5 Mart 2026 Perşembe

PARİS 1919 1919 Paris Barış Konferansı ve Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikayesi

Margaret MacMillan, Çeviren: Belkıs Dişbudak, 2003, ODTÜ Vakfı, Ankara

*

(Birkaç kısaltma:

LG: Lloyd George

Oİ: Osmanlı İmparatorluğu

C : Clemenceau)

 *

Bence öğretici bir kitap. 

Yazarına ve yayınlayanlara bravo!

*

“”Bütün savaşları sona erdirmek için yapılan savaş”tan sonra, Ocak-Temmuz 1919’da Barış Konferansı için dünyanın dört bir yanından gelen temsilciler Paris’te toplandılar. Konferansın odağında, zamanın üç büyük devlet adamı olan Woodrow Wilson, Lloyd George ve Georges Clemenceau vardı, ama farklı hedefleri olan binlerce başkaları da Paris’e gelmişlerdi.” (MacMillan, Arka kapak)

*

Barış deniyor, ama kıyasıya bir mücadele yaşanıyor.

Kitapta bu durum çarpıcı bir şekilde anlatılıyor!

Paris’te en önemli konu Almanya Anlaşması oluyor ve Haziran’da neredeyse hiç kimseyi tam olarak tatmin etmeyen bir anlaşma imzalanıyor, ancak çok geçmeden anlaşma belli yönlerden uygulanamaz hale geliyor ve sonradan Hitler için pek de haklı olmayan bir propaganda malzemesine dönüşüyor.

Bu konudaki bir bölümde şunlar söyleniyor:

“Toparlama” “Aynalar Salonu/ 4 Mayıs 1919 Pazar günü Dörtler Konseyi… Almanya Anlaşması’nın matbaaya gitmesi için emri verdi.” “Heyetin lideri Alman dışişleri bakanı… Rantzau’ydu”, “umudunu Amerikalılar bağlamıştı… Belki İngiltere’yle, hatta Fransa’yla bile çalışabilir, doğudaki Bolşevizm tehlikesini önleyebilirlerdi… Wilson’un ılımlı barış şartları getirebileceğine inanmaktaydı. Ne de olsa, Almanya Wilson’un önerdiği şeyi yapmış, cumhuriyet ilan etmişti. İyi niyetini göstermeye bu bile yeterdi./ Almanların çoğuna göre onların ülkesi, Barış Anlaşması’nın On Dört Nokta’ya dayandırılacağına inanarak teslim olmuştu.” “Bekleme süresi içinde Paris’te neler olup bittiğini öğrenmeyi iş edinen bazı Almanlar da vardı.” “1919 Avrupa’sındaki nice uluslar gibi Almanlar da ihtilal umacısını kullanarak barış mimarlarına baskı yapmaya çalışıyorlardı”, “asla yapılmayacak görüşmelerde kullanılacak sandıklar dolusu malzeme taşıyorlardı./… deli gibi çalışıyordu.” “Sonunda Almanlar… bir hafta kadar bekletildikten sonra, Trianon Saray Oteli’ne davet geldi. 7 Mayıs günü… Müttefikler Almanlara barış koşullarını sunacaklardı. Almanlar yorumlarını iki hafta içinde bildirecekti…/ Salon tıklım tıklım doluydu… Almanlar… girerken bütün gözler kapıya döndü. “Kaskatı, garip görünüşlü tipler.”... kalabalık… görgü kurallarına göre, hep birlikte ayağa kalktı… Rantzau ile C eğilerek birbirlerine selam verdiler./ Görüşmeleri C açtı… Almanlara, “Hesaplaşmamızın zamanı geldi,” dedi. “Barış istediniz. Biz de onu size vermeye razıyız.”... C söz almak isteyen olup olmadığını sordu… Rantzau elini kaldırdı./ Hazırladığı konuşmalardan uzun olanını seçmişti. Gerçi bu konuşma pek çok ılımlı söz de içeriyordu, ama… salonda dehşet verici bir izlenim yarattı. C öfkeden kıpkırmızı kesildi. LG fildişi bir zarf açacağını kırıp ikiye böldü… Wilson, “Ömrümde dinlediğim en düşüncesiz konuşma,” dedi. “Bu Almanlar gerçekten aptal bir halk. Hep en yanlış şeyi yapıyorlar.” LG da onun bu görüşüne katıldı…/ Otellerine döndüklerinde Almanlar hemen ellerindeki anlaşma metinlerine gömüldüler… Delegelerden biri Berlin’e telefon açıp ana noktaları özetledi: “Saar bölgesi, Polonya, Silezya, Oppeln… ödenecek para 123 milyar ve bizim de yapabileceğimiz tek şey, ‘Çok teşekkür ederiz,’ demek… Rantzau tiksintiyle, “Bu koskoca cilde hiç gerek yokmuş; her şeyi tek bir maddeyle de ifade edebilirlermiş,” dedi. “Almanya kendi varlığına son veriyor.”/ Aynı şok Almanya’da da yankılanmaktaydı. Almanya neden toprağının %13’ünü, nüfusunun %10’unu kaybetsindi ki?.. Neden Büyük Savaşın bütün sorumluluğu bir tek Almanya’nın üstüne yıkılıyordu?.. Almanların çoğu 1914’te başlayan çatışmaları hala, doğudaki barbar Slavlardan gelen tehditlere karşı bir savunma tedbiri olarak görmekteydi… Wilson’un vaatlerine ne olmuştu?.. O güne kadar Almanya’nın kurtarıcısı olarak görülen Wilson, bir gün içinde hain bir riyakar olup çıkmıştı. 1924 yılında öldüğünde, Washington’daki birkaç büyükelçilikle birlikte Alman büyükelçiliği de bayrağını yarıya indirmeyi reddetti./ Şimdi olaylara bu kadar uzaktan bakınca, esas şaşırtıcı olanın o öfke ve o şaşkınlık olduğu görülebiliyord… dışişleri aslında anlaşma şartlarının pek çoğunu önceden tahmin etmişti.” “Rantzau… Almanya bu savaşın suçunu tek başına üstlenemez, diye ısrar ediyordu”, “13 Mayıs’ta Müttefiklere şöyle bir yazı yolladı: “Alman halkı savaş istemiş değildir ve bir saldırı savaşına da asla girişmez.”... Müttefikler bir adım bile gerilemedi… tazminat konusunda… Madde 231… izleyen dönemlerinde… Wersailles Anlaşması’nın haksızlığının… en büyük sembolü haline geldi.” “Bullit… “Buna bir Barış Anlaşması denilemez,” dedi… açgözlü Avrupalıların çıkarına hizmet etmek için Wilson’un yüce ilkelerinin nasıl feda edildiğini anlatıyordu./ İngiliz heyetinde de tepkiler buna benziyordu… İngilizler “emperyalist bir barış” yarattıkları için kendi kendilerini bağışladılar. Her şey İtalyanlarla Fransızların suçuydu…/ Fransa’nın tepkisi tabii çok farklıydı… Pek çok Fransız, C’nun elden gelebilecek en iyi koşulları kopardığı kanısındaydı… Almanlar ayrıntılı karşı tekliflerini 29 Mayıs’ta yolladıklarında, Fransız basını… “küstahlık” diye kudurup duruyordu…/ İngilizlerle Amerikalılar tam tersine, çok etkilenmiş görünüyorlardı…/ LG aslında anlaşmanın tümünü yeniden düşünmeye başlamıştı… Law Almanların itirazlarını, “birçok noktada cevap vermesi zor” olarak niteliyordu, LG da aynı kanıdaydı. Almanlar… “Elinizde bir dizi ilke var… işinize geldiğinde kullanıyorsunuz…” diyorlardı./ En etkili eleştirici Smuts’du… Ona göre, Almanya’nın barış şartlarını yerine getirmesi “uygulamada imkansız”dı. Tazminat maddeleri işleyemezdi”, “anlaşmanın Fransız taleplerinin gereğinden fazlasını karşılamış olduğunu da ekliyordu… Churchill göre Fransızların Almanya’ya karşı duyduğu nefret insanlık ötesi bir şeydi.” “LG, Dörtler Konseyine, çalışma arkadaşlarının anlaşmayı bu haliyle imzalamasına izin vermediklerini söyledi… Wilson’la C… dehşete kapılmışlardı… Wilson… LG’un… hiçbir kişisel ilkeye sahip olmadığını, en son kiminle konuşmuşsa onun fikrine göre tepki verdiğini söyledi… şimdi hiçbir şeyi değiştirmekten yana değildi. C ise yalnız küçük ayrıntılarda ödün vermekten yanaydı…/ İki hafta boyunca sık sık sertleşen… tartışmalar yer aldı. (Bir ara Wilson’un LG’a, “İçimi bulandırıyorsun!” dediği bile rivayet edildi.) Sonunda Yukarı Silezya… konusuna bir plebisitle karar verilmesi üzerine görüş birliğine varıldığında, LG büyük bir ödün koparmış oldu. Ama onun dışında, müttefiklerini sinirlendirmekten başka pek bir şey başaramadı…/ LG tazminat konusunda da pek az ödün koparabildi. Nedeni biraz da, ne istediğini kendisinin de pek kesin bilmeyişiydi. Geçmişte anlaşmaya kesin bir rakam girmesi için ısrar eden kendiydi… Wilson ise… Baker’a, LG’un küstah ve dayanılmaz biri olduğunu bağırarak söylemişti.” “16 Haziran günü Almanlara, anlaşmayı kabul etmek için üç günleri kaldığı bildirildi (süre daha sonra 23 Haziran’a kadar uzatılacaktı)”. “Alman halkı anlaşmanın imzalanmasına şiddetle karşıydı… C… “Almanya reddederse ben sert bir askeri önlem alıp imzalamalarını kaçınılmaz kılmaktan yanayım,” dedi. Wilson ile LG da ona tereddütsüz katıldılar. 20 Mayıs’ta (Haziran olmalı değil mi?