgürlükleri için savaşıyorlardı. Din fanatizmi de Rus düşmanlığını büyütüyordu. Terek’in öte yanı Dağıstan’da Murit Sekta, Kuban’ın öte yanında da acımasızca Rusları basıyorlardı. Bizim hükümetimiz Dağlıların hızını kesip sabırlı olmamızı istiyordu… Rus Kazaklarla Dağlılar birbirlerine hiç acımadan savaşa devam ediyorlardı… Abezehler ormanda yaşadıkları için Çeçenler gibi yaya savaşını daha iyi yapıyorlardı. Çerkes giysileri atlı savaşa uygun olarak çok iyi hazırlanmıştı.” (Tornau, s. 101-108)

“General bana kılavuzluk yapacak kişileri tanıttı. Bunlar Kabartay Abrekler'den Prens Aslangeri Hamurzin, Hacı Canseyit, Aslanbek Tambi, General, Tembulat Karamürzin'i bu işe hiç karıştırmadı. Bana öneride bulundu. Karamürzin'le hiçbir şekilde karşılaşmamam gerekiyordu.” “Ben, Şovgen ve Tambi yola devam ettik... iki güçlü el atımın üzerinden çekti... şaşırdım. Bağırmadım... Çerkeslere korkak olduğunu göstermek istemedim... silahlarımı aldılar ve beni bağladılar." "Yirmi altı yaşında hayata veda etmek kolay değildi. Ben Rus askerine yakışır şekilde kopmak istiyordum." "Tuma Tembot, Loğ'u yanına alarak bir yöne gitti. Beni de ayaklarımı bağlayığ Loğ'un ters istikameti Kurd-Jips'in alt tarafına götürdüler... ev Aslanbek Tambi'nindi. 9-10 Eyül arası burada kaldım./ Tambi'nin çok fakir bir misafir evi vardı... Tambi de çok nazik bir şekilde rahatıma bakmam için ricada bulundu. Çerkesler asaletlerinden dolayı bana hiçbir zaman kabalık yapmadılar. Çok nazik davrandılar." (Tornau, s. 109-137)

"Dağlıların doyumsuz fidye isteklerine güvenmiyordum. Kaçmak da şimdilik olabilecek birşey değildi." "Dördüncü gün Çerkeslerin her esir için yaptıkları, başıma geleceği görmüştüm. Beni demir kelepçeler bekliyordu. Tambi... bir yere gitmeye hazırlanıyordu. Beni de... 80 yaşındaki ihtiyar Murzaha'ya emanet etti... halkaları olan ağır ve uzun bir demirle yanıma geldi. Ben bunu beklemiyordum ve cinnet geçirdim... beni boynumdan bağladılar. Kendimden geçmiş vaziyette... iki hafta yattım. Astrahan'a gidebilen Murzahay... şöyle sormuştu:/ "Rusya'yı hala Çariçe Katerina mı yönetiyor?"/... haberi yoktu... yaşıtı olan karısı şefkatli bir şekilde bana bakıyordu. Durmadan darı (hug) pastası ve yoğurt veriyordu. Başka verebileceği yiyecek de yoktu." "Tambi çok kötü bir moralle eve döndü. Kabartaylar yapmış oldukları ihaneti general öğrenmeden hayvanlarını uzaklaştırmışlardı. Ancak benim fidyem ile ilgili olan haber kötüydü. Generale Kabartayların ihanetini ve büyük bir fidye karşılığında esir alındığımı ilk olarak Karamürzin yetiştirdi.” “Bu işi başlatıp tertipleyen Tambi idi. Aslangeri de bu olaya dolaylı olarak karıştı. Hacı da bunlardan sonra girmişti. General yanlış davranmış ve onları aldattı. Kabartaylarla barışıp köylülerini vereceğine söz vermişti. Sonra da fikir değiştirerek beni deniz kenarına götürmeden olmayacağını söyledi... Aslangeri, General'in bu teklifini reddedecekti. Fakat Tambi... beni dağlardan geçirdikten sonra tutuklanmamı ve şart olarak da benim özgürlüğüme karşılık mal ve mülklerinin geri verilmesi talebinde bulundu... Tambi tehditte bulundu. "Eğer talebimi kabul etmezseniz Ruslarla gizlice anlaştığınızı Abedzehlere söyleyeceğim" dedi.” (Tornau, s. 138-151)

"Tambi'nin hiçbir şeyi olmayan çok fakir bir yaşantısı vardı." "Abezeh Daur Alimgeri'nin köyüne göç ediyordu. Tambi onun himayesine girdi... Tambi Ruslara güvenmedi... Kabartay Abrekler, Abezehler'in vermiş oldukları yabancı topraklarda yaşıyorlardı. Kendi sülaleleri ve adetlerine sıkı sıkıya bağlıydılar... Tambi artık Alimgeri'nin köyünde Aslangeri'ye karşı çıkabilecekti."  "Köye güneş batmadan yaklaştık... Yemyeşil bir vadide ceviz ağaçlarının arasında yaklaşık olarak yirmi ev vardı... Alimgeri sevgiyle karşıladı... Beni de misafir evine davet etti. O, esir olduğum süre içerisinde gördüğüm en iyi kalpli insanlardan biriydi... hiç bir şeyden nefret edemezdi. Ruslarla savaşıyordu. Çünkü bunu çocukluğundan beri bir din görevi olarak yapıyordu. Savaşırken de öfkeli değildi. Evine davet ettiğinde esir ya da düşman gibi bakmadan normal bir misafir gibi davrandı. Tambi evini yapıp eşyalarını yerleştirinceye kadar onun misafir evinde başkan yerine oturabilen, temiz, yumuşak yatağı olan ve iyi yemeklerin olduğu sofrada yemek yiyebilen biriydim... Alimgeri'nin bana olan davranışlarını bütün köylüler örnek aldılar. Beni üzecek bir tek hadisenin dışında hiçbir şey olmadı... Tambi hariç... Şapsığlar olsun, Ubıhlar olsun hepsi insancıl, son derece nazik davranıyorlar... Tambi'nin  bana olan tavrı ise amacına ulaştıracak olan paraya düşkünlüğünden kaynaklanıyordu. Tambi görmeden mektuplarımı Rus tarafına götürdükleri de oluyordu... Tambi... bana ahşaptan kule gibi bir oda yaptı... istediğim her şeyi bulabildiğim ferah, aydınlık olan Alimgeri'nin evinde kaldıktan sonra bakımsız, nemli, soğuk demirlerle bağlı, kötü yemekler yiyip burada kalmak benim için çok zordu... hiç bir canlı insanı da görmeden yaşamak deli olma noktasına getirmişti", "çocuklar... gelmeye başladılar... Kadınlar, Çerkeslerin olmadığı zamanlar konuşmak için duraklıyorlardı. Onların konuşmaları ve davranış biçimlerinden çok iyi kalpli ve mütevazi insanlar olduklarını anlıyordum. Beni en çok iki genç kız ziyaret ediyordu. Kutse Fuj (Alimgeri'nin kızı) ve onun hizmetçisi Han... Mavi gözlü Kutse Fuj oniki yaşında tam bir çocuktu. Oysa onbeş yaşındaki Han yetişkin bir kız sayılabilirdi. O sevimli, uyumlu bedeni olan hayat dolu güzel bir kızdı... Onu Türklere satmak için diğer hizmetçilerden ayrı olarak eğitiyorlar ve giydiriyorlardı. Çünkü onun güzel bir dilber olacağı umudunu taşıyorlardı./ Han, bana her zaman mütevazi hizmetini yapmaya hazırdı./... Üç ay sonra satılmak üzere yola çıkarıldı... vedalaşmaya geldi. Yüzü bir gülümsüyor bir ağlıyordu... sordum./ Cevap veriyordu Han. "... Burada... köleyim. Bana söylendiği gibi orada mutlaka bir Hanımefendi olacağım. Güzel giysiler ve para verecekler. Bende annem ile babama göndereceğim. Param çok olursa onları satın alıp yanıma alacağım." "Gözyaşları ne için? Herşeyim olan akrabalarımdan ayrılıyorum. Bir şey için de endişe ediyorum", "kimin eline düşeceğimi bilmiyorum. Beni sevecek mi? İyi davranacak mı? Annem, beni çok zengin bir Türk'ün alacağını söyledi. Paşa bile olabilir." "Bazen demir çözülüp serbest kaldığım da oluyordu... Alimgeri'nin ölmüş olan karısının kızı... iyi kalpli ve güzeldi... Bir gün... selamlaştık, daha sonra beni evine davet etti... eve daha sık gitmeye başladım. Aslankoz (Aslanlı Armut) Çerkesce öğretmeye başladı. Alimgeri de kızı ile buluştuğumu biliyordu.../ Yazın sonuna doğru Tambi... yumuşama gördüm... fidye konusunda tekrar umutlanmıştı... Çar Kafkasya'ya gelecekti... bu fırsatı iyi değerlendirip fidye isteyecekti.” "İkinci gün Aslankoz'la karşılaştım... soğuk bir selam almış... şaka ile de olsa ona eş olmayı reddetmiştim... çok asil ve çok güzel bir kız olduğunu ilk kez farketmiştim." "Bir sabah çok iyi giyimli... iki Çerkes... Hacı Canseyit'le birlikte geldi./ İkisi de Rus yanlısı olmuş subaylardı. Bunlar Şangeri Abat ile Lekes Tambi idi. Lekes Aslanbek'in yeğeni idi. Velyeminov onları benim de bulunduğum bir mahalde Kabartaylar'la anlaşma yaparak serbest bırakılmam için göndermişti... iki elçi Velyaminov adına konuşuyordu. Dağlılar onu General Plij (Kırmızı General) olarak tanıyorlardı. Çerkesler ona saygı duyuyor ve korkuyorlardı. İşin ciddi olduğu anlaşılıyordu." "Önce Shangeri Abat Velyaminov adına Kabartaylar'a şöyle bir teklifte bulundu: "Bunu kendi iradenizle serbest bırakıp... af dilerseniz, Velyaminov geçmişteki her şeyi unutup mal ve mülklerinizin geri verilmesi için elinden gelen çabayı göstereceğine söz verdi. Fakat... diretirseniz ihanetinizi sadece ölüm temizler"... Tambi "Teklifinizi kabul etmiyoruz. İstediğimiz fidye hala geçerlidir"... öfkeli gerilmiş yüzü". “Eylül ayında bir yıllık esir hayatımı tamamlamıştım... Kabartaylar da fidyeyi artırıyorlardı... pislik ve açlık bedenime işkence yapıyordu... sinirlerimi yenemez hale gelmiştim... kaçmayı kurtuluş olarak görüyordum... sinsice bir plan yapmalıydım./ Bazen serbest olarak köyü dolaşıyordum", "Ekim'in başlarıydı... top sesleri gelmeye başladı... Rus askerlerinin... beni bulamayacaklarını biliyordum... savaş alanından dönen Abezehler'in çoğu nefretlerini göstererek yanımdan geçiyorlardı. General... hayvanların çoğunu toplamıştı... çoğu ölmüştü, çok da yaralı vardı. Dönen yaralı Abezehler küfür ederek yumruk sallıyorlar... bir Çerkes atlısı gördüm... ben de çok merak ederek misafir odasına gittim... Binbaşı Vinirouski'nin sağ ya da ölü olduğumu öğrenmesi için gönderdiğini anladım... konuşmalarımız rahat idi... O anda Hutse ortaya çıktı ve Rusça "Sen domuzsun. Rusların hepsi domuz!" dedi./ Orada kendimi kaybettim ve Çerkes'in çokarttığı tabancayı kaparak Hutse'nin üzerine yürüdüm... Tambi gergin yüzüyle geldi ve "Bundan böyle demirlerle birlikte yaşayacaksın. Çünkü sen Müslümana el kaldırdın!" dedi." "Sekiz yıl önce esir alınan Rus kadını Mariya, Alimgeri'nin evinde hizmetçi olarak çalışıyordu. Efendisinin evine alışmış... Rus tarafına da dönmek istemiyordu. Bunun bir Abezeh çocuğu vardı. Bu da onu hayata bağlayan tek varlıktı." "Mariya'dan sonra iki üç aydır görmediğim Aslankoz yetişti... "Sen beni çok üzdün... sana yardım etmeye hazırım. Abezehler çok kızdılar. Babama sana yardım etmesi için ricada bulundum, o beni çok seviyor, elinden geldiği kadar seni korumaya çalışır." Alimgeri'nin evinde halk mahkemesi kurulmuştu. Tambi kendi haklarını korumaya çalışıyordu... hakkımda karar verecek olanın Kabartaylar mı yoksa Abezehler mi olacağı konusunda anlaşamadılar./ Sonunda olaya açıklık getirilmesi için Dağıstanlı Efendi görevlendirildi... Müslümanların gavurlardan daha üstün olduğunu anlattı. "... bu bir Müslüman için el kaldırdıysa mutlaka cezalandırılmalıdır. Bu sebepten dolayı Kabartaylar bunu Abezehlere vermelidir"... "Müslümanın mal ve mülkü kutsaldır... Rus'un bedelinin yarısını Abezehler kendi aralarında toplayarak Kabartaylar'a versin." Adaletin vermiş olduğu bu kararı toplanan halkın çoğunluğu kabul etmişti. Bu karar... Alimgeri'nin... çabaları sonucunda ortaya çıkmıştı. Sonunda kellem için Abezehler'in Kabartaylar'a fidye bedelimin yarısı olan 600 Ruble gümüşü vermeleri kesinleşti... bu derece yoksul olan Abezehler'in istenilen bu parayı bir araya getirmeleri mümkün görünmüyordu." (Tornau, s. 158-180”