-Benim notum) Foch, Müttefik kuvvetler komutanı olarak, kırk iki tümenle Orta Almanya’ya yürümek üzere hazırlık emri verdi. İngilizler de deniz ablukasını yeniden uygulamaya başladılar./ Sürenin sonuna iki gün kala Müttefiklerin kararlılığını daha da arttıran bir olay yer aldı… 21 Haziran günü… İngiliz denizciler, düşman gemilerinin hep birlikte Alman bayrağı çektiklerini fark ettiler. Derken dripnotlarla destroyerler yan yatmaya başladığında durumun ne olduğu anlaşıldı. İngilizler… geç kalmış, ancak birkaç gemiyi kurtarabilmişlerdi… 400.000 tonluk pahalı gemiler yok olup gitmişti. Almanlar sevinç içindeydi. House da sevinç içindeydi. Günlüğüne, “Herkes İngiliz Donanma Komutanlığına gülüyor,” diye yazmıştı. Barış mimarlarının canı fena sıkılmıştı. LG, “Bu gemilerin batırılması kesinlikle güvene ihanettir,” dedi. Wilson da ona katıldı… Almanlara hiç güvenmiyordu…/ Almanya’da politik durum kaos içindeydi. Koalisyon hükümeti, anlaşmayı imzalama konusunda bölünmüştü”. “Rantzau da delegasyon başkanlığından istifa edip politikayı tümüyle bıraktı…/ Almanya’nın artık ne hükümeti, ne de sözcüsü kalmıştı… 23 Haziran günü Paris’ten gelen haber, sürenin uzatılmayacağı yolundaydı…/ Barış mimarları Almanların son sözünü gerilim içinde beklemekteydi… 5.40’ta cevap geldi. Devlet adamları Almancayı tercüme eden Fransız subayının çevresine toplandılar. LG elinde olmadan gülümsüyor, Wilson sırıtıyordu. C Foch’a harekete geçmemesi için emirler yolluyor, Paris’teki askerlere de top atışlarını başlatmalarını emrediyordu. O gün Barış Konferansı’nda başka hiçbir iş yapılmadı./ İmza töreni 28 Haziran’a planlandı.” “Yirmi  sekiz Haziran günü enfes bir yaz günü olarak doğdu. O sabah, Almanya’nın saldırması halinde Anglo-Amerikan kuvvetlerinin Fransa’nın yardımına koşacağına ilişkin karar da şekillenmiş, Fransızlar hem İngiltere, hem de Amerika’yla ayrı anlaşmalar imzalamıştı… House metnin senatodan geçeceğinden bile emin değildi. Konuyu baştan beri, Fransızları sakinleştirecek bir oyun olarak görmüş, fazla ciddiye almamıştı. Wilson da ona katılma eğilimindeydi.” “Önemli bir imza töreni ilk defa olarak filme çekilecekti… Foch… C’yu hiçbir zaman affetmeyecekti… Çin, Şantung’un Japonya’ya verilmesini protesto etmiş, anlaşmayı imzalamayı reddetmişti”, “saat üçte… C, “Almanları getirin,” diye emretti… iki Alman delege girdi… Nicolson, “Ölü gibi solgunlar,” diye kaydedecekti…/ C oturumu kısaca açtı. Alman delegeler… Anlaşmaya imzalarını elleri titreyerek attılar… top atışları gümbürdedi… kutlama Fransa’nın tümüne yayıldı.” “Kırk beş dakika geçtiğinde… C oturumun kapandığını ilan etti. Almanlar dışarı çıkarıldı.” “Wilson o gece trenle Le Havre’a, oradan da Amerika’ya doğru yola çıktı. C onu geçirmeye gelmişti… Paris’in tümü dev bir parti çılgınlığı içindeydi…/ Paris coşarken Almanya da yastaydı… Milliyetçiler… hainleri… suçluyor, tüm kabahati koalisyon hükümetine yüklüyordu. Weimar Cumhuriyeti bu ikili töhmetten hiçbir zaman kurtulamadı. Milliyetçiler, anlaşmayı destekleyenlerin vatanseverliğinden kuşku duymama vaatlerini çabucak unuttular ve onları Alman halkı nezdinde yaftalamak için ellerinden geleni yaptılar. 1921’de Erzberger… iki eski subay tarafından öldürüldü… Suikastçiler… ancak İkinci Dünya Savaşı bittiğinde yargı huzuruna çıkarıldılar./ İngiltere’de Keynes kendi geleceğini düşünüyordu. Daha anlaşma imzalanmadan önce Hazine’den istifa etmiş, Paris’ten tiksinti içinde ayrılmıştı… “Keynes’in gücenmesi, öğütleri dinlenmediğinde gururu kırıldığı için” olabilirdi./ Keynes yazın büyük bölümünü yazı yazarak geçirdi… Almanların Versailles Anlaşması hakkında söylediklerinin çoğunu tekrarlamaktan başka bir şey yapmış değildi… kitabı… İki yıl içinde 100.000’den fazla sattı… Almanya’da büyük bir başarıya ulaştı… kamuoyunu anlaşma aleyhine çevirdi.” “1921’de… Almanya’da… mesele Almanların savaş suçlusu olması kavramını silmekti. Alman dışişleri bakanlığı özel bir savaş suçu dairesi açtı… Hitler… kalabalıkları çevresine topluyordu./ İngiliz ve Amerikan kamuoyu giderek görüş değiştirmeye, Almanya Anlaşması maddelerinin çok hakkaniyetsiz olduğuna inanmaya başlamıştı… kitaplar, sorumluluğu daha eşit dağıtıyor… kapitalizme de yayıyordu./… Almanya’da ekonominin ne kadar kusuru varsa hepsi Diktat’ın (dikte edilen anlaşma) suçu olmuş çıkmıştı. Yüksek fiyatlar, düşük ücretler, işsizlik, vergiler, enflasyon hep anlaşma yüzünden biliniyordu… Ayrıca tazminat ödemelerinin… sözü edilen o dev rakamlara hiçbir zaman ulaşmadığı gerçeğini, ne o zamanki halk, ne de bugün yaşayanlar, bir türlü kavrayamadı./ Son rakam 1921’de Londra’da 132 milyar mark… olarak kararlaştırılmıştı. Aslında… Almanya’nın ödeyeceği bunun yarısından azdı… cömert krediler de verilmekteydi… Almanlar yine de tazminat ödemelerinin dayanılmaz olduğunu iddia etmeyi sürdürdüler… Almanya ödemelerde sürekli temerrüde düştü… 1932’den itibaren hiçbir şey ödemedi.” “Almanya’nın 1918’den 1932’ye kadar ödediği tüm para, 22 milyar altın markta kaldı… Almanya ödemeleri yapmaya nasıl hazır değilse, Müttefikler de kendi iradelerini zorla kabul ettirmeye hazır değildi…/ 1924’te Müttefikler Arası Kontrol Komisyonu’nun… bir İngiliz üyesi, bir makale yayınlayarak Alman askeri sisteminin Komisyon çalışmalarını sürekli engellediğinden, ayrıca silahsızlanma maddelerinin sürekli ihlal edildiğinden yakındı. Almanya’da bir protesto fırtınası koptu. (Yıllar sonra… Alman generalleri o makalede iddia edilenlerin doğru olduğunu kendileri de itiraf ettiler.)... Fransızlar, Almanların askeri maddelere uymadığından yakınırken giderek kendilerini yalnızlığa itilmiş hissetmekteydiler./ Bu uymama durumunun boyutları o sıralar, Fransızlar tarafından bile, pek bilinmiyordu. Uçuş kulüpleri birdenbire pek popüler olmuştu… Prusya polis teşkilatı… giderek daha askerileşmekteydi… işçi çeteleri… dedektiflik büroları oluşturmuştu… Anlaşma… subay sayısını 4000’le sınırlarken, astsubaylar hakkında hiçbir şey söylememişti. Alman ordusunda 40.000 çavuş ve onbaşı birikiverdi. Foch haklı çıkmıştı. Gönüllü bir ordu, hızlı bir genişlemenin omurgasını oluşturabilirdi./ Bir zamanlar tanklar üreten fabrikalar şimdi gereğinden ağır traktörler çıkarıp duruyordu… tarafsız ülkelerde, Almanlara ait olan şirketler hep tank ya da denizaltı dalında çalışmaktaydı. Gözlerden uzak en güvenli yer de Sovyetler Birliğiydi. 1921 yılında Avrupa’nın iki parya ülkesi, birbirlerine verebilecekleri bir şeylerin varlığını fark ettiler. Tank, uçak ve zehirli gaz üretme alanlarına ve deneyler için gereken gizliliğe karşı, Almanya da Ruslara teknik yardım ve eğitim vermeyi kabul etti./… intikamcı bir barışın çökerttiği Almanya imajı artık ayakta kalamamaktadır… Tüm kayıplarına rağmen Almanya… iki savaş arası dönemde Avrupa’nın (Sovyetler Birliği hariç) en büyük ülkesi olarak kalmıştır. Stratejik pozisyonu kesinlikle 1914 öncesinden daha iyi olmuştur… ekonomik ve politik gücünü arttırma konusunda çok avantajlı bir duruma gelmiştir./::: Prusya zaten tarihi boyunca, yanyana gelmiş toprak parsellerinden oluşmuş gibi yaşamıştır…/ Almanya batıda da avantajlı bir durumdadır. Fransa savaşta çok hırpalanmıştır… ABD ile İngiltere’nin verdiği garantinin bir değeri yoktur, çünkü o öneri zaten ABD senatosundan geçememiştir… Barış mimarlarının Almanya’yı sakatlamamış olduğunun en kesin işareti ise 1939 sonrasında ortaya çıkmıştır./… Hitler gelip sokaktaki Alman’ın gücenikliklerini harekete geçirmese… ikinci bir savaş yaşamayabilirdi. Suç Versailles Anlaşması’nda değildir. O anlaşma hiçbir zaman tutarlı biçimde uygulanmamıştır.” (MacMillan, s. 445-469)

*

Yeni dönemin bir kavramı olarak manda gündeme geliyor, ancak çıkar çatışmaları nedeniyle farklı yaklaşımlar söz konusu olunca konu hakkında kapsamlı bir sonuca ulaşılamıyor!

Altı ayı çok yoğun görüşmelerle geçen çabalar sonucunda çeşitli anlaşmalar imzalanıyor, ancak sonraki gelişmelere bakıldığında barış konusunda pek çok kesimin tatmin edilemediği de anlaşılıyor. 

*

“Sonuç/ 28 Haziran 1919’da Versailles Anlaşması’nın imzalanmasıyla, Paris’teki dünya hükümeti de dağıldı…/ Barış Konferansı 1920’ye kadar sürdü, ama… bir tiyatro oyununa benziyordu…/ 1919’un Ocak ve Haziran ayları arasında barış mimarları pek çok iş başarmışlardı… Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Türkiyesiyle anlaşmaları da bitirmeye çok yaklaşmışlardı… Rusya’nın sınırları hala oynaktı… Yunanların İzmir’e çıkmasıyla ilgili, hafife alınan o karar yüzünden de, 1923’e kadar dinmeyecek patlamalar peşpeşe yer almaktaydı./… kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında daha çok sürecek olan savaş, henüz yeni başlıyordu.” “Tek milletten kurulu ulus devletlere olan talep, 1919’un dünyasında o kadar da akılcı değildi… Sadece Avrupa’da 30 milyon insan etnik azınlık durumuna düşüyordu.” “1919’da dünya azınlıkların ülkelerden çıkarılmasından hoşlanmıyor, zoraki asimilasyona da kaş çatıyordu. Bu durumda geriye yalnızca çoğunluğun azınlığa tolerans göstermesi kalıyordu; ama bu özellik de ülkelerin pek çoğunda nadir rastlanan bir şeydi…/ Azınlık anlaşmaları, giderek yükselen şoven milliyetçiliğin karşısında pek zayıf bir jest olarak kaldı. Milletler Cemiyeti 1934’te bu konuyu denetlemeyi kesti. Büyük Güçlerin de kıyıda köşede kalmış azınlıklara kaygılanmaktan daha önemli meşguliyetleri vardı… İkinci Dünya Savaşı, ortaya bir çözüm yolu daha çıkardı, o da istenmeyen azınlıkların öldürülmesiydi. 1845’te yer alan kitle halinde yer değiştirmeler, Hitler’in başladığı işi tamamladı, Avrupa’daki ulusal azınlıkların sayısını çok azalttı, kıta nüfusunun %3’ünün altına indirdi./ Barış mimarları 1919’da, ellerinden gelenin en iyisini yaptıkları kanısındaydılar, ama dünya sorunlarını çözmüş olduklarına kendileri de inanmıyordu…/ LG’un iktidarda daha üç yılı vardı. İstifaya zorlandıktan sonra, 1945’teki ölümüne kadar parlamento üyesi olarak kalmasına rağmen bir daha göreve getirilmedi. Barış Konferansıyla ilgili anıları eğlencelidir, çoğu noktada yanlıştır ve ters giden her şey için ya Fransızları ya da Amerikalıları suçlama eğilimindedir. C akılsızlık etmiş, 1919 sonunda cumhurbaşkanlığına aday olmuştu. Büyük destek beklerken karşısında beliren muhalefeti görünce öfke içinde geri çekildi. Hemen Fransa’dan ayrıldı, ondan sonraki yıllarını seyahatlerle geçirdi… anılarını yazmayı reddetti, kağıtlarının çoğunu da 1928 yılında imha etti… Foch’dan gelen bir saldırının bir hayli zaman sonra yayınlanmasına kızıp… bir savunma yazmaya başladı. 1929 yılında, savunma yazısını bitiremeden öldü…/ En acıklısı Wilson’un sonu oldu. ABD’ye döndü, Versailles Anlaşması’nın onayı ve daha çok da Milletler Cemiyeti konusunda Senato’yla didişmeye başladı. Çoğunluk hala elindeydi, ama… Onun yokluğunda hasımları organize olmuştu…/ Wilson kendi koalisyonunu kurabilirdi… Ama o ödün vermeyi reddetti… Halka başvurmaya karar verdi. 2 Eylül 1919’da ülkeyi dolaşmak üzere yola çıktı./ En yakın danışmanları ona gitmemesini tavsiye ettiler… Paris’ten beri hiç dinlenmemişti… inat etti. Canı pahasına bile olsa anlaşma kurtarılmalıydı”, “bir ay boyunca konuşma üstüne konuşma yaptı… Washington’dan kötü bir haber geldi. Rusya yolculuğundan sonra küçük düşen Bullit, şimdi öcünü almıştı. Senato’nun karşısına çıkmış, Paris’te peşpeşe ne hatalar yapıldığını anlatmıştı. Eleştirilerini Lansing’in de paylaştığı söylendiğinde… 26 Eylül sabahı… Wilson çöktü, yolculuğun geri kalanı iptal edildi. Bir hafta sonra inme indi, onu kısmen felç etti… Anlaşmanın onayı Senato’da öldü. Daha sonra ABD, ulusal düzeyde Almanya, Avusturya ve Macaristan’la kendi anlaşmalarını imzaladı, ama Milletler Cemiyeti’ne hiçbir zaman girmedi./ Wilson 1924’te öldü… çabaları büsbütün boşa gitmiş değildi… Milletler Cemiyeti fikri başlangıçta ortaya atılmıştı… ulusal çıkarların ötesinde bir takım uluslararası standartlar da bulunabileceğinin altını çizmekteydi…/ Daha sonraki dönemlerde… ters giden her şeyin suçunu barış mimarlarının… üstüne atmak çok yaygınlaşmış… Suçlamak ve çaresizlik içinde omuz silkmek, sorumluluktan kaçmanın etkin yollarıdır… suçlamaların hala tedavülde olduğu görülmektedir. The Economist dergisi, özel ‘bin yıl’ sayısında “Nihai suçun Versailles Anlaşması’yla ilgili olduğunu, o anlaşmanın sert koşulları yüzünden ikinci bir dünya savaşının kaçınılmaz hale geldiğini” yazmıştı. Böyle bir tutum… diğerlerinin… sorumluluğunu silip yok etmek demektir./ Hitler savaşı Versailles Anlaşması yüzünden yapmadı ama o anlaşmanın varlığını, kendi propagandası açısından bir ikramiye gibi gördü…/ 1919’un barış mimarları elbette hatalar da yaptılar. Avrupa-dışı dünyayı ele alışlarındaki özensizlik sonucu öyle gücenik duygular yarattılar ki, Batı dünyası bunun bedelini ödemeyi bugün de sürdürüyor. Avrupa’daki sınırlar konusunda çok çaba harcadılar, yine de bu işi herkesi memnun edecek biçimde çözümleyemediler. Ama Afrika’da eski usulleri uygulamayı sürdürdüler, emperyalist güçlerin işine geldiği gibi toprak dağıttılar. Ortadoğu’da, özellikle Irak’ta, insanları biraraya yığdılar… birleşemedikleri… görüldü. Belki daha iyisini yapabilirlerdi, ama… hepsi daha iyi bir düzen yaratmaya uğraştılar… 1939’da savaş, 1919’da yapılan düzenlemelerden ötürü değil, aradan geçen yirmi yıllık süre içinde alınan ya da alınamayan kararlar yüzünden patladı.” “Çok zor, dev boyutta sorunlarla boğuştular. Mantıksız milliyetçi ya da dini ihtirasları, daha fazla zarara yol açmadan nasıl zapturapta alabiliriz, diye sordular. Savaşın suç sayılmasını nasıl sağlarız, diye sordular. Bugün biz de hala aynı soruları soruyoruz.” (MacMillan, s. 471-476) 

*

Çeşitli çıkarlar çatışıyor!

Neredeyse tüm komşular karşılıklı sorun yaşıyorlar!

En büyük sorun Fransızlarla Almanlar arasında iken, İngilizler Alman ve Fransızları, Fransızlar Alman ve İtalyanları, İtalyanlar Yunanları, diğer Avrupalıların neredeyse hepsi de komşularını sevmiyorlar, ilişkilerde korku ve düşmanlıklar egemen oluyor. 

*

Dört yıl süren savaştan sonra imparatorluklar yıkılıyor, dünya yeniden yapılandırılıyor, birçok sınır baştan çiziliyor.

Avrupa’nın ortasındaki Avusturya-Macaristan imparatorluğu dağılınca ortaya çıkan yeni devletlerin yapıları Paris’te belirleniyor.

Osmanlı ve Rusya imparatorlukları da tarih oluyor.

Dört yıllık dış savaştan sonra dört yıl sürecek bir iç savaşa başlamış olan Rusya Paris’te temsil edilmiyor. “Barış Mimarları” da görüş farkları yüzünden bir Rusya politikası oluşturamıyor!

*

Paris’teki önemli konulardan biri Osmanlı topraklarının akibeti oluyor!

Merkezinde İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ile çeşitli Arap ve Yahudi unsurların yer aldığı yoğun bir mücadeleler sonucunda günümüzde de sürüp giden çatışmalara kapı açan haritalar çiziliyor.

*

Görüşmelerdeki genel havayı yansıtan iki anlatım şöyle:

“Oturum başkanı Clemenceau bunun üzerine ‘yamyamları’ (Hughes’le aralarında bir şakaydı bu), Avustralya ve Yeni Zelanda adına sunuş yapmaya davet etti. Hughes… talebini seslendirdi… Avustralya hükümeti Yeni Gine’de biraz nabız yoklayınca, orada oturanların Alman yetkilileri tercih ettiğini görmüşlerdi, nedeni de Almanların onlara kafatası avlama konusunda bir sınır uygulamayışıydı. Başkandan gelen samimi bir soruya cevap olarak Hughes, misyonerlerin girişine sınırsız izin verileceğini söyledi. Oysa Clemenceau’nun sorduğu soru şöyleydi: “Gün oluyor ki zavallı garipler yiyecek misyoner bile bulamıyorlar!”/ Massey… Yeni Zelanda adına… bir sunuş yaptı…/ Hughes’a özellikle sinir olan Wilson, konuşmaları belirgin bir anlayışsızlık ifadesiyle dinledi. Fransızlar bu durumu eğlenerek seyrediyordu. Mandalardan hiç hoşlanmadıkları gibi, İngiltere İmparatorluğu içindeki çekişmeler de onları hiç tedirgin etmiyordu. Avustralya heyeti üyelerinden biri şöyle yazmaktaydı: “Zavallı Hughes kendi gözündeki önemiyle şişinip duruyor. Aslında tabii ki onu Fransızlar kullanıyor, çünkü niyetleri Kamerun’u, Togo Land’ı ve Suriye’yi kapmak.”/ Birkaç gün sonra, Fransa’nın koloniler bakanı Henri Simon, Yüksek Konsey’de konuşurken ılımlılığın simgesi gibiydi…/ Wilson inatlaşmayı seçti… Eski oyunlara dönmemeli, çaresiz insanları parsellememeliydiler… Çevresindekilere de, ‘yağma paylaşımına’ izin vermeyeceğini söylüyordu. Gerekirse (en sevdiği tehdit buydu) tüm olayı halkın önüne koyacaktı.” “Daily Mail’in Paris baskısında… bir yazı yayınlandı. Yazıda İngiltere, Amerika’nın suyuna gitmekle suçlanıyor, İngiltere İmparatorluğu’nun çıkarlarının, Wilson’un pratik olmaktan uzak ideallerine kurban edildiği ileri sürülüyordu. O sabah Yüksek Konsey toplantısında ‘birinci sınıf bir dalaşma’ yaşandı. Lloyd George, Hughes’a kızdı, eleştiriye karşı her zaman duyarlı olan Wilson da öfkeden kudurdu. Önerilen uzlaşmayı eleştiren öfkeli, ama netlikten uzak bir konuşma yaptı… Avustralya başbakanına karşı dikkat çekecek kadar kaba davranmaktaydı… Hughes… izleyen birkaç gün boyunca Lloyd George’un gözüne gözükmemeye çalıştı.” (MacMillan, s. 105-108)