Çeşitli kaçma denemeleri başarısızlığa uğradıktan sonra yazar esaretten Rusların organize ettiği yerli işbirlikçileri marifetiyle kurtulabiliyor.

*

3.4.2025
***

26 Şubat 2025 Çarşamba

KAFKASLARDA ATEŞ VE KILIÇ: 19. YÜZYILDA KUZEY KAFKASYA DAĞ KÖYLÜLERİNİN DİRENİŞİ

Paul B. Henze, Çeviren: Akın Kösetorunu, ODTÜ, 1985, Ankara


Bana Kafkaslar konusundakilerden daha çok ilk dünya savaşı olarak da nitelenebilecek olan Kırım Savaşı konusunda yazılanlar ilginç ve öğretici geldi.

Kitap sanıyordum ama kitapçıkmış.

*

Kitapçıktan bazı notlar şöyle:

"Kafkaslar'ın yüksek dağ vadileri ve verimli nehir yatakları dünyanın en eski sürekli yerleşik toplumlarını barındırmıştır. Eski Arap coğrafya bilginleri Kafkaslar'a Cebel-el Alsan "Dillerin Dağı" adını vermişlerdir... Yunan efsanelerine göre ateş ve metalurji ilk defa Kafkaslar'da keşfedilmiştir. Modern arkeoloji bu inanışı desteklemektedir." (Henze, s. 2)

"Kuzey Azerbaycan'ın fethedilmesi 1813 Gülistan antlaşmasıyla teyid edilmişti./ Kuzeyde, yüksek vadilerde çeşitli kabilelerin yaşadığı Dağıstan bağımsızlığını ısrarla korumuştu. Kafkaslar'ın Kuzeybatı eteklerinde Çeçenler ve İnguş kabileleri yaşamaktaydı... Ruslar, 19. yüzyılın ilk otuz yılında bu halklara karşı saldırılarını kesintisiz sürdürdüler... Çeçenler ve Dağıstanlılar sistemli saldırılara uğradılar. Ormanlar kesilmiş, köyler yakılmış ve mahsulleri tahrip edilmişti. Fakat... barış getirmemişti." (Henze, s. 5)

"Rusya'nın Avrupa'yı hesaba katma zorunluluğu.../ Rusya'nın Türkiye ve İran pahasına sınırsız toprak kazanma emelleri geliştirmesine izin verilmemeliydi.../ Jeopolitik bilgisi olan İngilizler, sadece Kafkaslar'daki gelişmelerden kaygı duymuyorlar, aynı zamanda bu gelişmelerin Asya'daki çıkarları açısından taşıdığı anlamın da bilincindeydiler. Asya'daki "Büyük Oyun" başlamıştı bile-ve Kafkaslar'daki gelişmeler sonuçta köklü değişimlere yol açacaktı." (Henze, s. 6) 

"İngilizlere göre Ruslar'ın amacı Hindistan'a ve ötesine giden ticaret yollarını kesmekti... Gürcistan ve Azerbaycan sınırı üzerinde kontrolu sağlamışlardı... Batı Kafkaslar ise Rus hegamonyasına boyun eğmeyen Çerkezler'in elindeydi. Doğu Kafkaslar'daki müslümanlığa bağlı kabileler Ruslar'a aynı derecede düşmandı./ Tüm Kuzey Kafkasya Halkları iki nesil boyunca süren savaşlar nedeniyle politize olmuşlardı. Bu kabilelerin çoğu dışarıdan gelecek bir yardıma ümit bağlamışlardı. Ancak, bu ümitlerinin boş olduğunu görebilmeleri için uzun bir zaman geçmesi gerekiyordu." (Henze, s. 7-9)