İtalya’nın tavrı o dönemde Paris’teki havayı yansıtan örneklerden biri ve kitaptaki anlatıma göre özetle şöyle oluyor: 20 Nisan günkü toplantıda Orlando ağlıyor, Wilson onu teselli ediyor. Sorun İtalya’nın Adriyatik’teki talepleri, özellikle Fiume limanı oluyor. Wilson prensip meselesi sayıp karşı çıkıyor. Savaş sırasında İtalya, Büyük Güçler’in en yoksulu olarak, sahip olmadığı parayı harcayıp 700 milyon sterlin borçlanıyor. 1919’da Orlando’nun “Londra Anlaşması artı Fiume” formülasyonu Müttefikleri öfkeden kudurtuyor. Savaş sırasında Müttefikler “kendilerine ait olmayan toprakları cömertçe başkalarına vermeye her zaman hazır olduklarından” başlangıçta Almanya’nın müttefiki olan İtalya’nın ulusal hayalini de yerine getirmeye söz verip 1915’te sözlerini Londra’da anlaşma haline de getiriyorlar. 1915’te bu anlaşma hazırlanırken İngilizlerle Fransızlar gayet cömert davranıp başka çeşitli yerlerin yanısıra “Anadolu’nun batı kıyısındaki On İki Ada’yı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kalkması halinde de oradan da bir pay vereceklerini vaad etmişlerdi. (Bu durum Barış Konferansı’nda bir miktar güçlük yaratmıştı, çünkü Lloyd George da aynı toprakların bir parçasını, örneğin İzmir dolaylarındaki arazileri Yunanistan’a söz vermiş bulunuyordu.)… Sonnino’nun gözünde Londra Anlaşması ciddi bir pazarlığın sonucuydu, İngiltere ve Fransa için ise 1919 yılında bir utanç vesilesi haline gelmişti./ Wilson, ABD’nin gizli anlaşmalarla bağlı olmadığını açıkça söylemişti…/ İtalya’yı savaşa girmeye toprak verme rüşvetiyle razı eden İngiltere’yle Fransa, Lloyd George’un deyimiyle yeni müttefikleri “bezirgan ruhunu” sergilemeyi sürdürdükçe çileden çıkıyorlardı. İtalyan orduları savaşın sonrasında hızla harekete geçip Adriyatik çevresinde kendilerine vaat edilen toprakları işgale kalkışınca kaşlar hemen havaya kalkmıştı.” Başka anlaşmazlık konuları da oluyor. İtalya’yı Londra Anlaşması’ndan vazgeçirmeye çalışıyorlar, ancak İtalya güvenliklerinin söz konusu olduğunu belirtip razı olmuyor. “Wilson İtalyanlardan kuşku duyma eğilimindeydi… Orlando ile Sonnino’dan hiç hoşlanmamış”tı, “Sonnino’nun “yılan balığı kadar ya da İtalyanlar kadar kaypak biri” olduğunu söylüyordu. 13 Ocak’ta Wilson, Orlando’ya, Londra Anlaşması’nın artık geçerli olmadığına karar verdiklerini bildirdi.” “Aylar geçerken Orlando’yla ilişkileri bozulmaya yüz tuttu…/ Kendi aralarında da bölünmüş durumda olan İtalyanlar, Müttefiklere hiç güvenmiyorlardı… Sonnino’ya göre Wilson adeta bir papazdı.” “Adriyatik’te Fransa, Yugoslavya’yla dost olmakla İtalya ile bozuşmamak arasında kalmıştı.” “İtalyanların resmi memorandumu 7 Şubat günü Barış Konferansı’na kısa fünyeli bir bomba gibi ulaştı… İtalya’nın talepleri esas olarak tümüyle kendi kaderini tayin hakkına dayalıydı, ama bu yalnız İtalyanlar için geçerliydi”, “yarattığı etki… İtalyan açgözlüğünden başka bir mesaj yansıtmıyordu”, “’yarı barbar’ Slavlar elinde İtalyanların ne korkunç haksızlıklara uğradığını anlatıyorlardı./ Ama Paris’e daha tedirgin edici hikayeler de ulaşmaktaydı… Wilson… ABD’nin İtalya’ya yardımı durdurma yoluyla misilleme yapmasına karar verdi… İtalya-Amerika ilişkileri… iyileşmek bilmedi.” “Barış Konferansı açıldığı anda, İtalyanların… uzlaşma eğiliminde olmadığı belliydi…/ İtalya’nın taktikleri, tedirgin edici, pek saydam, genellikle de beceriksiz taktiklerdi… Sonnino aptal gibi… Yunanları Yugoslavların yanına yaklaştırıyor, Anadolu kıyısında bulunan ve halkının çoğu Yunan olan On İki Ada’yı Balkan savaşı sonundan beri işgal altında tutarak elinden çıkarmamaya çalışıyordu. Yunan başbakanı Venizelos randevu istediğinde, Sonnino bunu küstahça reddetmişti.” “Özellikle Fiume, hem İtalyan milliyetçilerin programı, hem de Wilson’un buna karşı durma kararlılığı açısından, çıban başı durumundaydı”, 50.000 nüfuslu bu yer için inatlaşılıyor. İtalya-Yugoslavya sınırının görüşülmesine ancak Nisan’da sıra geliyor, 3 Nisan’da İtalyanlardan açıklama isteniyor ve arkasından gelen görüşmelerde yeni güceniklikler oluşuyor, “İtalya’ya Anadolu’da toprak verilerek durum telafi edilsin” deniyor, İtalyanlar “asla esneklik göstermeksizin” direniyor, 25 Nisan’da Almanlar bekleniyor, gerilim herkesi etkiliyor, Orlando Paskalya günü bir ağlama krizi geçiriyor, Sonnino artık Wilson’dan hoşlanmadığını saklama zahmetine katlanmıyor, “Wilson açık diplomasi istiyordu, ama İtalyan hükümeti kendi halkına doğruyu söylemiyordu”, Wilson İtalyan halkının kendisini desteklediğini düşünüp “doğrudan İtalyan halkına çağrıda bulunmaya karar” veriyor ve 23 Nisan günü gazetelere bildirisini gönderiyor, uzun zamandır konferanstan çekilmeyi düşünen “Orlando İtalya’ya ertesi gün dönmeye karar” veriyor, İtalyan halkı Orlando’yu destekliyor, Orlando’nun hükümeti güven oyunu 40’a karşı 382 ile kazanıyor, “Barış mimarları durumu kaygıyla” izliyor, ABD İtalyanların fena halde ihtiyaç duyduğu 25 milyon dolarlık krediyi durduruyor, 5 Mayıs’ta Orlando ile Sonnino’nun geri dönmekte olduğu açıklanıyor, “Barış Konferansının ana bölümü, karşılıklı tedirginlikler içinde sona” yaklaşıyor, Fiume’de birkaç Fransız askeri linç ediliyor, Clemenceau İtalyanlar için “Katiller milleti” diyor, “İtalyanlar asıl zehirlerini Wilson’a” saklıyor, “İtalyan basınında Wilson’un Yugoslavlardan rüşvet aldığına ya da Yugoslav metresi olduğunu dair yazılar” yayınlanmaya başlıyor, Wilson Haziran sonunda ülkesine dönmeden önce İtalyanlar pek az geri adım atıyor, 19 Haziran’da Orlando hükümeti düşüyor, “İtalya korkular içinde bir ülkeydi”, komşularından korkuyordu, Nitti hükümeti anlaşıyor, ama bir İtalyan aktivist olan “D’Annunzio bu işi kendi yöntemleriyle halletmete karar” verip 11 Eylül’de 200 adamıyla “Fiume’ye bir zafer edasıyla” giriyor, “On beş ay boyunca Fiume çılgın karnavalların, törenlerin, gösterilerin, baloların ve partilerin kenti” oluyor, “Gözlemciler kentin sevişme sesleriyle inlediğini söylüyordu”, “D’Annunzio’nun nutukları yeni doruklara ulaşmaktaydı. Fiume kutsaldı artık, özgürlükler kentiydi. Buradan kendisi bir haçlı seferi başlatacak, önce Dalmaçya’yı, ardından İtalya’yı, sonunda da dünyayı özgürlüğe kavuşturacaktı. Bolşeviklerle, Mısırlı milliyetçilerle, yeni Yugoslavya’dan memnun olmayan Hırvatlarla, Sinn Fein’le temasa geçti… 1921’in yaz mevsimi geldiğinde, kuzey İtalya’nın geniş kesimleri hemen hemen yönetilemez hale gelmiş, her yanda faşist timler, sol kanat ve demokrat düşmanlarıyla çatışmaya başlamıştı./ İtalyan hükümeti şaşkınlık ve utanç verici bir duruma düşmüştü… Mussolini izliyor, bekliyordu”, 1920 yılında doğrudan taraf olan İtalya’yla Yugoslavya anlaşmayı başarıyor, İtalyan milliyetçileri anlaşmayı bir zafer olarak görüyor, çünkü Fiume Slavların elinden kurtulmuş oluyor, D’Annunzio inzivaya çekiliyor, “1924’te Mussolini, Fiume’yi İtalya’ya ilhak” ediyor. (MacMillan, s. 275-300)

 *

Kitaptan diğer bazı notlar da şöyle:

“Giriş/ Paris 1919 yılında, dünyanın başkentiydi. Barış Konferansı dünyanın en önemli işiydi, barışın mimarları da dünyanın en güçlü insanlarıydı. Her gün toplanıyorlardı.” (MacMillan, s. 1)

“Wilson’un Avrupa’ya getirdiği onca fikir arasında, bu kendi kaderini tayin fikri, en tartışmalı ve saydamlıktan en uzak olanıydı ve öyle de kalacaktı… Zaten, Wilson’un ne demek istediğini anlamak hiçbir zaman kolay olmamıştı.” (MacMillan, s. 18, 19)

En “güvendiği danışmanı” “House’la Wilson 14 Aralık 1918 gününün öğleden sonrasında, daha ilk görüşmelerini yaparken bile, Avrupalıların niyetleri konusunda kuşkuluydular… Avrupalılar… ayın başında Londra’da toplanmışlardı… Sonradan anlaşıldığına göre, İtalya’nın Adriyatik’teki toprak talepleriyle ilgili anlaşmazlıklar çıkmış, İngiltere’yle Fransa da Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımı konusunda birbirine girmiş, böylece toplantı ortak bir Avrupa görüşü oluşturmayı başaramamıştı.” (MacMillan, s. 26, 27)

“Fransa’yla İngiltere arasında Ortadoğu’nun kontrolü konusunda geçen uzun süreli sert görüşmeler…” (MacMillan, s. 38)

“Poincare’yi ve güçlü kolonici lobiyi en çok üzen de, Clemenceau’nun Alman kolonilerini kapma konusunda pek hevesli olmayışı, Ortadoğu’ya pek ilgi duymayışıydı.” (MacMillan, s. 40)

“Bilge Muhafazakar Arthur Balfour… Lloyd George için şöyle diyordu: “İçgüdüsel biri… Belki kendi cehaletinin derinliklerini bile doğru dürüst ölçememiştir…” Ama Balfour’a göre İngiltere’de ülkeye başarıyla liderlik edecek başka kimse de yoktu.” “Coğrafya bilgisi de bir o kadar sınırlıydı. 1919’da Türk kuvvetleri Akdeniz’den doğuya doğru çekilirken Lloyd George onların Mekke’ye doğru kaçtıklarına dair çarpıcı bir laf söylemişti. Curzon ciddiyetle, “Ankara’ya,” diye düzeltti… Ama bütün bunlara rağmen, (… kendi aşırı hevesi onu zaman zaman bazı yanlışlara, yeni bir Büyük Yunanistan fikrini desteklemeye itse bile) genelde makul sonuçlara varmayı başarıyordu…/ İngiltere’nin… Askeri gücü hala büyüktü, ama barış ortamına giderken hızla küçülüyordu. 1919’da orduda asker sayısı üçte iki azalacak, oysa bir yandan da İngiltere daha büyük sorumluluklar üstlenecekti… Tekrar tekrar gelen taleplere genel kurmaydan gelen cevap, “Ayıracak asker yok,” biçimindeydi… İngiltere artık dünyanın finans merkezi değildi. Finans merkezi artık Amerika’ydı. İngiltere’nin de Amerika’ya çok büyük borçları vardı. Lloyd George da bunun farkındaydı. Her zamanki iyimserliğiyle, ABD ile iyi bir ilişki geliştirebileceğini, böylelikle İngilizlerin zaaflarını telafi edebileceğini hissediyordu. Belki de Amerikalılar İstanbul’daki boğaz gibi stratejik önem taşıyan konularla ilgili sorumluluğu almaya razı olurlardı./ Beri yandan, Lloyd George Barış Konferansı’na gelirken eli oldukça güçlü sayılırdı. En azından, Fransızlarla İtalyanlara göre güçlüydü… Alman donanması artık ellerindeydi.” “Hindistan’dan 1.250.000 asker, dominyonlardan da ayrıca bir milyon asker gelmişti.” “Fransızlar, Almanlarla barış koşulları konuşulurken belki dominyonları İngiltere’ye karşı kullanabileceklerini sevinerek görmüşlerdi. House daha da uzun vadeli bir bakış açısı geliştirdi.” “Hindistan da, savaşa katılmış olması sayesinde, kendikendini yöneten dominyonlarla birlikte, İmparatorluk Savaş Kabinesi’ne dahil edilmişti. Ama heyet hiç de bağımsız bir ülke heyetine benzemiyordu.” (MacMillan, s. 46-54)