"Karl Marx'ın... yaptığı tahmin ile ileri görüşlü İngiliz devlet adamaları ve asker düşünürlerin görüşleri arasında hiçbir çelişki yoktur.../ Doğu Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya, Hindistan. Orta Asya'daki büyük oyun şimdi açıkça oynanıyordu... İngilizlerin ve Avrupalıların stratejik ekseni doğudan batıya, Rusların ise kuzeyden güneye uzanıyordu." "Milliyetçilik virüsü tüm eski imparatorluklara yayılmaktaydı. Rusya'yı Kırım Savaşına iten, Rusya'nın 1848'de ihtilal öncesi Doğu Avrupa'ya karışmasıydı. Çar I. Nikola 1848-49'da "Avrupa'nın Jandarması" rolünü arzuyla üstlenmişti... sonucu Tuna Vadisini karıştırmak olmuştu." "Osmanlı... "Avrupa'nın Hasta Adamı" olarak kalmıştı... Avrupalı süper güçler Rusların Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmaya ve eski Bizans'ı ele geçirmelerine izin vermemekte kararlıydılar./ Ruslar bu kararlılığı kabullenmişlerdi... 1850'lerin başlarında Ruslar İstanbul'a doğru ilerlemede temkinli olmayı tercih ettiler. I. Nikola Türkiye için "elimizde çok hasta bir adam var" diyordu ve İngiltere ile bir antlaşma peşindeydi./... birçok faktörler vardı. Fakat, Kırım Savaşı'na yol açan neden Moldavya ve Wallasya'daki prensliklerin 1853 yazında Ruslar tarafından işgal edilmesi olmuştu./ İngiliz ve Fransız donanmaları doğuya doğru harekete geçmişti... 8 Ekim'de İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı'ndan geçmeye teşebbüs etmesi üzerine Türkiye savaş ilan etmişti. Ekim sonunda Rus amirali Nakimov Türk donanma filosunu Sinop'ta ani bir saldırı ile imha etmişti... İngiliz basınında katliam olarak lanetlenmişti... Artan gerilim New York Tribune gazetesinde "Londra'daki en güvenilir kaynağı", Karl Marx'ın haber ve yorumlarıyla işleniyordu." "1854 yılının Ocak ayı başlarında İngiliz ve Fransız donanmaları... Karadeniz'e girdiler. Şubat sonunda İngiltere ve Fransa Çar'a bir ültimatom verdiler... Ruslar... kulak asmadılar ve İngiltere ile Fransa Mart sonunda Ruslar'a savaş ilan ettiler. Bu olay, uzun gecikmelerden ve gizli uzlaşmalardan kuşku duyan Marx'ı rahatlatmıştı." "Hugh-Seton Watson" bu savaşın nedenleri için şöyle der: "Batılı güçlerin savaşa girmelerinin nedenlerini Napolyon'un prestijini arttırmak, Türkiye'yi korumak, diktatörlüğe karşı savaşmak veya güçler dengesini korumak olarak değerlendirebiliriz. Bu dört nedenden sonuncusu, güçler dengesini korumak, en önemlisiydi." "Savaş başlangıçta Kırım Savaşı değildi ve... Silistre'de yoğunlaşmıştı. Batılı güçlerle ilk düşmanca karşılaşma 1854 ilkbaharı sonunda Baltık Denizi'nde oldu... olaylar dünya çapında bir çatışma görünümündeydi./... Ruslar, Tuna cephesinde asker bulundurma zorunluluğu nedeniyle Kafkaslar'daki birliklerini azaltmak zorundaydılar. Kafkaslar'daki Kazaklar ve piyade birlikleri... dağ köylülerine karşı mevzilenmişti. Prens Vorontsov emrindeki iki tümen ve 10 Kazak alayından oluşan birliklerin sanısıra düzensiz Gürcü ve Müslüman çeteleri yardımıyla (toplam 23.000 asker) cepheyi savunmaya çalışıyordu. Şamil, Ağustos ayında Doğu Gürcistan'a bir saldırı düzenledi. Bu saldırı... Rus karşı saldırısıyla bertaraf edilmişti. Bu saldırı Türkler -ve Marx dahil birçok Avrupalı'nın- Şamil hakkında boş ümitlere kapılmasına neden olmuştu." "Mart 1854'te İngiliz ve Fransızlar'ın daha savaşa girmelerinden önce Vorontsov hastalık mazeretiyle Tiflis'ten ayrılıp bir daha dönmemek üzere Moskova'ya gitti... yerine geçen General Read... kötümser bir değerlendirme... yapmış ve Çar I. Nikola'ya doğudaki tüm Müslüman bölgelerin boşaltılmasını ve Türklerin daha fazla baskısı karşısında Rusların taviz vererek Gürcistan'ı feda etmelerini ve Kafkas sıradağlarının kuzeyinden çekilmelerini önerdi. Bu öneri karşısında dehşete düşen Çar, General Read'ı görevden alarak yerine 5 yıl sonra Şamil'i teslim alacak olan Prens Baryatinsky'i atadı." "1854 yılı Türkler için kötü bir yıl olmuştu... Batum'a kadar çekilmek zorunda kaldılar... Ağustos başında General Bebutov... Kurudere'de Türk ordusunu bozguna uğrattı... Rusların bu zaferi İran'ı etkilemiş ve Rusya ile anlaşıp tarafsız kalarak Kafkaslar'da daha önce kaybettikleri toprakları geri alabilme ümidi vermişti. Rusların bu zaferi, diğer taraftan İngiliz ve Fransızların Haziran sonunda Ruslara Kırım'da direkt bir saldırı düzenleyerek Rus donanmasını imha etmek için verdikleri kararı kesinleştirmişti./ Böylece, 14 Eylül 1854'te Müttefik Ordularının (İngiliz-Fransız-Türk) Eupatoria yakınlarına çıkartmaya başlamasıyla Kırım Savaşına dönüşmüştü.../ Londra ile Paris arasında Kırım'a saldırma kararının verildiği tam bu günlerde Şamil, İngiliz ve Fransız komutanlarıyla görüşmeler yapmak üzere Varna'ya bir heyet gönderdi. İngiliz ve Fransızlar, Şamil'in Müridlerinin Çeçenistan ve Dağıstan'da kontrol altında tuttukları bölgelerden çok Şamil'in kontrolunun daha zayıf olduğu Çerkezistan'a ilgi gösteriyorlardı. Varna'daki görüşmeler sonuç vermeden sona ermişti. Çerkezistan'ı ziyaret eden müttefik ülkelerin casusları, Türklerin bu bölgenin durumuyla ilgili duyduğu iyimserliği paylaşmıyorlardı... müttefik subayları... Türklerin Kafkaslar'daki hücum güçleri hakkında kuşku duyuyorlardı.67- 67 Şamil'in aşağıdaki olumsuz değerlendirmesi muhtemelen 1854'te yazılmış ve 1855'te yayınlanmıştır: Okuyucularımın zihninlerindeki romantik anlayışları yıkma riskine rağmen şunu açıkça söylemeliyim ki, Şamil'in müridlerinden oluşan disiplinsiz ve iyi silahlardan yoksun güruh, dağlarda yenilmez olsalar bile Gürcistan ovalarında tamamen etkisizdirler. 60.000 Çerkez'in iki gün içinde Tiflis'e yürüdüğünü yazan hayalperest Alman gazetecilerin zaman zaman verdikleri zafer haberlerinden daha saçma ve gülünç birşey olamaz. Silahli bir süvari birliğinin desteğinde tek bir Rus bölüğü Şamil'in tüm kuvvetlerini silip süpürmeye yeterlidir... Kabile reisi bunun çok iyi bilincindeydi ve böyle bir harekata hiçbir zaman kalkışmayacak kadar akıllıydı. (Ducan...). Şamil temkinle davranarak Ruslara karşı çarpışan kuvvetleri azalttı./ Şamil gibi Londra'daki Marx da "Çarlığın kendinden emin ve tahrik edici politikası" karşısında müttefiklerin Rusya ile kararlı bir biçimde savaşma istek ve cesaretinden yoksun olmasına kaygı ile bakıyordu... 19. yüzyıl savaşının "ilk modern savaş" olduğu öne sürülmüştür", "gözlemciler... hatırlanıyordu", gazetecilerin algılayış biçimleri gerçeği saptıabiliyor... komutanları da savaşın gidişini bozan konulara öncelik vermeye zorlayabilmektedir... 1845(1854 olmalı-benim notum)-1855 kışında Ruslar Viyana'da yapılacak müzakere ve konferansa razı olmak zounda kaldılar. Bu arada Çar I. Nikola ölmüştü:/... 30 yıl boyunca başardığını zannettiği herşey bir anda çökme noktasına gelmişti. Bu nedenle, intihar ettiği öne sürülmüştür./ Viyana Konferansı yaklaşık üç ay sürdü... kanlı savaş tüm yaz boyunca devam etti... 10 Eylül'de Sivastopol düştü. Bu zafer müttefiklere 11.000 askere mal olmuştu. Ruslar ise 13.000 asker kaybetmişti./ Bu arada... Ömer Paşa Batı Kafkaslar'da bir saldırı harekatı planlıyordu." "Türkler Kafkasya sahiline Eylül sonuna kadar 35.000 asker yığdılar fakat... yeterli değildi. Ömer Paşa'nın planı... Abaza ve Çerkezlerin de yardımını gerektiriyordu. Kış mevsiminin yaklaşması nedeniyle Abaza ve Çerkezler beklemeyi tercih ettiler. Kendisiyle güçlükle koordinasyon kurulabilen Şamil de beklemeyi tercih etti... Ömer Paşa, Ekim başında... ilerlemeye karar verdi... Rusların kumandanı Bagration kaçmasına rağmen Ömer Paşa... yağmur nedeniyle... yeterince hızlı davranamadı.../ Murayev'in... azmi Kars'ın 6 Kasım 1855'te teslim olmasını sağlamış... Bu safhaya kadar saldırıları başarıyla süren Türkler dağlıların pasif kalmasına öfkelendiler... Ömer Paşa'nın askerleri... Batum'a nakledilmişti." "Murayev'in Kars'ta aralarında İngiliz subaylarının da bulunduğu 24.000 savaş esiri ele geçirmesiyle elde ettiği zafer Rusların onurunu kurtarmıştı. Bunun pratik yararları da vardı. Bu, Kafkaslar'daki Türk cephesinde ilerlemeyi arzu etmeyen Batılı Müttefikleri Ruslara karşı saygı duymaya zorluyordu. Böylece, Rusların pazarlık gücü artmıştı./ Paris Antlaşması, 1856 Şubatı sonlarından Nisan ortalarına kadar süren bir konferans sonucu imzalanmıştı. Rusya... ağır bir maliyet ödemedi... Kırım Ruslara iade edildi. Karadeniz'in silahlardan temizlenmesine karar verildi... Türkler ve Rusların kayıpları birbirini dengeliyordu, fakat Türklere göre Balkanlar'daki durumları güçlenmişti. Sonuçta Türkiye'nin durumu düzelmiş, Osmanlı... nefes almıştı. Batılı müttefiklerin hiçbir kazancı olmadığını ileri sürenler olmuştur. Ancak, Kırım Savaşı'nın senaryosu ve başarısızlığının genel bir açıklaması yıllar boyu tutarlı kalmakla birlikte hayati bir gerçek gözden kaçırılmaktadır. Rus gemileri yüz yıl boyunca Akdeniz'de görünmediler. Eğer Kırım Savaşı olmasaydı... Rus gemileri Akdeniz'e elli yıl erken çıkacaklardı./ Rusya'yı Akdeniz dışında tutmak bir kazançtı. Fakat, bu gözlem tek başına Avupa açısından doğruydu", Baltık Denizi ve Kamçatka bölgelerinde de süren "genel bir savaş" olan "Çatışmanın ilk safhası fazla uzun sürmedi. Kırım'a saldırma kararı verildiğinde, çatışmayı dünya çapında bir savaştan Türk-Rus savaşından daha dar kapsamlı -en azından Müttefiklerin temel stratejisine göre- bir çatışmaya dönüştürülmüştü. İngiliz ve Fransızların amacı Karadeniz'deki Rus donanmasını yok etmekti./ Balkanlar'daki amaç ise, Ruslar'ın Balkan halklarının yükselen özgürlük mücadelesine müdahale etmesini sınırlamaktan başka birşey değildi./... Kafkaslar'daki girişimler, diğer yerlerdeki savaşın seyrini -en azından İngiltere ve Fransa için- etkilemek amacıyla planlanmıştı. İngililer ve Fransızlar Ömer Paşa'nın 1855'te Kafkasya sahillerinde giriştiği saldırılara karşı çıkmışlardı. Türklerin tutumu farklıydı, fakat hiçbir şekilde tutarlı formüle edilmemişti ve Avrupalı iki Müttefik zorla kabul ettirilmeye çalışılmamıştı. Sonuçta, Rus donanmasının tahrip edilmesi Türkiye için diğer amaçlar kadar önemliydi. Özetle... Kafkas halklarının ulusal ideallerini gerçekleştirmede Balkan halkları kadar övgüye değer olduğu öne sürülebilir. Fakat Avrupalıların gözünde Kafkaslar, Orta Doğu'nun son derece yabancı, uygarlıkta geri, ekzotik ve ilginç bir parçasıydı ve Avrupa ile doğrudan bir ilişkisi yoktu. Birçok Avrupalı Balkanlar için de aynı duyguları paylaşıyordu. Fakat Balkanlar ihmal edilemeyecek kadar yakındı. Birçok Avrupa ülkesinin Balkanlar'da doğrudan çıkarı söz konusuydu ve Rusya'nın burada istediği gibi hareket etmesine izin verilemezdi. Avusturya buna göz yumamazdı. Kafkaslar'da Avusturya'nın gücüne eşit bir karşı-denge gücü yoktu./... Kafkas halklarının statüsü ile ilgili amaçlarına ulaşmada İngilizler'e baskı yapılabilirdi. Bu amaçlar Türkiye'de dile getirilmişti, ancak kamu oyu... baskı oluşturmaktan da uzaktı.../ Gürcüler Kafkaslar'daki Rus mevzilerinin temel taşıydı... Gürcüler'le düşman olmalarına rağmen, Ermeniler'in Ruslar'a karşı tutumu da Gürcüler gibiydi... Ruslar'a daha bağımlıydılar." "Kafkasya'yı ele geçirdikten sonra Rus imparatorluğu, Orta Asya'ya doğru yayılmaya başladı." (Henze, s. 17-25, 37, 38)

"Paris Antlaşmasından sonra... Ne Şamil'in Müridleri ne de Çerkez ve Abazalar silahlarını bırakmadılar. Dağlılar arasında bir gerilim vardı. Müridlerle Çerkezler faaliyetlerini hiçbir zaman tam koordine edememişlerdi. Amaçları çelişik olmamakla birlikte başarısızlık ve düş kırıklıkları gerilim yaratmıştı. Şamil'in dini emirlerinin katılığı nedeniyle, Dağıstan ve Çeçenistan halkları arasındaki popülerliğini yitirmişti. Ve halk 25 yıldan fazla süren savaşlardan yorgun düşmüştü... Belki de birçok bölgede nüfus azalmıştı." "Kırım Savaşı devam ederken, Kafkaslar'daki Rus silahlı kuvvetlerinin yarısı iç güvenliği sağlamakla -dağlılarla savaşma- görevliydi. Savaşın bitmesiyle... Kafkaslarda üç ordu görevlendirildi. Bu ordular Müridlerin mevzilerini kuşatmak için yavaşça hareket ettiler. General Evdokimov Çeçenistan'ı dize getirebilmek için iki yıl uğraşmıştı... Ruslar 1859 baharında... Veden'i işgal ettiler./... Şamil... Gunib köyüne sığındı... Baryatinsky 40.000 asker ve 48 ağır topu seferber etmişti. Faaliyetler yavaşça ve kasıtlı sürdürüldü. Çar II. Alexander'in doğum günü 25 Ağustos 1859'da Baryatinsk Gunib'e saldırdı. Gunib'i savunmak için savaşan 500 Mürid öldürüldü. Şamil akşam üstü saat dörtte gidip bizzat Baryatinsky'ye teslim oldu. Şamil'in teslim olduğu yere 1894 yılında bir anıt dikilmiştir." (Henze, s. 26)

"Ruslar Çerkezistan'ın verimli toparklarının servetine sahip olmak istiyorlardı. Bu nedenle yüzbinlerce insanın Osmanlı İmparatorluğu'na göçmesine mani olmadılar. Bu kitle göçünde en az 400.000 Çerkez Rus Bölgesini terketti. Bu insanlara onbinlerce Çeçen, İnguş ve diğer Kuzey Kafkaslılarla çok sayıda Müslüman Gürcü (Avarlar) ve Abazekler katıldı. 600.000'den fazla insan karayoluyla Doğu Anadolu'ya göçtü. 19. yüzyılın en büyük göçlerinden biri olan bu göçün gerçek öyküsü hiçbir zaman yazılmadı. Bu göçmenlerin bugünkü Türkiye'deki torunlarının sayısı belki de 3-5 milyon civarındadır." "19. yüzyılda son Rus-Türk savaşında (1877-1878) Batum'un kuzeyinde, Karadeniz sahilinde yaşayan bir grup Avar ayaklanarak Nisan 1877'de Türk saflarına katıldılar./... Hacı Ali Bey adında birinin kendini imam ilan etmesiyle Çeçenistan'da ayaklanma başladı. Vladikafkas'tan getirilen Rus askerlerinin güçlü silahları sayesinde çok sayıda Çeçen'i öldürdüler. Fakat bu katliam direnişi daha da körükledi ve ayaklanma tüm Dağıstan'a yayıldı." (Henze, s. 28)

"Stalin'in 1944'te Kuzey Kafkas halklarının önemli bir bölümünü sınır dşı etmesi, son yüzyıl içinde Rusların Kafkasyalı müslümanlara karşı giriştikleri en acımasız hareketti. Bu hareketin ahlaksızlığı, kimliği tüm 19. yüzyıl boyunca eleştirilen otokratik Çarlık hükümeti tarafından değil, dünyanın en akılcı, en bilimsel hükümeti olduğunu, halkların dostluğu ve eşitliği ilkesi temeline dayalı ve dünyanın her yerinde özgürlük ve kendi kaderini tayin etme ilkesini savunduğunu iddia eden bir hükümet tarafından yapılmış olmasıdır." (Henze, s. 29, 30)

*

17.2.2025

***


KAFKASYA MACERALARI

Alexander Dumas, Türkçesi: Sedat Özden, Ağustos 2000, Kafkas Vakfı Yayınları, İstanbul


Kitabın Türkçe metni, 1859'da Paris'te Fransızca yayınlanan eserin 1962 tarihli İngilizce baskısından yapılan çeviridir. 

Kitapta Dumas'nın ressam arkadaşı Moynet'le birlikte yaptığı Rusya seyahatinin Kafkasya bölümüne ait izlenimler aktarılıyor.

Dumas ve yol arkadaşı 2 Kasım 1858'de refakatçiler eşliğinde Hazar Denizi kıyısındaki Astrahan'dan hareket edip 7 Kasım 1958'de Kızılyar'a geliyor, sonrasında, Çervelone, Şukovaya, Hasav-Yurt, Çiryurt, Karanay, Temirhanşura, Parul, Buynak, Derbent, Kuba, Surakani, Bakü, Şemha, Aksu, Nuha, Elizavetpol, Tiflis, Gori ve Kutais güzergahını izleyerek ve güzergah üzerindeki çeşitli yerlerde molalar vererek sürdürdükleri seyahatlerinin Kafkasya'daki bölümünü Karadeniz kıyısındaki Poti'de tamamlıyorlar ve buradan da 21 Ocak 1859'da hareket eden bir buharlı gemiyle geldikleri Trabzon'da aktarma yaptıkları bir Fransız gemisiyle İstanbul üzerinden Marsilya'ya gidiyorlar. (Dumas, s. 6, 13, 195, 205)

Seyahat böyle bitiyor, ancak anlatım Poti'de tanıştıkları becerikli Gürcü Vasili'nin "Poti'den Paris'e kadar tek başına, tek bir kelime Fransızca bilmeden ve sadece altmış bir frank ödeyerek" gelip Paris'teki evinde Dumas'ı bulmasına kadar sürüyor.

*

Dumas Ruslar'dan çok itibarlı bir konuk muamelesi görüyor.

"Yolum üzerindeki askeri postalardan her türlü refakat birliğini talep etmeye yetkili olduğumu gösteren ve Prens Baryatinski tarafından imzalanmış olan özel izin belgesi... etkimi daha da arttırıyor... Bütün Fransızlarda Ruslara karşı doğuştan gelen bir sempati olduğundan her şey yolunda gitti." (Dumas, s. 18)

"DERBENT" "Bagration... tipik bir Gürcü prensiydi: cesur, misafirperver, cömert, romantik ve yakışıklı./ Ayrılmadan önce... tarantamızı erzakla doldurmak istediğim zaman şöyle demişti: "Ben sizin için oraya bir kaç parça koydum: bir tavuk, bir kaç keklik, sert kaynamış yumurtalar, ekmek, şarap, tuz ve biber. Bakü'ye giden yol üzerinde bulunan her zamanki duraklarda öğlen ve akşam yemekleriniz hazır olacaktır. Bakü'ye ulaştıktan sonra orada geceyi yerel şef... yanında geçireceksiniz... Daha sonra Şemha'ya gideceksiniz ve orada şehrin komutanında kalacaksınız... Nuha'da yanınızda Prens Tarkanov olacak. Kendisi müthiş birisidir! Yirmi iki haydudun başı karşılığında İmparator'un ona verdiği elmas yüzüğü göstermesini isteyiniz... Tsarsko Kalatzi'de Prens Melikov ve Kont Toll ile karşılaşacaksınız... Tiflis'te Fransız konsolosu Baron Finot ile kalacaksınız. Tiflis'in ötesinde benim topraklarımın dışında kalacaksın. Fakat... diğer insanlar da sana yardımcı olmaktan mutluluk duyacaklardır", "haberci gönderdim". (Dumas, s. 123-132)

*

Dumas görüp yaşadıklarını Rus anlayışına uygun anlatıyor, ama yine de iyi yapıyor, o dönemdeki yaşamı hakkında pek fazla bilgi olmayan bölge ile ilgili capcanlı bir tablo ortaya koyuyor.

Anlatımdan bazı başlıklar şöyle:

1. Birçoğu Fransızca da konuşan Ruslar ve özellikle de Rusların emrinde öncü olarak çalışan Gürcüler medeniyet götürenler oluyor.

Çeçen ve Lezgiler ise haydut olarak niteleniyor.

Bu iki halkın dışındaki bölge yerlileri genelde tamamen Rus egemenliğini kabullenmiş bulunuyor ve hepsi canlarını ortaya koyarak Ruslara hizmet ediyorlar, daimi hizmetkar Kazaklar dışında Rus yandaşlığında Kumuk, Ermeni, Kabarey, Tatar, Gürcü gibi etnik topluluklardan bazı isimler özellikle öne çıkıyor. Rus ve Kazaklar ile Kafkas yerlilerinden başka Ermeniler, Tatarlar, Avarlar, Kalmuklar, Nogaylar ve Yahudiler birlikte yaşıyorlar.

2. 1858 yılı sonu gibi geç bir tarihte bile Kafkas dağlarında Rusların egemen olmadığı bölgeler bulunuyor ve özgüveni yüksek insanların yaşadığı güvenlikten yoksun olan bölgede kıyasıya bir savaş sürüyor.

"KIZILYAR", "her adam tamamen silahlıydı". (Dumas, 13, 14)

"Yolda karşılaştığımız bütün yolcular tepeden tırnağa silahlıydı... zengin bir Tatar gördük... karşılaştığımız bütün yayaların da uzun hançerleri, bellerinde tabancaları ve omuzlarında tüfekleri vardı. Bize, cesaretinin farkında olan insanlara özgü gururlu bakışlarla bakarak geçiyorlardı. Bizim St. Petersburg ile Astrahan arasında karşılaştığımız aciz serflerle, bu dehşetli Dağlılar arasında ne kadar da büyük bir fark var", "bu insanların sahip oldukları yüksek derecedeki özgüven ve özgürlük dolu gururları bizi kendilerine bağlamıştı." (Dumas, s. 37)

"Üstelik hiç bir çiftçi köylünün de, atlarının Çeçenlerin eline geçmesi ihtimali yüzünden bizlere hayvanlarını kiralamayacakları konusunda da uyarılmıştık." (Dumas, s. 41)

 "Terek... Rusya'nın kontrol ettiği toprakları sınırlıyor ve karşı yakadaki yerler düşman sınırları içinde kalıyordu... karşılaşacağımız her adam, gözünü kırpmadan bizi öldürebilirdi... Hiç bir yolcunun tek başına o bariyeri geçmesine izin verilmemektedir", "nöbetçiler, Rus topraklarının pek de belli olmayan sınırlarında devriye gezerler. Dağlı akıncılar, bu sınır boylarına istedikleri anda meydan okuyabilmekte ve buraları kana bulamaktadırlar... bu topraklarda kanla sulanmamış tek bir karış yer yoktu." (Dumas, s. 55, 56)

"Hasavyurt ile Çiryurt arası... son derece tehlikeli". "Dağlı soyguncuların asla esir almadıkları anlamına gelmez. Tam tersine, onların bu faaliyetlerinin ana hedefi budur... Esirler fidyeleri ödeninceye kadar tutulurlar... istenen fidyeyi ödemek konusunda isteksiz davranırsa, esir Trabzon'daki pazarlarda köle olarak satılır." (Dumas, s. 57-62)

"HASAVYURT" "Köprüyü geçtikten sonra... Burası yerli kabileler tarafından terk edilmiş, fakat henüz Ruslar tarafından da işgal edilmemiş yerlerdi." "Hasavyurt'a ulaştığımız zaman, Şamil'in ileri karakol hatlarından sadece bir kaç kilometre ve başkentinden yirmi kilometre kadar uzakta kalacaktık./... yol o kadar dik ve öylesine sallantılı taşlarla doluydu ki, Avrupalı bir arabacı bu yolları geçilmez olarak kabul eder". (Dumas, s. 63-67)

"Rusya'daki Rus askeri ile Kafkasya'daki Rus askeri arasındaki farklılıkla çarpılmıştım. Rusya'daki bir asker, son derece üzgün, içinde bulunduğu kölelikten nefter eder... aşağılanır bir durumdadır. Kafkasya'daki Rus askeri ise neşeli, canlı, mutlu ve daima yüksek morallidir ve giydiği üniformadan gurur duyar." (Dumas, s. 81-90)

3. Genelde bölgedeki "medeni" Rusların davranışı "kelle başına" 10 rublelik ödül karşılığı Dağlıları "av"layıp kafa kesmek şeklinde olurken "barbar" Dağlılar fidye almak için rehine ele geçirmeyi amaçlıyorlar.