“Wilson, On Dört Nokta’sında, “açıkça varılan açık ittifaklar”dan söz etmişti. Kullandığı pek çok sloganlar gibi, bunun anlamı da pek net değildi. Belki Wilson’un kendisi bile tam anlamın ne olduğunu bilmiyordu. Ama kamuoyunun hayal gücüne hitap eden bir cümleydi./… Amerikalı gazeteciler, Wilson’un basın sekreteri Baker’e gidip acı acı yakındılar… Wilson’un bir sahtekar olduğunu, üstelik iki yüzlü ve saftirik bir sahtekar olduğunu söylüyorlardı…/ Daha küçük güçlerin de bir yığın şikayeti ve talebi vardı.” (MacMillan, s. 61)

“1919’da hiç süpergüç yoktu… düşman ülkeler tümüyle yenilmiş sayılmazdı. Barış… güç de yeterince büyük değildi. Barış Mümarlarının elbette bir hayli gücü vardı… verdikleri kararlar da çoğu zaman kabul edilirdi; ama her zaman değil. Örneğin Türkiye’nin durumu bunu çok gösterişli bir şekilde ortaya koymuştu. Paris’teki uluslararası hükümetin olayları kontrol etme yeteneğinin sınırlılığı, mesafe gibi, kullanılabilecek nakliye gibi, eldeki mevcut güçler gibi faktörlerden de etkileniyordu.” “Yalnız ekonomik sorumluluklar bile akıl durdurucu düzeydeydi.” (MacMillan, s. 62-64)

“Rusya/ Barış Konferansı 18 Ocak 1919 günü resmen açıldı.” “Yunan Başbakanı Venizelos, Sırbistan’ın kendi ülkesinden daha fazla delegesi oluşuna bozulmuştu… Ama en çarpıcı eksiklik, Rusya’nın eksikliğiydi./ 1914’te müttefik olan Rusya herhalde, Almanya’ya doğu sınırından saldırarak Fransa’yı yenilgiden kurtaran güç olmuştu… Rusya… 1917’de… Bolşeviklerin yönetimine girmişti. Bu Bolşevikleri daha önce, Rus halkı da dahil, hiç kimse duymuş değildi. Rusya çökerken koca imparatorluğun parçaları kopmaya başlamış, Baltık devletleri… ve Dağıstan doğmuştu. Müttefikler… asker yollamış, ama 1918 başında Bolşevikler Almanlarla barış imzalamışlardı…/ Paris’ten bakıldığında, doğuda neler olup bittiğini… anlayabilmek kolay değildi… iç savaşlar… gaddarlıklar… Rusya artık bilinmeyenler ülkesi olmuştu. Lloyd George… Kharkov’u (Ukrayna’da bir kent) bir Rus generalinin adı sanıyordu./… 1919 başına gelindiğinde… tüm yabancı gazeteciler de ülkeden ayrılmışlardı.” “Rusya… Fransa’yı Almanların insafına terk etmişti… Lenin, bir yandan gerçekçi, bir yandan fanatik biriydi. Brest-Litovsk’da… Almanlara hem toprak, hem kaynaklar vermiş… Almanya da… yüzbinlerce askerini batı cephesine yöneltme olanağını bulmuştu. Lenin’in bu hareketi, özellikle Clemenceau’ya göre, Müttefikleri Rusya’ya yönelik tüm vaatlerinden kurtarıyor, Karadeniz’den Akdeniz’e geçişe izin veren hayati boğazlarla ilgili taahhütleri bile hükümsüz kılıyordu./… Ama ne olursa olsun, Rusya’nın Paris’te bulunmayışı rahatsızlık vericiydi… yeni doğan Baltık devletleri… Türkiye ve İran da Barış Konferansına gelmişlerdi, ama onların sınırları da, Rusya’nın gelecekteki biçimi ve durumu kesinleşinceye kadar kararlaştırılamazdı./… Baker, sonradan Wilson’u mazur gösterme amacıyla, barışı biçimlendiren şeyin Rusya ve Bolşevikler korkusu olduğunu iddia edecekti. “Paris’te Rusya, Prusya’dan daha hayati bir rol oynamıştır!” diye haykıracaktı. Bu söz de, Baker’in nice sözleri gibi, saçmalıktan başka bir şey değildi. Barış Mimarları hiç de Rusya’yı ve ihtilali düşünmeye fazla zaman ziyan etmiş değillerdi… ‘Bolşevizm’… 1919 yılında yararlı bir kısaltmaydı.” “Her şeyin suçunu da Rus Bolşeviklerine yüklemek mümkün değildi.” “Bolşevizmin yararlı yanları da vardı… ihtilal çıkabileceği… Barış Mimarları bunu birbirlerine karşı bir tehdit olarak kullanmaya başlamışlardı…/ Batı’nın Rusya’daki yeni rejime tepkileri derinden bölünmüş durumdaydı.” “İngiltere’nin savaş bakanı olan Churchill… baştan görebilen az sayıda insandan biriydi… “Tarihte gelmiş geçmiş tüm tiranlıklar arasında en kötüsü… Bolşevik tiranlığıdır,” diyordu. Lloyd George ise, Churchill’in amaçları konusunda hiç anlayışlı değildi. “Rusya’daki tüm Grand Düklerin toptan yok edilmesi, onun düklük kanına ağır geldi,” diyordu… Gelibolu felaketinin gölgesi hala Churchill’in üzerindeydi…/ 1919’da Batılı liberallerin çoğu, Bolşevikleri… suçlamadan önce, onlara iyimser bir kuşku payı tanımaktan yanaydı… Özel doktoru Grayson, Wilson’un Bolşevik programında beğenecek pek çok şey bulduğunu söylüyordu… Curzon, Balfour’a şöyle yakınıyordu: “Bizim başbakanın sorunu, kendisinin de biraz Bolşevik olması…”/ Birçok kişinin inancına göre Rus Bolşevikleri sonunda sakinleşecek, burjuvalaşacaktı…/ Lloyd George, Barış Konferansı’na Rusya’nın da dahil olmasını tercih ederdi…/ Onun bu iddiaları Clemenceau’nun hiç hoşuna gitmedi. Clemenceau Bolşeviklerden nefret ediyordu… bu insanlar giyotini, darağacını kullanarak mükemmellik yaratmaya kalkıyorlardı… Paris’teki radikal komünde kitle şiddetinin ne olduğunu yaşamıştı. Zaten aşırı solla bağlarını da o anda koparmıştı…/ Ayrıca, Bolşevikler Rus halkının tümünü temsil ediyorlar mıydı?.. Denikin’in… Kolçak’ın hükümeti kurulmuştu. Paris’te bile Rus sürgünler… bir Rus Politik Konferansı oluşturmuş, Bolşevik olmayan tüm Ruslar adına konuşuyorlardı… Sazanov, kendini ünlü terörist Boris Savinkov ile birlikte çalışır bulmuştu… Ama ne yazık ki Rus Politik Konferansı, Denikin’le Kolçak’ın rakip hükümetlerinden (bu arada onlar birbirlerine karşı manevralarla meşguldüler) pek bir destek alamadığı gibi, Bolşeviklerden de alabilmiş değildi.” “Barış Konferansı boyunca Müttefiklerin Rusya politikası her zaman tutarsız ve istikrarsız kaldı, hiçbir zaman Bolşevikleri devirecek kadar sertleşmedi.” “Wilson… Rusya imparatorluğunun parçalanacağını düşünmüyordu. Onun gözünde kendi kaderini tayin, Rusların kendi dev ülkelerini kendilerinin yönetmesi demekti… bir tek istisna tanıyordu, o da Rusya’nın Polonya topraklarıydı… Ukrayna’nın milliyetçiliğini aynı gözle görmüyordu…/ Ama sorun, Müttefiklerin daha şimdiden müdahale etmiş oluşlarındaydı. 1918 ilkbaharında İngiliz askerleri, kuzey… limanlarına çıkmış… Güneydeki başka bir İngiliz kuvveti… Kafkas dağlarına ve oradaki petrol yataklarına doğru ilerliyordu. Fransızlar… yalnızca askeri misyonlarla sembolik kuvvetler yollayabiliyorlardı. Savaşın sonunda İngiltere… anti-Bolşevik Beyaz Ruslara yardım etmeye karar verdiğinde… müdahalelerin… çok farklı bir şeye dönüştüğü, iyice ortaya çıkmış bulunuyordu./ Yenik Alman ordusu, Müttefiklerin talimatı üzerine askerlerini Ukrayna’dan ve Baltık devletlerinden çekmeye başladı. Müttefikler oluşan boşluğu doldurmak için mücadele verdiler… İngiliz askeri mercileri, Rusya’ya yollanma ihtimalinin askerler arasında giderek hiç istenmediğini bildiriyordu…/ Fransızlar müdahaleyi kuvvetle savundukları halde, aslında bu konuda pek bir şey yapabilecek durumda değillerdi. Ellerinde ne insan gücü, ne de kaynaklar vardı… İngiltere’yle varılan bir anlaşma gereği, Fransa’nın teoride güney Ukrayna ve Kırım’dan, İngilizlerin de Kafkaslar ve Orta Asya’dan sorumlu olması gerekiyordu… d’Esperey acı acı yakınıyor, “Bu ülkede kalmaya yetecek kadar askerim yok…” demekteydi… Uzun süren 1918-1919 kışı boyunca moraller bozuldu… Nisan 1919’da Fransız yetkilileri birdenbire bu işten vazgeçip çabucak çekildiler. Odessa’yı ve halkını Bolşeviklerin eline terk ettiler. Siviller rıhtıma toplanmış, Fransızlara kendilerini de alıp götürmeleri için boşuna yalvarıyorlardı…/ Fransa… bundan sonra pek bir rol oynayamadı… bir nedeni… İngiltere ve Amerika’dan gelen güçlü itirazlardı./ Fransız politikası sonunda, daha iyi bir çare kalmadığı için, Lloyd George’un sıraladığı seçeneklerin ikincisine gelmiş, Bolşevizmi Rusya içerisinde izole etmeye dönüşmüştü.” “İngiliz vergi mükellefleri Rusya’ya para dökmeye meraklı değildi…/ Beyaz Ruslara giden yardımın çoğu beceriksizlikler ve yolsuzluklar nedeniyle ziyan oluyordu… aslında Müttefikler Beyazların yenilgisini önlemek için çok az şey yapmışlardı./… Amerikalılar resmi olarak müdahaleye karşıydı… 1919’da Fransa, Beyaz Rusya’yı ayağa kaldırmayı tercih ederken, İngiltere daha zayıf bir Kızıl Rusya’ya çoktan razıydı. Curzon Bolşeviklerin temsil ettiği her şeyden nefret eden biriydi. Rusların Kafkasya’da kontrolü elden kaçırması karşısında büyük sevinç duymuştu… Denikin’in elini bir kere daha oralara uzatmasını önlemeli, demişti…/ Müttefikler… araştırıyorlardı… Görüşmeler seçeneğine karar verildi. Wilson… davet mektubunu yazmaya koyuldu. Clemenceau… ‘Yenildik,’ diye hırladı./… Mektup… Rus gruplarına iletildi, onlara… (Büyükada) buluşma teklif edildi.” “Paris cevabı bekliyordu… Lenin Rus İhtilalinin… dünyayı ateşleyeceğini düşünüyordu… Lenin’le Troçki için sorun, taktik sorunuydu.” “Çiçerin… Wilson’a müstehzi bir not yolladı, onun kutsal saydığı ilkeleri alaya aldı…/ Ama Bolşevikler aynı zamanda uzlaşmacı mesajlar da vermekteydi.” “Sovyet hükümetinin cevabı 4 Şubat günü geldi… Wilson… “… hakaret olarak bile yorumlanabilir,” diyordu.” “Prens Adası önerisinin haberi Beyaz Rusları derin bir şoka sürüklemişti. Paris’te sürgünde olan gruplar dev bir gösteri yaptı.” “16 Şubat’ta… Prens Adası işi de çoktan ölmüştü./ Bu durumda Rusya meselesi yine havada kalmış oluyordu.” “17 Şubat günü House, Bullit’e, küçük ve gizli bir heyetin başına geçip Bolşevik liderlerin nabzını yoklamaya gitmesini söyledi. Müttefiklerle barış sağlayabilmek için ne gibi koşullara razı olacaklarını öğrenecekti.” “Bullit’le Steffens Moskova’da harika bir hafta geçirdiler… gündüzleri de bizzat Lenin ve Çiçerin’le görüşmeler yaptılar… Her ikisi de Lenin’den çok etkilenmişti… Steffens, Lenin’in içgügüsel olarak liberal biri olduğu kanısına varmıştı./… Bullit bir anlaşmaya ulaştığı kanısına varmıştı… Bolşeviklerin samimi bir pazarlık yapmış olması hayli kuşkuluydu. Lenin daha önce Brest-Litovsk’ta Almanlarla karşılıklı oturduğunda da, ödünlerini yalnızca zaman kazanmak için verdiğini göstermişti. Bullit’le Steffens ‘yararlı aptallar’dı, misyonları da en azından propaganda açısından işe yarardı./ Bullit vardığı anlaşmayı, Steffens de edindiği pembe gelecek izlenimini gururla Paris’e getirdiler.” “Bullit mahvolmuştu. Paris’te hiç kimse onun misyonunu dinlemek istemiyordu; o kadar hayran olduğu başkanın bile umurunda değildi… istifa etti… 1934’te ABD’nin ilk Sovyetler Birliği büyükelçisi olarak yeniden Moskova’ya döndü. Bu seferki tecrübeleri onu ateşli bir anti-komüniste dönüştürdü./ Fransızlar hala müdahale diye homurdanıyorlardı… Lloyd George’la Wilson… Bolşeviklerin iyi demokratlara dönüşeceği umudunu hiç kaybetmediler. Aralarında, Bolşevikleri sakinleştirmek için oraya yiyecek yollama fikriyle bir süre oyalandılar. Bu fikri… Hoover önermekteydi… operasyonu yönetmek üzere tarafsız… saygın bir kişinin kullanılmasını önermekteydi./… böyle biri vardı… Nansen, ünlü Norveçli kutup kaşifi… Yüksek Konsey, Hoover’in planını onayladı… Telgraf sonunda Berlin’den çekildi./ Sovyetlerin… cevabı 15 Mayıs günü geldi. Lenin… “Nansen’e çok nazik, Wilson’a, Lloyd George’a ve Clemenceau’ya çok küstah davranın,” diye talimat vermişti. Plana gelince, “Olayı propaganda için kullanın, çünkü belli ki başka işe yaramaz.” Çalışma arkadaşları da onun öğüdüne uydular…/ 1919’da ortada tek bir umut kıvılcımı kalmıştı: Rusların kendi ikilemini kendi kendilerine çözmeleri. Baharda… Beyaz Ruslar, Bolşeviklere yönelik bir saldırıyı koordine etmeyi başardılar. Kolçak… saldırıya geçti.” “23 Mayıs 1919’da Müttefikler, Kolçak hükümetini kısmen tanımaya karar verdiler… Rusya’dan yenilgi haberleri yağmaya başladı. Haziran sonlarında Kızıl ordular Kolçak kuvvetlerinin merkezini çökertmiş, Beyazlar yüzlerce kilometre geri çekilmişlerdi./ Zaten o zamana kadar Barış Konferansı da sonuna yaklaşıyor… Rusya politikası… karmaşık kalmayı sürdürdü. Bolşeviklere karşı abluka devam ediyordu, ama Beyazlara destek yavaş yavaş azaldı… Ekim 1919’da Denikin de güneyde tam geri çekilme halindeydi. Ocak 1921’de, İngiltere’nin büyük teşvikiyle, Avrupalı Müttefikler askeri müdahaleyi sona erdirme ve ablukayı kaldırma konusunda görüş birliğine vardılar. Mart 1921’de İngiltere, Sovyet hükümetiyle bir ticaret anlaşması imzaladı… 1924’te İngiltere’yle Sovyetler Birliği tam diplomatik ilişkileri başlattı. Fransa da, istemeye istemeye, onları izledi./ Şimdi geriye bakınca… Bolşevikler konusunda… Lloyd George’la Wilson’un yanılmış oldukları görülebiliyor… Lenin öylesine korkunç ve tartışılmaz bir güç sistemi kurmuştu ki, Stalin tüm paranoya fantezilerini gerçekleştirme olanağı bulmuştu. Rus halkı ve onların dışında daha pek çok halklar, iç savaştaki Bolşevik zaferinin bedelini çok pahalıya ödediler”. (MacMillan, s. 67-86)