"Dağlılar, yakaladıkları rehineleri fidye karşılında geri verirken... çay... şart koşarlar... birisinin fidye için kaçırılmadığı bir gece çok seyrektir", "üç çocuk hala esir olarak tutulmakta ve Dağlılar bin ruble fidye istemektedir." (Dumas, s. 63-67)

"Dağlı kadın... masanın üzerine küçük bir torba koydu ve içinden iki insan kulağı çıkardı. Albay... kulakları çevirdi ve her ikisini de sağ kulaklar olduğuna kani olunca bir makbuz yazdı. Kadına kendi dilinde, "Bunu kasiyere götür. O sana paranı ödeyecektir," dedi... Dağlı başı için on ruble ödenmektedir./ Prens Mirsky öldürülen... Dağlıların kafaları yerine sadece sağ kulaklarını getirmelerini emretmişti. Fakat hala, bu insan avcılarını bu yeniliğe alıştıramadı. Onlar yine de yakaladıkları Çeçenlerin kafalarını keserek bu uygulamaya devam ediyorlar ve buna sebep olarak da, sağ kulağı sol kulaktan ayırt edemediklerini söylüyorlar!" (Dumas, s. 63-67)

4. Hatta bir defasında teke tek bir düello çağrısında Dumas'nın kendisi de 2-3 kat yükselterek 20-30 ruble ödül vaadediyor ve bizzat kendisi düello çağrısına cevap vermek istiyor.

"Çeçenler, genellikle ilk atışlarından sonra düşmanın üzerine hücum ediyorlardı./... Kazaklarımız... atıldılar. Fakat bu arada başka bir atlı, bize ateş ettiği çalılıkların arasından çıktı. Kaçmak için hiç bir harekette bulunmadı... tüfeğini başının üzerinde sallarken "Abreg!" diyerek bağırdı./ Kazaklarımız da "Abreg!" diye haykırarak cevap verdiler". "Bunun anlamı o adamın, her yerde tehlikeyi kovalamak ve düşmana asla arkasını dönmemek için yemin etmiş birisi olduğudur. Kazaklarımızdan bir tanesini teke tek savaşa davet ediyor", ""kabul eden kişiye yirmi ruble vereceğim," diye haykırdım./... derin bir sessizlik çöktü... Dağlı da... "Abreg!" diyerek bağırıyordu./... "bana karabinamı ver," diyerek haykırdım. "Bu gururlu çakalı kendim aşağı indirmekten büyük bir mutluluk duyacağım!"/ Kalino, "Sakın öyle bir şey yapma," dedi. "Biraz sonra görülmeye değer bir şeye şahit olacaksın. Kazaklarımız, şu anda ona kimin karşı çıkacağını tartışıyorlar. Onu tanıdılar. Kendisi bu dağlarda çok ünlü bir şampiyondur." "Dağlı... bize oldukça yaklaşmıştı... Fakat hiç kimse, bir kere savaş davetinin kabul edilmesinden sonra ateş etmeyi yasaklayan şeref kuralını bozmadı." "Kazak... uzaklaştı", "ateş edecek kadar düşmana yaklaşmıştı. Fakat tam ateş ettiği sırada Dağlı atını şaha kaldırdı ve mermi atın omuzuna saplandı. Dağlının bu atışa karşılık olarak gönderdiği mermi Kazak'ın başındaki yün kalpağı götürdü. Şimdi her ikisi de tüfeklerini omuzlarına attılar ve kılıçlarını çektiler. Dağlı yaralı olan atını o kadar ustalıkla idare ediyordu ki... Şimdi her ikisi de teke tek kılıçla vuruşuyorlardı. Bir an için bizim Kazak'ın Dağlıyı deldiğini düşündüm... Fakat sadece elbisesi delinmişti... arkasından mücadele durdu ve bizim Kazak yavaşça eğerinden aşağı kaydı ve gövdesi toprağın üzerine yığıldı. Kanlar damlayan kafası, Dağlının korkunç bir zafer narasıyla birlikte bize doğru sallandı ve daha sonra muzaffer savaşçının eyer kayışına bağlandı.../ Daha sonraki savaşçı olmak isteyen Kazak'a döndüm... "Tamam! Gidiyorum," dedi./ Daha sonra Dağlıya meydan okuduğunu belirtmek için bir nara attı... "Tamam!" diye bağırdım Kazak'a. "Şimdi, ödülü otuz ruble yapıyorum".../ Abreg tekrar silahını doldurmak için zaman bulamamıştı. Kazak'ımız yaklaşık kırk metre kadar bir mesafeden tüfeğini doğrulttu. Uzaktan bir dumanın çıktığını gördük... Bu arada silahını doldurmuş olan Dağlının ateş ettiğini gördük. Fakat Kazak atını yana atlatarak... mermiden kurtulmayı başardı. Arkasından bizim Kazak'ın tekrar ateş ettiğini ve Dağlının... vurulduğunu anladık", "dağların şampiyonu gerçekten ölmüştü. Kazak... Dağlının kafası elinde olduğu halde ayağa kalktı." Kazak "o duman lülemden çıkan dumandı. Onu bu amaçla ağzımın içinde tutmuştum." "Fakat beni çok daha müteessir eden şey, böylesine kahramanca bir kalp taşıyan bu Dağlının zavallı cesedinin gömülmeden açıkta bırakılmasıyla yapılan insanlığa sığmaz davranıştı.(Dumas, s. 45-49)

5. Dumas'nın anlatımı genelde söylenegelen Kafkas-Rus savaşları tabirinin ne denli yanıltıcı olduğunu da apaçık ortaya koyuyor. O dönemde bölgede yaşanan Kafkas-Rus savaşı değil Çeçen ve Lezgilerin Ruslara ve daha çok da Rus hizmetindeki diğer yerlilere karşı sürdürdüğü mücadele oluyor. Çeçen ve Lezgilere asıl düşmanlık Ruslardan daha çok bölgenin yerli halklarından geliyor.

"Hasavyurt'u gördük", "Kazaklarımızdan bir tanesini... yanında Kabardey alayına ait iki genç subay olduğu de bizi beklemekte olduğunu gördük... subaylar... onların karargahlarının dışında başka bir yerde kalmamam için ısrar etmişlerdi", "ev sahibem", "Vladikafkaslı son derece hoş bir Çerkes", "Lezginka oynamasını isteyiniz." "Kabardey alayı, Rusların Dağlı kabilelerden aldıkları toprakların en ileri hattında bulunmaktadır." (Dumas, s. 63-67)

Muhemelen Oset asıllı olan "Vladikavkaz'ın milli kıyafeti içinde... güzel Leyla" dansıyla Rus güçlerine moral verirken Rus hizmetindeki devşirilmiş suçlular ile "avcı" Kabardeyler Çeçen "av"lıyorlar.

"HEYECANLI BİR GECE/... ev sahibemiz.../ Kız yirmi, yirmi iki yaşlarında son derece güzel birisiydi. Vladikavkaz'ın milli kıyafeti içindeydi... güzel Leyla". "Yüzbaşı Grabbe ile çıktık... portrelere özel ilgisi olan yetenekli bir amatördü. Onlardan özellikle dört tanesi", "Her gece en azından bir Çeçen'in başını kesmek için yemin ettiler ve şimdiye kadar da yeminlerini tuttular", "Bu işi para için yapmıyorlar. Sadece kendi zevkleri için yapıyorlar. Elde ettikleri her ödülü ortak bir fona yatırıyorlar. Eğer adamlarımızdan biri savaşta esir düşecek olursa, onun fidyesini ödemek için bu fon hazır bulunmaktadır", "Eğer bütün Rusya'yı tarasan, bu tür adamlardan bir alay oluşturmak için yeterli sayıda kişi bulamazdın. Bunlar, Prens Baryatinsky'nin Kabardey Alayı'nın albayı iken oluşturduğu özel birliklere bağlıdır. Onlara Tula'da şimdiye kadar yapılmış olan en iyi tüfekleri verdi", "Bunlar Bageinok, İgnasiyef ve Mişeluk'tur... Avcı askerlerimiz olmadan eğlencenin tadı çıkmayacağından, onları bu akşam görebileceğinizden emin olabilirsiniz." "Albay Coignard, Fransız asıllı bir aileden gelmektedir... Kabardey alayının diğer subayları ile buluşmak üzere çabuk dönmemizi şart koştu./... Leyla tam bir gece kıyafeti içindeydi." "Bana göre Gürcüler Çerkeslerden daha güzeldir... Leyla'ya dönmeliyim./ Bizim için dans etmeye söz vermişti ve bu sözünü yerine getirdi... dans o kadar hoştu ki". "Ruslar belki de Gürcülerden sonra dünyanın en sıkı içicileridir." "Kafa avcısı askerler, bir Rus dans gösterisi sunarak bizi eğlendirmeyi planlıyorlardı... portelerini gördüğüm Bageinok, İgnasiyef ve Mişeluk'un asıllarını hemen tanıdım. Onlara isimleriyle seslendiğim zaman son derece şaşırdılar ve bir kaç dakika sonra da dünyanın en iyi arkadaşları olduk. Sanki çocukmuşuz gibi elleriyle bizi sararak yukarı aşağı zıplayıp durdular!/ Çok geçmeden oradaki her adam, elinden geldiğince dans etmeye başlamıştı. Kabardeyler, Çerkes ve Lezgi kabilelerinin geleneksel danslarından örnekler sundular... Ben de Fransız dans stili olan kankandan örnekler verdim." "Leyla... tatlı bir gülümsemeyle karşıladı. Bageinok'un elini sıktı... İgnasiyef, viyolasını aldı ve... kuvvetli bir şekilde çalmaya başladı.../ Ev sahibemiz, kendisine eş olarak Bageinok'u seçti ve dans etmeye başladı.../ Gece yarısına doğru... Kelle avcılarının diğerleri, arkadaşlarını almak için gelmişlerdi... kanlı iş elbiselerini giyiyorlardı". "Onlarla birlikte bu sefere gitmek istediğimizi kendilerine açıkla", "kurallar", "Bir asker bir Çeçen'e saldıracak, adam adama". "Kasabanın dışına çıktıktan sonra Karasu'nun sağ kıyısını izlemeye başladık", "ikinci bir ırmağa ulaşıncaya kadar... bir yamacı tırmandık... Bu, Terek'in kollarından birisi olan Aksay Irmağı'ydı... karşı kıyısı... ırmağın sol yakasından aşağı doğru gittik." "Onların av için yerlerini almakta olduklarını anladım. Baskından dönmekte olan Çeçenler, ırmağı belli bir noktadan geçmezler... Bu yüzden avcı askerler... yüz metre aralıklarla yerleşiyorlardı", "düşman ülkesindeki bir ırmağın kıyısında... pusuda yatıyorduk. Amacımız... vahşi hayvanlar avlamak değil; bizim gibi Allah tarafından yaratılmış olan insanları öldürmek veya onlar tarafından öldürülmekti. Üstelik kendimizi bu maceranın içine neşeli bir gülüşle atmıştık.../ Bizim avladığımız insanların adam öldürme ve talanla yaşadıkları ve arkalarında yıkım ve yas dolu bir yol bıraktıkları doğruydu. Fakat onlar bu dağlarda, medeniyetten binlerce kilometre uzaklıkta doğmuşlardı ve atalarının çok eski zamanlardan beri yaptıklarını tekrarlıyorlardı... Eğer Çeçenlerin saldırısına uğrayacak olursak hayatım, sadece gözlerimin keskinliğine ve kollarımın kuvvetine bağlı olacaktı./ İki saat sürünerek geçti." "Dört nala gelen bir atın nal seslerini duydum ve en sonunda hayvanla binicisini suyun kenarında gördüm. Fakat orada bundan fazlası da vardı. Atın arkasında kuyruğuna bağlanmış bir esir sarsılıyordu... bir kadın çığlığı işittim.../ Aniden Bageinok'un gözden kaybolduğu yerden bir alev yükseldi ve arkasından bir silah sesi işitildi... haykırmalar ve çığlıklar duydum.../ Sonunda ırmaktan bize doğru gelen bir siluet gördük... Hançerini dişleri arasına sıkıştırmış olan Bageniok, sağ omuzunda kendisinden geçmiş bir kadın taşıyordu. Kadının kolları arasında kenetlediği bir çocuk da vardı. Sol elinde ise bu Dağlıların kafalarının üzerinde bıraktıkları bir tutam saçtan tuttuğu bir Çeçen kellesi sallanıyordu." "Kalino bütün olayı anlattı. Bageinok... Çeçen'in esirinin kadın olduğunu anlamıştı. Eğer önce haydudu öldürseydi at ürkebilir ve boynuna ip geçirilmiş olan kadını boğabilirdi. Bu yüzden, hepsi suya girinceye kadar bekledi ve atı göğsünden vurdu. Bu şekilde at çırpınarak binicisinin nişan almasını engellerken Bageinok, suya girdi ve ipi kesti. İkinci atışı adamı ölümcül şekilde yaralamıştı. Fakat henüz ölmemişti ve ölü atının altından sürünerek çıkmayı başardı. Bageinok, kadını almak için yere eğildiğinde... keskin dişlerini düşmanının baldırına geçirdi. Bunun üzerine avcı askeri onun kafasını keserek kendisini kurtarabildi.../ Muzaffer bir şekilde Hasavyurt'a dönerek... Fakat hala insanın, bir geyik ya da yabani domuz avlarcasına kendisi gibi bir insanı avlamasının doğru olduğunu kabul edemiyorum." (Dumas, s. 69-80)

Kumuk Prensi Ruslara hizmet ediyor.

"PRENS ALİ SULTAN/ NİJNİ-NOVGOROD SÜVARİLERİ" "Hasavyurt'tan çıktık ve geniş Kumuk ovasında ilerlemeye başladık... bu muhteşem düzlükler... Şamil'in elinde bulunan dağların eteklerine kadar uzanıyordu", "altmış veya yetmiş kadar atlı Dağlının bize doğru geldiklerini gördük... Coignard... "Bu Ali Sultan'dır," dedi./... saldırıya uğrama ihtimalimizi düşünen Ali Sultan, bütün özel ordusuyla bizi karşılamak için yola çıkmıştı. Silahlı atlılardan oluşan bu grubun oluşturduğu coşkulu havanın benzerini başka hiç bir yerde görmemiştim. Prens... muhteşem bir şekilde giyinip nefis silahlarla donanmışlardı... biraz gerilerinde başka bir Dağlı soylusu geliyordu... adı Kuban olan bu adam çok ünlü bir savaşçıydı... St. George Haçı ile taltif edilmişti", "elli veya altmış kadar Tatar... vahşi bir şekilde haykırarak geliyorlardı... muhafızlarımızın sayısı yüz elliye ulaşıyordu." "Prens Ali'nin köyü görünüyordu... Bu benim ilk defa ziyaret ettiğim hakiki bir Dağlı köyüydü ve gerçekten çok sayıda yakışıklı insan görmekten büyük bir şaşkınlığa kapıldık. Bu insanlar, steplerde gördüğümüz Tatarlardan çok farklıydı." "Çiryurt'a gördük. Aynı anda, bizden sadece bir kilometreden daha yakın bir mesafedeki bir dağın tepesinde, bir Çeçen nöbetçinin, olası bir avı gözleyen alıcı bir kuş gibi bir ağacın tepesinde olduğunu gördük... saat yedide Çiryurt'ta emniyetteydik./ Prens Dondukov-Korsakov'un kaldığı yeri sorduk... Nijni-Novgorod süvarilerinin barakaları tarafından çevrilmiş olan son derece muhteşem bir şekilde aydınlatılmış büyük bir evdi... davet edilmişiz gibi içeri girdik", "prens içeri girdi... Sol eli Çeçenlere karşı yaptığı en son sefer sırasında aldığı bir yaradan dolayı sarılıydı. Kendisi, tam tahmin ettiğim gibi bir adamdı: gururla bakan keskin gözler, gülümseyen bir ağız ve samimi, dürüst bakışlar." (Dumas, s. 81-90)

Yerli milisler gönüllü olarak savaşıyorlar.

"ÇİRYURT İLE TEMİRHAN ŞURA ARASINDA" "Bir kere daha imparatorluğa ait atlarla yola çıktık... Muhafızlarımızın sayısı yirmi beş kişiydi. Fakat bu adamlar elli kişiye bedeldi. Çünkü hepsi de Hat Kazak'ıydı... bir saat sonra Çeçenya ile Dağıstan arasındaki sınırda bulunan kaleye ulaştık", "habere göre altmış kadar Lezgi... Dağlardan soymak, öldürmek ve yok etmek için inmişlerdi." "Unterkale'yi gördük. Burası, Ruslara boyun eğmiş bir Dağlı auluydu." "Lezgilerin baskın söylentisi bu aula da erişmişti ve bütün milisler keşif için dışarı çıkmışlardı." "Ne kadar basit bir hikaye... iki ay kadar önce... yolcular, ağaçların altında yirmi beş tane başsız ceset buldular. Askerler bir grup Çeçen tarafından sürprize uğratılmışlardı. Cesetlerinin yattığı yere haçlar dikildi." (Dumas, s. 91-101)

"LEZGİ AKINCILARLA BİR ÇARPIŞMA" "Tarantamız makaslarına kadar kalın bir kil tabakasına batmıştı." "Manzara benim için son derece güzeldi... yirmi beş civarında arabanın... hepsi de çamura saplanmıştı." "Uçurum... havaya yükseliyordu... dev kayalığın tepesinde muhkem bir ev yapılmıştı ve sahibi de... bakıyordu", "Arabacımız, "O Şamhal Tarkovski'dir," dedi." "Üç gün boyunca Lezgi akıncılarla ilgili... haberler duymuştuk. Helli'nin milisleri gerçekten onlarla kapışmıştı... çarpışma devam ediyordu", "Gaubdenli ünlü abreg Tamyas Gumiş Burum komutasındaki eli kadar Lezgi... koyunlara el koyarken çobanları da esir almışlardı. Çobanlar gece vakti kaçmayı başararak Parul'a gitmişler, fakat oradan sürülmüşlerdi. Akıncılar daha sonra Guilley adındaki bir köye saldırmışlar", "çobanlar Helli'ye geldiğinde ortalık aydınlanmıştı ve iki üç bin nüfusa sahip büyük bir aul olan Helli'de muhafızlar, bunun bir hile olmasından daha az korkmuşlar ve onları dinlemeye meyilli olmuşlardı. Anında... milisleri toplamış ve yüz kişilik bir gönüllü birliği de çağırdıktan sonra... gitmişti". "Lezgilerle yaptıkları çarpışmadan galip ayrılan Helli milisleriydi... ganimetlerini... kaldırarak geliyorlardı... "Kafalar! Kafalar!" anlamına geldiğini biliyorduk./ Çok geçmeden iki grup, neşeli bir şekilde birbirine karıştı... üçüncü bir grup... ölü ve yaralıları taşıyordu... dört veya beş kesik kelle ile... insan kulaklarının ne anlama geldiğini anlamamak imkansızdı... milislerin kayıplarının üç ölü ve beş ağır yaralı olduğunu öğrendik... On beş Lezgi öldürülmüştü", "savaş alanına ulaşmıştık. Bütün cesetler... yatıyordu. Beş tanesinin başı yoktu. Diğerlerinin de sağ kulakları kesilmişti... Bu kadar korkunç görüntülerin insan üzerinde neden bu kadar hayranlık verici bir etki bıraktıklarını bilmiyorum... gözlerimi onlardan ayıramadım." (Dumas, s. 102-111)

Rus hizmetindeki öncüler elbette Gürcüler oluyorlar.

"KARANAY" "Prens Bagration... Çerkes kıyafeti içinde son derece zarif... kırk yaşlarında... Rus ordusunun en iyi subaylarından birisi... Dağlı yerlilerden oluşan bir alayın komutanlığını yapıyor. Ovalık bölgelerden gelen bir Gürcü olarak, bu Dağlıları kontrol altında tutabilmesi için onların en cesurlarından daha cesur olmak zorundadır." "Bunlar kanun kaçakları veya suçlu insanlardı... kan davasından kaçmak için Ruslara sığınarak bu alayda görev yapmaya gönüllü olarak talip olmuşlardı. Şeytanlar gibi savaşıyorlar! Böyle yapmak zorundalar." "1842 yılında Ruslar tarafından yok edilmiş bir köyün yıkıntılarına geldik... taş üstünde taş kalmamıştı." "Burası Tuşenlerin toprağıydı. Hıristiyan olan bu insanlar, Şamil ile devamlı bir savaş içindedirler." (Dumas, s. 113-122)