“Milletler Cemiyeti/ Barış Konferansı, 25 Ocak günü Milletler Cemiyeti’nin… kuruluşunu resmen onayladı.” “Milletler Cemiyeti 1946 yılında resmen ölmüş ilan edildi. Daha 1939’da bile fiilen etkisizdi.” “Paris’te… Almanya’nın kolonileri elinden alınacaktı. Milletler Cemiyeti bunların doğru dürüst yönetilmesini sağlayacaktı. Osmanlı İmparatorluğu bitmişti; Milletler Cemiyeti orada tasfiyeden sorumlu olacak, henüz kendini yönetmeye hazır olmayan halklar için mütevelli rolünü üstlenecekti.” “Cecil’e göre Wilson delinin biriydi”. “Bolşevik ihtilali , Batılı yönetici sınıfların tutumunda mucizevi değişiklikler sağlamaya katkıda bulunuyordu. Galip demokrasilerde bile işçiler tedirgindi. İhtilal yolunun neresine kadar gidebileceklerini kim nereden bilebilirdi?” “Uluslararası Çalışma Örgütü, hiç patırtı gürültü olmaksızın kurulup devreye girdi, ilk toplantısını da 1919 yılı bitmeden yaptı.” “Eski Alman kolonileriyle Osmanlı İmparatorluğu’nun manda sorunu da havadaydı. ABD’nin Amerika kıtasıyla ilgili politikasını ipotek altına alan Monroe Doktrini durumu da vardı… Wilson… özel bir çekinceyi masaya koymaya söz vermek zorunda kaldı. O çekinceye göre, Milletler Cemiyeti Anlaşması’ndaki hiçbir ifade, Monroe Doktrini’ni geçersiz kılmayacaktı.” “28 Nisan’da… konferans genel kurulu anlaşmayı kabul etti.” “Dikkatini tümüyle Milletler Cemiyeti’ne yöneltmiş olan Wilson, Barış Konferansı’nda başka pek çok şeyin kayıp geçmesine izin vermişti.” (MacMillan, s. 87-101)

“Mandalar” “Galip güçlerin hiçbiri, Almanya’nın kolonilerini geri almasını haklı bulmuyordu.” “İngilizler… Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak için de Fransa’yla aralarında gizli bir anlaşmaya varmışlardı…/ Wilson’un yeni dünya düzeninde… ilhak ve kolonileşme dışında… Manda kabul edilebilir bir çözümdü… Wilson’un kesin konuşmayışı insanı çileden çıkarıyordu… yenilgiye uğrayan imparatorluklardan kopan topraklar ne olacaktı? Örneğin Osmanlılardan kopan Ortadoğu Arapların, Rusya’dan kopan Ermenistan, Gürcistan ve diğer Kafkas cumhuriyetlerinin durumu nasıl çözümlenecekti?” “Smuts… “Rusya’nın, Avusturya’nın ve Türkiye’nin çözülmesiyle geride kalan halklar, genelde politika konusunda eğitimsiz durumda,” demekteydi.” “Wilson’un On Dört Nokta’sının beşincisi yerli halkların çıkarlarını kollamanın dikkate alınmasıyla ilgili olsa bile, hiç kimse Afrikalıların ya da Pasifik Adaları’ndakilerin fikrini sormuş değildi.” “Aylar geçerken büyük güçler perde arkasında sessiz anlaşmalar yapmayı sürdürdüler…/ İngiltere’yle Fransa, zaten savaş sırasında Afrika’daki Alman kolonilerinin paylaşılmasıyla ilgili bir ön karara varmışlardı.” “7 Mayıs’ta… C… L…G… W… ve O… mandaların son dağılımı üzerinde karara vardılar…/ Milletler Cemiyeti 1920 yılında kurulduğunda, çoktan beri kararlaştırılmış şeyleri onaylamakla yetindi… İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, Birleşmiş Milletler mandaları devraldı, büyük koloni imparatorlukları eriyip giderken, bu bölgelere birer birer bağımsızlıklarını verdi… 1994’te Palau… bağımsızlığını elde edince, son manda da ortadan kalktı.” (MacMillan, s. 102-110)