"PRENS TARKANOV" "Çocuk... muhteşem dişleri ile tipik bir Gürcü'ydü... Fransızca ile sordu", "Dumas değil misiniz?", "siz de Prens İvan Tarkanov olmalısınız". "Lezgilerin Nuha'daki ipek fabrikasına bir baskın yapacaklarını haber vermişlerdi... büyük ihtimalle beni kaçırmak isteyeceklerdi. Babam onlara çok zararlar vermiş bulunuyor! En azından onlardan otuz tanesinin kafasını kesti. Öldürdüğü adam sayısı yirmi ikiyi geçtiği zaman İmparator ona bir yüzük gönderdi!" "Babam onlara büyük bir fidye ödeyinceye kadar beni rehin olarak tutarlardı... Lezgiler, düşmanlarının kafalarını değil de, sadece sağ ellerini kesiyorlar." "Ben üç kelle kestiğim zaman babam, o elması bana hediye edeceğine dair söz verdi."/ Onunla biraz şakalaşmak için, "Yirmi iki kafa kesinceye kadar beklesen daha iyi olur", "Benim babam kadar fazla şansım olmayabilir. O kadar çok köy Çar'a teslim oldu ki, isyancı haydutların sayısı her gün daha da azalıyor... onlardan üç tane öldürebileceğimden eminim", "çocukça bir şey yoktu." "Bu iki asil arasındaki sevgi ve uyumu görmek son derece hoş bir şeydi." "Tarkanov'un evine geri geldik. Anında akşam yemeği verildi... baş subayı Badridza odaya girdi... yüzü mutluluk içinde parlıyordu", "misafirler gelmeye başlamışlardı... kadınların bir kısmı ve özellikle Ermenilerle Gürcüler çok güzeldi", "gölgeler arasından bir adam çıktı . Elindeki sopanın ucunda... taşıdığı şey bir insan kafasıydı... onun bir Lezgi'ye ait olduğunu anlamıştım", "Badridza'dan bir armağan olmalı. O adam onun hizmetkarı Halim'dir", "herkes kesik başı görmüştü. Kadınlar geri kaçınırken bütün erkekler ileri doğru eğildiler. Prens Tatar dilinde bağırdı: "Hey... Halim. Elinde ne var çocuğum?"/ Halim kelleyi kaldırdı... "Lezgi liderinin başıdır," diyerek cevap verdi. "Badridza... gönderdi... kendisi... kıyafetini değiştirmek için gitti... Adamı o öldürdü, fakat kafasını ben kestim. Bu yüzden on rublelik ödülü istiyorum."/ "Tamam... ödeyeceğim", "Emredersiniz..." diye cevap verdi Halim. Merdivenleri çıktı... odalardan bir tanesinin içinde kayboldu... eli boş olduğu halde geri geldi. Çok geçmeden Badridza, temiz ve düzgün bir kıyafet içinde... geldi. Haydutlar Nuha'yı basmak için girişimde bulunurlarken, kendisi ve adamları pusu kurarak onlardan üç tanesini öldürmüşlerdi. Geri kalanlar kaçmışlardı.../ Prens Tarkanov... dinledi... "Balo salonuna geçelim... Dumas, nasıl Lezginka oynadığımızı merak ediyordur." "Bu seyretmesi son derece zevkli zarif bir danstı... çok geçmeden... monoton bulmaya başladım ve bütün dikkatim Halim'e yöneldi. Yüzünde son derece şaşırmış ve sıkıntılı bir ifade olan Halim... bir şey arıyordu./... "Kafasını kaybetti, Lezgi'den aldığını... birisinin onu çaldığını düşünüyor!"/ Parti dağılıncaya kadar bu esrarın sırı çözülemedi. Halim, kafayı ışığın oldukça loş bir şekilde olduğu antrelerden birisine koymuştu... Tarkanov'un misafirleri, raftaki kafayı görmeden pelerinlerini oraya atmaya başlamışlar ve çok geçmeden kafanın üzerinde bir ipek ve kadife yığını birikmişti. Son misafir de ayrıldıktan sonra Halim'in kafası, sağlam bir şekilde bulundu ve Halim'i büyük bir mutluluğa boğdu." "Ertesi sabah... haydudun başı bir sırığın ucuna geçirilmişti". (Dumas, s. 161-171)

Vaynah halkının bir kolu olan Tuşenler Şamil güçleriyle savaşıyor.

"Burası Tuşenlerin toprağıydı. Hıristiyan olan bu insanlar, Şamil ile devamlı bir savaş içindedirler." (Dumas, s. 113-122)

Acemler ve Tatarlar Ruslara hizmet ediyorlar.

"DERBENT" "Yirmiye yakın Acem'in bize doğru geldiklerini gördüğüm zaman" "Bagration'a sordum", "grubun liderini tanıdım. Kendisi son derece saygın bir adamdır ve şehrin anahtarlarını Rus İmparatoru'na sunmak için seçilen adamın oğludur. Adı Kavus Beg Ali Ben'dir", "senin romanlarından bazılarını Rusça çevirilerinden okumuş... takdirlerini bildirmek için gelmişler." (Dumas, s. 123-132)

"DERBENT'TEN BAKÜ'YE" "Kuba Hanlığı... bir grup Tatar... oturuyordu." "Tatarların yanına gittik. Bakü'den alarak Kafkasya'da savaşan orduya götürdükleri un çuvallarının üzerinde ateşin etrafında oturmuşlardı... ekmek pişirmekle meşgullerdi... büyük bir et parçasından... bir dilim kesti... ekmeğin piştiği demir sacın üzerine attı... bizim için olduğunu  işaret etti... bıçakları bu sulu etlere daldırdık ve tuz ile ekmek eşliğinde yedik". (Dumas, s. 134-141)

6. Bölgenin doğal güzelliğine ve jeolojisine de değiniyor.

Bölge mitolojiye konu olmuştur.

"Promete'nin zincirlerle bağlandığı kaya buradaymış. Ruslar bu dağa Kazbek adını verdiler." (Dumas, s. 8)

Geçmişte jeolojik değişim geçirmiş olan bölge o günlerde çamur deryası halindedir, ancak manzarası mükemmeldir.

"Bir zamanlar bu bozkırları kaplamış olan okyanuslardan, adalar gibi, sadece Kafkaslar değil; Türkiye'deki Toros Dağları, İran'daki, Demavend Dağları ve Kırım'daki Taurida Dağları da ortaya çıkmış. Eskilerin, Hazarların gölü adını verdikleri Hazar Denizi aslında bu okyanusun bir parçasıdır. Geçmişte, büyük bir ihtimalle, kuzeydeki Baltık Denizi ve Beyaz Deniz ile birleşik haldeydi./ İlmi ya da dini; hangi tarih Karadeniz, Aral Gölü ve Erivan, Urmia ve Van Göllerinin nasıl ayrı düştüklerini... açıklayabilir?.. bildiğimiz bir gerçek var: Hazar Denizi, hala bir takım yer altı kanallarıyla diğer denizlerle irtibat halindedir. Bu kanallar sayesinde Hazar, Ural, Volga, Terek ve Kura nehirlerinin boşalttığı suları başka yerlere gönderir. Hazar'ın derinliği periyodik olarak değişmektedir." "Kafkasların, birbirine paralel iki sıra dağı vardır.../ Bu dev bariyer boyunca sadece iki geçit vardır: Daryal Boğazı... ve tarihte Büyük İskender'in kapısı olarak bilinen Derbent Geçidi. Her iki geçitten de geçtim." (Dumas, s. 9) 

"Kızılyar'ın en işlek caddesi olmasına rağmen dizlerime kadar çamura saplandım." (Dumas, s. 20)

"Sukoypost karakoluna ulaştık. Burada bizi muhteşem bir manzara bekliyordu... muhteşem Kafkas dağ zinciri, Elbruz'dan Şalbuz'a kadar, gözlerimizin önüne serilivermişti. Karlarla kaplı Kazbek de... yükseliyordu. Bu muhteşem manzara karşısında bir an için nefessiz kaldık. Alpler'i ve Pireneler'i daha önceden biliyorduk. Fakat bu gördüğümüz manzara, şimdiye kadar şahit olduklarımızdan, ya da en inanılmaz rüyalarımızda gördüğümüz hayallerden çok daha güzeldi!" (Dumas, s. 36)

"Kafkas dağ silsilesi, güneşin son ışıklarına boğulmuştu. Dağların daha aşağıdaki etekleri derin bir mavilik içinde iken, zirveleri pembe bir renk banyosu içinde kalıyor ve bu ikisi arasındaki yer de yavaş bir şekilde parlak menekşeden koyu eflatun rengine dönüşüyordu. Gök yüzü erimiş altın gibiydi. Gördüğümüz bu muhteşem manzarayı hiç bir kalem tasvir edemez ve hiç bir fırça da kağıda çizemezdi." (Dumas, s. 38)

"KARANAY" "Karanay'dan çevrenin görüntüsü", "karşılaşabileceğiniz en nefis manzaradır." "Sabah beşte... iki bin metre kadar tırmanacağız." "Bagration'un alayından yüz atlı bizi kapıda bekliyordu... bizimle birlikte Karanay'ın zirvesine yaya olarak tırmanacak olan beş yüz silahlı adam da hazırdı." "Nihayet en son bir zirveye ulaştık... İki bin iki yüz metre yükseklikteki derin uçurumun tepesindeydik!.. yükseklikte başım dönüyordu... yüzü koyun yatarak gözlerimi... kapamak zorunda kaldım", "bakmaya zorladım... vadi, Avar toprağıydı ve iki gümüş çizgi... Avar Koysu ve Andi Koysu idi". "Kafkasların dağ silsilesini... seyretmek için Karanay'ın zirvesinden daha güzel bir yer olamaz... yavaş yavaş eşi olmayan görüntünün korkunç azametine alıştım./ Prens Bagration'a itiraf ettiğim gibi, Alplerin en yüksek zirvelerinde bulunmuş olmama rağmen, hayatımda böylesine muhteşem bir panoramayı asla görmemiştim... beş yüz asker tüfeklerini aynı anda ateşledi!.. Gimri halkının, duydukları bu sesten korkuya kapılarak karıncalar gibi kaçıştıklarını... gördüm." (Dumas, s. 113-122)

7. Genelde kabul etmek istemeyip mazeretler uydurmaya çalıştığımız Kafkasyalıların kızlarını köle olarak satması konusunda Kabardeylerin kızlarını köle olarak satmak için Osmanlı'ya getirmelerine dair bir tanıklığını aktarıyor.

"Kaptan... "Gemide... üç yüz hakiki Kabardey var," diyerek devam etti." "Bu uğursuzların, kadın ve çocukları oradaki köle pazarına götürdükleri bana gün gibi aşikardır!" "Hepsinin geçerli pasaportları var ve ücretlerini ödediler. Her şey yerli yerinde, bize asla sorun çıkartmıyorlar. Üstelik kızlar buna pek aldırmıyorlar. Hepsi bir paşa ile evlenmeyi ya da büyük bir beyin haremine katılmayı bekliyor. Eğer şikayet edecek olsalardı, hemen önlemler alırdık. İsteseler bunu kolaylıkla yapabilirler... fakat hiç bir şey söylemiyorlar."/... her sabah ve akşam, bu kızların tek sıra halinde vakur tavırlarla güvertede gezindiklerini gördüm... yaşlı bir Kabardey'in gözetimi altında gösterişli tavuklar gibiydiler." (Dumas, s. 189-205)

8. Anadilin önemine çarpıcı bir vurgu yapıyor.

 "Trabzon limanında bir Fransız gemisi olup olmadığını kendi gözlerimle görmek istiyordum... kaptan... Fransız bayrağını görmüştü... Bu gemi Sully idi ve birkaç saat sonra... onun güvertesine çıkmıştık. Britany ve Marsilya'nın aksanlarını yeniden duymanın bana neler ifade ettiğini anlatmam! Fransızca, bir Rus'un dilinde aynı değildir. Kendimi evde gibi hissettim." (Dumas, s. 189-205)

*

Bazı yerlerde de yanlış ya da abartılı anlatımlar var: s. 12'deki Gazi Muhammed/Molla, s. 57-62'deki Ahulgoh ve s. 173-188'deki Prenses Çavçavadze'nin kaçırılıp Şamil'in oğluyla takas edilmesi ile ilgili anlatımında olduğu gibi.

*

26.2.2025

***

5 Ocak 2025 Pazar

Zarlar

Ahmet Altan, 1. Basım: Kasım 2024, Everest Yayınları, İstanbul


Mehmet Altan’ın hakkındaki övgüsünü görüp okudum, ama benim için hayal kırıklığı oldu.

Öncelikle hikayenin Çerkez asıllı kahramanı Ziya öyle bir karakter olarak resmedilmiş ki fazlasıyla “karanlık” ve gerçek dışı görünüyor!

Kitabın ilk cümlesinde “Ziya gibi koyu bir karanlığı içinde taşıyarak doğan bir ruh” denmiş ve sonrasında birçok yerde sürekli benzer ifadeler kullanılarak devam edilmiş.

Hatta hemen arkasından gelen sayfadaki “Çerkez kavminin gururunu korumanın da görevleri arasında olduğunu öğrendi” ifadesi türünden anlatımlarla o karanlık ruhun sanki Ziya’nın mensup olduğu Çerkez kavminin yapısal özelliklerinden kaynaklandığı da ima edilmiş! (Altan, Zarlar, s. 9, 10)

“Yaşarken ölebilmenin insanda bağımlılık yaratan o harikulade lezzetini tattı. Yaşarken ölmeyi öğrendi. Dahası, ölmeyi sevdi.” (Altan, Zarlar, s. 29)

“Zarları atarken… Hapishanede olduğunu unutuyor, unutmanın kıymetini öğreniyordu.” (Altan, Zarlar, s. 39, 40)

“Ziya, gördüklerini, yaşadıklarını, iç dünyasına aksettiren duygusal mercekleri arızalı olarak doğan insanlardandı.” (Altan, Zarlar, s. 53)

“Onu kumarla, kavgalarla, cinayetlerle dolu bu tehlikeli hayata bu denli kuvvetle çeken, yetişme tarzının yanı sıra doğasında olan bir şeydi.” (Altan, Zarlar, s. 106)

“Ölümü göze almayan, ölümü arzuyla kucaklamayan bir hayat yaşanmaya değmezdi. Ama şimdi, yaşanmaya değer bir hayatı ele geçirmişti”. (Altan, Zarlar, s. 124)

“O anda, imparatorluğun sadrazamını vurmak da fazla abartılmayacak bir olay gibi geliyordu ona./ Bu aldırmazlığında, gerçeklerin onun ruhuna hiçbir zaman tam olarak nüfuz edememesinin rolü olduğu kadar, ilk cinayetinden sonra bütün Çerkezler tarafından bir kahraman gibi görülüp korunmasının getirdiği şımarık güvenin de rolü vardı.” (Altan, Zarlar, s. 134, 135)

“Ziya bildiği, gördüğü, algıladığı gerçeklerden etkilenmiyor, o gerçekleri ciddiye almıyor”. (Altan, Zarlar, s. 174, ve ayrıca, s. 188-196)

Bence hiç inandırıcılığı olmayan bir tip çizilmiş!

Bir tek Ziya tipi değil Tahire Hanım tipi de öyle!

“Delirdiğini, bu delilikten dayanılmaz bir zevk alarak fark etti.” (Altan, Zarlar, s. 110, ve ayrıca, s. 161-163, 175)

Sadece kurgu olarak kalsa, gerçekçi görünmese de, metin olarak sürükleyici bir hikaye denebilir.

Ama kitapta gerçek bir tarihsel olay ele alınıyor ve hatta girişte “Gerçek olaylardan esinlenilmiştir” ifadesine yer verilirken, arka kapakta da “iki kardeşin intikam hikayesi” olarak başlayan “olaylar hükümete el koymaya kadar varacak, iki kardeşi Mahmut Şevket Paşa suikastında rol  almaya kadar götürecektir” deniyor.

Ve bence, burada sorun ortaya çıkıyor; öyle ki, yazar, edebiyat-anlatım şekli bir yana, tarih tahrifatına kapı aralayacak bir algının oluşmasına yol açacak bir kurgu yapıyor!

Mahmut Şevket Paşa’nın 1913’teki katli ülkemizin bugünkü yapılanmasının oluşumu açısından da önemli olaylardan biridir, ancak ne yazık ki günümüzde dahi mahiyeti netlikle belirginleştirilip anlatılmış değildir. 

Olayın mahiyetinin o dönemde iktidarda olan İttihatçı yönetim tarafından zamanında net bir şekilde tespit edildiğini kabul etmek makul görünmekle birlikte konu kamuoyu nezdinde günümüzde dahi yeterli ölçüde açıklığa kavuşmuş değildir. 

Yazar bu konunun öznesi olan paşayı öldürülmesi iyi olmuş dedirtecek türden bir yaklaşımla anlatıyor ve suikastı da tabir caizse çok “uçuk” bir kurguyla ele alıyor.

“Sadrazam Mahmut Şevket Paşa… kitaplar yazmış, meslektaşlarından saygı gören, değerli ve kendini beğenmiş bir komutandı… ikinci kez sadaret makamına gelmişti… tam bir diktatör olmuştu./ Göreve başladığında o kadar çok muhalif aydın tutuklanmıştı ki hapishanelerde yer kalmamıştı. Bunun üzerine “Birkaç tokat atıp bırakın,” dediği katillerle hırsızları hapisten salıverip yerlerine muhalifleri doldurmuştu./ Herkesi küçümsüyor, aniden sinirlenip azarlıyor, padişahı bile korkutuyor, önerilere, öğütlere kulak asmıyor, kendi bildiğini yapıyordu… herhangi bir gruptan olmayı gururuna yediremediğinden iktidardaki partiyi de muhalifleri kadar aşağılayıp bunaltıyordu.” (Altan, Zarlar, s. 145, 146)

“Kazım Bey devam etti:/ “Devlet itin kopuğun eline geçti… Nazım Paşa’nın kanı da yerde kaldı.”/…/ Kazım Bey, ağır ağır konuşarak yapılacak suikastları, Anadolu’dan getirilecek Çerkez silahşorları, hükümete nasıl el koyacaklarını anlattı.” (Altan, Zarlar, s. 122)

“Beş kişiydiler. Ürkütücü bir neşeleri vardı. Cesaretle, şımarıklığın içine yerleştiği bir duygusuzlukla kararıp çarpılmış çizgileri, saldırgan kahkahalarla parçalanıyor, sonra donuk bakışların etrafında yeniden birleşiyordu.” (Altan, Zarlar, s. 132)

“O masada oturan beş suikastçının her birinin ayrı bir hesabı, ayrı bir öfkesi, ayrı bir nedeni bulunuyordu ama görünen ortak hedefleri, siyasi iktidarın silahşorları tarafından vurulup öldürülen “Çerkez” Nazım Paşa’nın intikamını almaktı. Zaten ayaklanmanın vurucu gücünü oluşturanların büyük çoğunluğu da Kafkasların sertlikleri, cesaretleri ve nişancılıklarıyla tanınan bu ünlü kavmindendi. Kazım Bey, Anadolu’dan çok sayıda Çerkezin İstanbul’a getirildiğini, suikastlarla iktidarın önde gelenleri öldürüldükten sonra başlatılacak ayaklanmayı bu Çerkez birliklerinin yürüteceğini daha önceden anlatmıştı.” (Altan, Zarlar, s. 133)

“Düşünsene, bütün Çerkezlerin intikamını alacağız”. “Bütün Anadolu’dan Çerkezler bu ayaklanma için geliyor.” (Altan, Zarlar, s. 165)

“Sadrazam’ın ölümünün yarattığı panikten yararlanıp hükümete el koyacağız.” (Altan, Zarlar, s. 172)

“Onlar Sadrazam’ı vurduktan sonra diğer gruplar harekete geçip iktidarın önde gelen isimlerini öldürecek, ardından da başbakanlığı ele geçirip Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimine el koyacaklardı.” (Altan, Zarlar, s. 188)

“Eve dönünce bütün gazeteleri açıp sedirin üstüne yan yana dizdi./ Hepsi Sadrazam’ın öldürüldüğünü yazıyordu ve hepsinde polisin aradığı katillerin fotoğrafları vardı… O anda, polisin her şeyi daha önceden bildiğini, fotoğraflarını bile bulup hazırladıklarını anladı./ Baştan beri izlendiklerini, aralarına ajanlar sokmuş olduklarını, suikaste bilerek izin verdiklerini, hepsini yakalamak için suikastın gerçekleşmesini beklediklerini kavradı. O fotoğrafların gazetelere dağıtılmak için günler öncesinden toplandığı belliydi./ Tuzağa düşmüştü. Zarlar hileliydi.” (Altan, Zarlar, s. 193)

“Mahkemde, aralarına giren dört kişinin adım adım kendilerini izlediği, suikast planının her aşamasını yöneticilere haber verdiği ortaya çıktı. İktidardakiler hem çoktandır anlaşamadıkları Sadrazam’dan kurtulmak hem de bu olaylarla hiç ilgisi olmayan muhaliflerini de ayaklanmayı bahane ederek tutuklayıp saf dışı bırakmak için suikastı önlememişlerdi.” (Altan, Zarlar, s. 195)

Bence, neresini düzeltmeli denebilecek ve öncelikle şu iki nedenle, tarihsel gerçeklikle uyuşmayacağı apaçık olan bir kurgu!

Birincisi, Çerkez Nazım Paşa’nın intikamını almak isteyen Çerkezler intikam için Nazım Paşa’yı fiili olarak öldürenler, mesela Enver Bey, ortada dururken neden cinayetle doğrudan hiç ilgisi olmayan “Çeçen” kökenli Mahmut Şevket Paşa’yı hedef alıyorlar?

İkincisi, yönetimi ele almak için Anadolu’dan getirilen Çerkezler suikastten sonra ve hatta yargılamalar sırasında hiç ortada görünmüyorlar. Bu nasıl bir yönetime el koyma işi?

Ve bir soru daha: Bildiği halde polis sadrazamın öldürülmesini neden engellemiyor?

Kitabı sevmedim!

Hem tipler açısından hem de kurgusal olarak!

*

4.1.2025

***

EK:

04.01.2025, Orhan Gökdemir

“Hamit devrilmiş, hal fetvasını Elmalılı Hamdi Yazır bizzat kaleme almıştı. “O köhne Bizans'ın kale burcunda ikamet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten zevk alan haris, 600 senelik muhteşem, muzaffer bir milletin tarihini, ecdadının namusunu lekeleyen o insan kıyafetindeki canavar...” Mahmut Şevket Paşa, umutsuzluğun ve neşesizliğin gidişini böyle selamlıyordu. Umutsuzluk düşünce ülkeye neşe geri gelmişti.”

https://haber.sol.org.tr/yazar/nese-ve-sis-397196

***