“Yugoslavya, yani “Güney Slavlar Ülkesi” dendi.” “İtalya başbakanı Orlando, “Bizi incitecek ve utandıracak bir durum sonunda, Yugoslavya, Avusturya’nın yerini alacak ve her şey eskisi kadar kötü olacak,” diyordu. İngiltere’yle Fransa önce İtalya’ya uydular, yeni kurulan devleti tanımayı reddettiler… ABD ise, Yugoslavya’yı Şubat ayında tanıdı. İngiltere ve Fransa bu işi ancak Haziran ayında yaptılar… bir nedeni, italya’nın inatçılığına gösterdikleri tepkiydi, çünkü Barış Konferansı neredeyse o yüzden çıkmaza girmek üzereydi.” “Balkanlar konusunda Paris’te pek çok kişinin aklı karışıktı… Ama pek çok kişinin bildiği bir şey vardı, o da Balkanların Avrupa için tehlikeli olduğuydu. Osmanlı İmparatorluğu çözülür, Avusturya-Macaristan’la Rusya bölgenin kontrolü için mücadele ederken on yıllar boyunca Balkanlar hep sorun çıkarmışlardı. Üstelik Büyük Savaş’ın ilk kıvılcımını da onlar ateşlemişti”. “Osmanlıların yemekleri de, adetleri de… İslamiyet de, bu bölgelerde hala vardı.” “Bölgenin kalbi Sırbistan’dı.” “Sırplar… Bulgarlar… Yunanlılar… Yüzyıllar önce belli bir toprak parçasına bir süre sahip olmuş olmak bile, bugün naftalinden çıkarılıyor, bir takım talepleri haklı göstermek için kullanılıyordu.” “Balkan ülkeleri birer birer… kendilerini Türklerin uyuşuk kucağından kurtarmışlardı… Yeni ülkeler, devlet olmanın tüm işaretlerine sahiptiler… kralları vardı ve bunların çoğu da Almanya’dan gelmeydi.” “Sırplar için her şey çok basittir. Hırvatlar için de her şey çok karmaşıktır.” “Trumbiç de fazlasıyla Hırvattı… Sırpları barbar olarak görür… “Umarım… Hırvatları… Sırplarla, Slavlarla Türklerin o Balkan kırmalarıyla mukayese etmeye kalkışmazsınız,” demişti.” “1915… Londra’da Yugoslav Ulusal Komitesi’ni kurdu… Avrupa başkentlerinde sık sık rastlanmaya başlayan, kendi kendini göreve atamış o garip komitelerden biri daha… 1915’te, gizli Londra Anlaşması’yla, İngiltere, Fransa ve Rusya, İtalya’ya Slovenya’nın büyük bir bölümüyle Dalmaçya sınırının kuzeyini vaat etmişlerdi.” “Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ı bombalayıp taş üstünde taş bırakmayan Avusturya ordularının içinde, Hırvatlar, Slovenler, Bosnalılar, hatta Sırplar bile vardı… yakın geçmişte birbirlerine bu derece düşmanca davranmış insanların birbirlerini kardeş olarak görmeleri hiç kolay değildi…/ Avusturya-Macaristan bir askeri felaketten diğerine sürüklenirken, Güney Slavlar da (çoğu istemeye istemeye) bağımsızlığa yöneldiler. Sırplar tattıkları yenilgiyle ve büyük koruyucuları Rusya’nın çökmesiyle geçici olarak sinmiş olduklarından, bir Yugoslavya devleti fikrini bir dereceye kadar daha iyi karşılamaya başlamışlardı.” “Müttefikler arasında Orta Avrupa’nın geleceğini düşünme zahmetine bile katlanan kişi sayısı bile çok azdı, nerede kaldı Balkanları düşünmek! Habsburg İmparatorluğu’nun, savaşın bitmesine birkaç hafta kala birdenbire çözülmesi, çok büyük sorunların doğmasına yol açmıştı.” “Sırplar asker köylülerdir. Hırvatların eğilimi ise pasif entellektüeldir.” “Karadağ sorununun tuhaf bir çekiciliği söz konusuydu.” “Yugoslav heyeti, Şubat 1919’da Yüksek Konsey’e hitap etme fırsatını bulduğunda, seslendirdikleri talepler de, tıpkı ülkenin oluşturuluşu gibi, pek acele derlenmişe benziyordu… ülkenin yedi sınırından altı tanesi tartışmaya açıktı. Yalnızca Yunanistan’la olan sınır, eski Osmanlı toprağı olan Makedonya’dan geçen durumuyla, olduğu gibi bırakılmıştı.” “Macaristan’ın Paris’te pek az dostu bulunuyordu.” “Tüm Balkan uluslarının gözünde, Avusturya-Macaristan’ın ortadan kalkışı, savaş öncesindeki Osmanlı yenilgileri kadar sevindirici fırsatları temsil ediyordu. Her biri istediği her şeyi elde edebilirdi. Kendisi için kendi kaderini tayin hakkı olmalıydı, ama komşuları için olmamalıydı. Daha Ekim 1918’in o karmaşık günlerinde, Avusturya-Macaristan barış isteyip ardından da ortadan kaybolduğunda bile, Balkan hükümetleri paylaşıma yönelmiş, askerlerini harekete geçirmişlerdi…/ Yunanistan, Türkiye’nin Avrupa’daki topraklarının hepsini istiyor, aynı şeyi Bulgaristan da istiyordu… Balkan devlet adamları, Wilson’a hayran olduklarını söylüyorlardı.” “Bulgaristan’la Osmanlı Türkiyesi, yanlış tarafa katılmış oldukları için bunun bedelini ödemeliydiler. Ne ödeyebilecekleri de başka bir sorundu. Osmanlı İmparatorluğu belli ki artık sıfıra inmişti…/ İngilizlerin Balkanlarda olup bitenlere ilgisi pek de fazla değildi… Güçlü ve istikrarlı devletleri tercih ediyorlardı, çünkü ancak böyle ülkeler dirilen Almanya’ya ya da Rusya’ya karşı set oluşturabilirdi… Fransa’ya gelince, o her zaman Almanya’ya karşı korunma ihtiyacının güdümündeydi.” “İtalyan politikalarını giderek kavgacı ve genişlemeci yöne çekenler de milliyetçiler oldu… Bu hikaye, İtalya’yla müttefikleri arasında daha geniş tartışmaların bir parçasını oluşturmaktaydı; o tartışmaların da bir ara Barış Konferansı’nın bütününü çökertmesine ramak kalacaktı./ Amerikalılar… kendi rollerini dürüst bir aracı olarak görüyor… Hepsini sınıflandırıp ulus kategorilerine ayırmak kolay iş değildi…/ Daha da beteri, ortada belirgin sınırlar da yoktu. Ne dil açısından vardı, ne etnik açıdan, ne de dinsel açıdan… Birbirinden bu derece korkmaya başlamış halklar, nasıl birbiriyle baş başa bırakılabilirdi?../ O dünyaya çizilen sınırlar, geride mutsuz azınlıklarla gücenik komşular bırakmıştı. Şimdi bütün bunların ortasında da yeni Yugoslavya vardı. Gerçi kendi kendini oluşturmuştu, ama onu Barış Mimarları tanımış, sınırlarını… çizmişti… eskisinden bile çok düşmanı vardı… parçalar koparmıştı. Barış Konferansı’nda da sık sık ortaya çıktığı gibi, önemli olan yalnız ülkeyle içinde oturanların kaderi değil, Avrupa barışının ileride muhtaç olacağı ittifaklar ağıydı.” “Yugoslavya tüm kazançlarının bedelini İkinci Dünya Savaşı’nda çok ağır ödedi, komşuları, Barış Konferansı’nda kazandığı yerleri, Almanya’nın hatırı sayılır yardımıyla ondan geri aldı, içerideki halk da birbirine düştü.” (MacMillan, s. 113-127)

“Romanya” “Savaşta Romanya da müttefikti… İngiltere’yle Fransa onlara da vaatlerde bulunmuşlardı. Bu vaatler de İtalya’ya verdikleri sözler kadar garipti.” “Romanya… Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı, Batı uygarlığının parçasıydı.” “Toplumları, Osmanlıların yozlaşmış yönetimi altında geçirdikleri yılların derin izleriyle doluydu… Romanya’da hemen her şey satılıktı”. “Romanya aslında oldukça yeni bir ülkeydi. Eflak ve Buğdan, Osmanlılardan sınırlı bağımsızlıklarını on dokuzuncu yüzyılın ortasında kazanmış, tam bağımsızlığa ise ancak 1880’de ulaşmıştı.” “Romenler, eğlence denildiğinde büyük bir hevesle koşarlardı.” “İtalyanlarla sessizce anlaştı. Onlar da aslında Sırpların kazançlarını sınırlamak istiyordu…/ Yüksek Konsey, Romanya’nın taleplerini aşırı buldu.” “Sonunda uzmanlar, sınırları yalnızca milliyetlere göre çizme konusunda görüş birliğine vardılar… Ulusal kimlik kavramı… her zaman sorun olagelmişti.” “Fransızlardan biri… İtalyanların sahtekarlığına aldırmadığını, ama acemiliğine dayanamadığını söyledi. Amerikalılar aradıkları adil çözümü bulmak için adanmışlıkla çaba gösterdiler, İngilizler de Amerikalılarla Fransızları uzlaştırmaya çalışıp durdular.” “Mart başında… Kraliçe Marie… Paris’e vardı”, “güçlüleri fethetmek üzere bir sefer başlatmıştı. Romanya’ya, sözde Bolşevizme karşı savaşmak üzere silah göndermesi için Foch’a yalvardı, bir dereceye kadar başarılı olduç House’a iltifatlar etti. House onu, “Batı dünyasında karşılaştığım tüm hanedan kadınları arasında en harika kişiliklerden biri,” diye tarif etti. Paris’teki İngiliz büyükelçisi onunla akşam yemeği yedi… Balfour’la konuşurken tüm şirinliğiyle, “Wilson’la acaba son alışverişlerimi mi, yoksa Milletler Cemiyeti’ni mi konuşmalıyım?” diye sordu… Lloyd George’un kraliçeyle ilgili izlenimi şöyleydi: “Çok yaramaz, ama çok akıllı bir kadın.” Clemenceau onu eğlenceli buldu…/ Kraliçenin asıl büyük başarısızlığı Wilson oldu. İlk buluşmalarında aşktan söz edince başkanı çok şaşırttı.” “18 Mart günü Romanya komisyonu, Banat büyük ödülünü paylaştırdı. Batıdaki üçte birlik bölüm Yugoslavya’ya giderken, geri kalanın çoğu Romanya’ya gitti… İki ülkenin kendilerine verilenlere (istemeyerek) razı olması ancak 1923 yılında gerçekleşebildi./… azınlıkların durumu hiç kolay değildi.” “İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’in Almanya’sıyla Macaristan, bölgeyi böldüler. Ardından bölge, işgalcilerle direnişçiler arasında bir savaş alanına dönüştü.” “Ama Romanya yine de en büyük kazancın sahibidir, o da Transilvanya’dır.” (MacMillan, s. 131-138)

“Bulgaristan, tabii ki Barış Konferansı’nda temsil edilmiyordu. Ama yine de, toprak kaybetmek bir yana, toprak kazanmasına ramak kalması gerçekten sürprizdi. Bir takım dostları olan bir ülkeydi…/ Neyin Bulgar sayıldığı pek net değildi… Bulgarlar Osmanlı yönetimine daha on dördüncü yüzyılda girmiş… 1870’lerde Bulgarlar sonunda ayaklanmışlardı. Osmanlılar onlardan binlercesini kılıçtan geçirdiğinde, Gladstone en ünlü konuşmalarından birini yapmıştı. Ne var ki 1919’a gelindiğinde Bulgarlar… haksızlığa uğramış kurban gibi değil, tersine, güvenilmez kabadayılar gibi gözüküyordu.” “1878’de Osmanlılardan koskocaman, özerk bir Bulgaristan ayrılmıştı.” “1919’daki 5 milyonluk nüfuslarıyla… Ciddi, çalışkan, hasis, suskun insanlardı ve adları inatçıya çıkmıştı… Kralları hırslı ve kurnaz bir Alman prensiydi ve Avrupa’da tilki Ferdinand diye tanınıyordu… 1915 sonbaharında Bulgaristan, Sırbistan’a saldırdı… ama 1918’e gelindiğinde… ilk teslim olan Bulgaristan’dı./… Ferdinand tahttan çekildi, Avusturya Macaristan’daki zengin malikanesine… geri döndü… Tahtı oğlu Boris devraldı… Müttefikler uzaktan uzağa yakınıp durmaktaydı. Bulgaristan komünist mi olacaktı?.. İngiliz askeri temsilcisinin 1919 yaz mevsiminde işaret ettiği gibi, “Müttefiklerin askeri yoktu, eğer bir tahrik sonucu milliyetçi ayaklanma başlarsa, durdurmak imkansız olacaktı.”/ Alexander Stamboliski’nin uçarı kişiliğine çok şey bağlıydı. Bir İngiliz gözlemci ondan söz ederken, “Karaçalılar ardında ilerleyen bir eşkıya gibi” demişti. Bulgaristan’ın en önde gelen cumhuriyetçisiydi. Her bakımdan Boris’in taban tabana zıddıydı. Güçlü, kaba, özgüvenli ve enerjikti”, “kendi köylü geçmişinden gurur duyardı”, “başbakan olmuştu… Hangi tarafa baksa düşman görüyordu…/ Şaşılacak şey ama, Bulgarlar Barış Konferansı’nın başlamasını büyük bir iyimserlik içinde bekliyorlardı.” “Wilson’a büyük hayranlık duyuyordu…/ Bulgaristan’ın güney sınırları, Osmanlı İmparatorluğu’yla bir barış anlaşması yapılana kadar kararlaştırılamazdı, o da hemen olacağa benzemiyordu.” “Yugoslavya’ya pek düşman olan İtalyanlar… Bulgar esirlerin kaçmasına da göz yumdu. Bulgar ordusunu silahsızlandırma konusunda ayak sürüdü, tersine, ellerine silah verdi.” “Bulgaristan heyeti, Paris’e Temmuz 1919’da çağrıldı, oysa onlara sunulacak taslak anlaşma hazır değildi…/ Taslak anlaşma Eylül’de nihayet ortaya konulduğunda, heyet şikayet edecek çok daha fazla şey buldu…/ Heyet değişiklikler yapılması için yalvardı… Müttefikler… kulak asmadı… 27 Kasım 1919’da… küçük bir tören yapıldı… Stamboliski solgun ve kaygılı, içeriye yalnız girdi… Gözlemciler arasında… Venizelos da vardı, “fazla memnun görünmemek için çaba harcıyordu.” Clemenceau… başkanlığı üstlenmişti. İmza töreni çabucak bitti… Sofya’da herkes karalar bağlamıştı.” “Haziran 1923’te bir darbe oldu, Stamboliski, Makedon komplocular tarafından öldürüldü.” (MacMillan, s. 139-145)

“Kış Molası” “Yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan… “konferansın büyük sürprizi”… İngilizlerle Amerikalılar arasında gelişen yakın ortaklık!” “İngiltere’yle ABD arasındaki ilişkiler böylece güzelleşirken, her iki ülkenin de Fransa’yla ilişkileri bozulmaktaydı. İngilizler, Fransızları Ortadoğu ve Asya’daki Osmanlı ve Rus toprakları açısından kendilerine rakip olarak görüyorlardı… Hunkey, “Onları her tür hileye ve entrikaya eğilimli buluyorum…” diye yazmıştı.” “Parisliler Bayan Wilson’la alay etmeye başlamış, genelde Amerika başkanına iyi davranan gazeteler bile şimdi onu eleştirmeye koyulmuştu./ Saldırılar Wilson’u çileden çıkarıyordu… gücenikliğini giderek daha çok açığa vurmaya başlamıştı: Fransızlar aptaldı, ayrıntıcıydı, deliydi, güvenilmezdi, hilebazdı, ömründe gördüğü… en zor insanlardı…/ Fransız-Amerikan ilişkileri soğurken, kış bastırmış… İnsanlar nezle oluyor, ya da daha beteri 1918 yazında başlayan kötü bir grip salgını onları yatağa seriyordu. Crillon’daki askeri doktorlar etrafa öksürük şurupları ve öğütler dağıtmaktaydı. Bir tanesi, sigara içmenin çok iyi bir önleyici tedbir olduğunu söylüyordu./ Delegeler… hala gelmeyi sürdürüyordu.” “Güzel kadınlar o yıl Paris’te harikulade vakit geçirdiler.” “Şubat ortasına gelindiğinde işin temposu gevşedi”. “Wilson’un Amerika’ya kısa bir ziyaret için gidişi sırasında… Osmanlı İmparatorluğu konusunda hiçbir şey yapılmadığı gibi, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan anlaşmaları henüz düşünülmemiş sayılırdı…/ 19 Şubatta… Clemenceau… evinden çıkarken… bir adam… birkaç el ateş etti… Kurşunlardan biri kaburgalarının arasına girdi… Saldırgan… yarı deli bir anarşitti.” “Londra’da Lloyd George, düşmanlarına karşı biraz daha başarılı olmaktaydı… “Son derece neşeli ve canlıydı…”…/ Wilson’un vatanına ziyaretinde başarı çok daha azdı… en büyük rakibi… Lodge… kendisinden nefret ediyordu. Bu yalnız farklı görüşte oldukları için değil, Wilson’un bir alçak ve bir korkak olduğunu düşündüğü içindi.” “4 Mart’ta, Wilson yeniden Avrupa’ya dönmeye hazırlanırken, Lodge, Milletler Cemiyeti Anlaşması’nı reddeden bir metinle ortaya çıktı. Almanya’yla imzalanacak anlaşma tamamlanana kadar Milletler Cemiyeti konusunun Barış Konferansı’nda ele alınmamasını istedi.” (MacMillan, s. 146-156)

Almanya Meselesi” “Ceza ve Önleme” “Wilson’un dönüşü, Almanya Anlaşması konusunda çok yoğun bir çalışma dönemini başlattı ve bu dönem ancak Mayıs başında, maddeler üzerinde nihayet görüş birliğine varıldığı zaman sona erdi… 1918 Kasım’ında galipler çok büyük bir avantaja sahipti.” “Almanya ancak ordusu savaş alanında tam bir yenilgiye uğradıktan sonra mütareke istemiş… 8 Ağustos 1918, Alman ordusu için “kara gün” olmuştu, çünkü Müttefik kuvvetleri Alman hatlarını o gün yarmışlardı… Almanya’nın kendi müttefikleri de birer birer düşmekteydi.” “Smuts… “cephe hatlarında Bolşevik anarşinin karanlık hayaleti dolaşıyor,” şeklindeki karamsar uyarısını getirmekteydi.” “Wilson’la Lloyd George… Almanya’nın anarşiye ve Bolşevizme daha hızla kayacağından kaygılanmaktaydı.” “Almanya’nın ve Almanların cezalandırılması gerektiğini de bilmeyen yoktu.” “Brest-Litovsk’da da Rusya’nın yeni Bolşevik hükümeti… Baltık’tan… Kafkas dağlarına kadar uzanan koskoca Rus topraklarında kontrolü… Almanya’ya vermişti.” “1919 yılı… Sınırları çizecek olan, güç politikası olmayacak, kendi kaderini tayin olacaktı.” “Wilhelm… Klinik açıdan deli olması da mümkündü.” “İtalyanlar ılımlıydı… Sonnino… İkide bir itirazlar getiriyordu.” “Komisyonun Amerikalı üyeleri… Almanların insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmasına razı olmadılar… Wilson sonunda, Wilhelm’in ‘uluslararası ahlakı ve anlaşmaların kutsiyetini’ ihlal etmekle suçlanmasına razı oldu. Hollanda hükümetini, onu iade etmeye davet etti…/ 1919 ilkbaharında kamuoyunun kovalamaca iştahı tavsamaya başlamıştı. Hollanda Kayzer’i vermeyi reddedince… Müttefikler geri bastı. 25 Haziran’da, Almanlar anlaşmayı imzalamadan hemen önce, Dörtler Konseyi konuyu son bir kere konuştu. Ruhsal durum, intikamcı olmaktan çok, neşeliydi…/ Kayzer 1941 yılına kadar yaşadı, anılarını yazdı… Sonunda Müttefikler, diğer Almanların kendileri tarafından yargılanması fikrinden vazgeçtiler.” (MacMillan, s. 157-166)

“Almanya’yı Bastırmak” “Almanya’nın ne kadar bir ordusu olması gerektiğine dair anlaşabilmek zordu.” “Clemenceau aslında, en önemli konu olan güvenlik ihtiyacı karşılandığında, Fransa’nın taleplerinden pek çok ödün vermeye hazırdı.” “Fransa’nın dışişleri bakanı, “Avrupa’da kalıcı barışı garantiye almak için, Bismarck’ın yaptığını silmek, yarattığı o vicdansız… savaş makinesini yok etmek gerekir,” diyordu.” “Almanya’nın elinde, ordudan çok polis kuvvetine benzer bir güç kaldığını Müttefikler bile kabul etmekteydi.” “İngilizlerle Amerikalılar arasında gelişen ve gözlemcileri o kadar etkileyen işbirliği ruhu, sonradan “Paris deniz savaşı” diye anılacak olan anlaşmazlık yüzünden sarsılmıştı. Almanya’nın ödeyeceği tazminat konusuna sıra geldiğinde, daha da sarsılacaktı.” (MacMillan, s. 167-180)

“Faturanın Ödenmesi” “Tazminat Almanya’yla Müttefikler arasındaki ilişkileri zehirlemekteydi. Müttefiklerin kendi aralarındaki ilişkileri bozmayı da, 1920’lerin ve 1930’ların büyük bölümü boyunca sürdürecekti…/ Son anlaşmayı birlikte hazırlayan Fransa, İngiltere ve Amerika’nın farklı ihtiyaçları, farklı görüşleri vardı. Amerika yüksek ahlak çizgisini seçmişti.” “Tarihçiler bugün… fazla olmadığı sonucunda birleşmektedirler, ama tazminat konusu… o anlaşmayı, intikamcı, kısır görüşlü ve zehirli bir doküman olarak damgalamıştır… Daha sonraki felaket dolu olayların sorumluluğu, bu iddialara göre, 1919’daki Barış Mimarlarıyla başlamıştır ve intikamcı, açgözlü Clemenceau’nun, korkak ve kararsız Lloyd George’un ve… Keynes’e göre kendisini ayak oyununa getirmelerine izin veren hassas, kırgın Wilson’un omuzlarına yüklenmiştir./ Keynes… Son derece akıllı, ama oldukça çirkin bir genç olarak… hazine başdanışmanı olarak gitmişti…/ Wilson, Avrupalıların iğrenç blöfünün kurbanı oldu, diyordu… Lloyd George, sirenlerin başıydı.” “Lloyd George’un tazminat konusunu yönetiş biçimi, aslında göründüğünden daha başarılıydı. Wilson’u ikna edip ödenecek aylıkları dahil ettirmekle, İngiltere’nin payını arttırmıştı… Son olarak, Fransızları açgözlü rolüne yerleştirmeyi de başarmıştı.” “Tıpkı Lloyd George gibi Clemenceau da kamuoyu için kaygılanmak durumundaydı… Fransa 1815’te, Napolyon yenildiğinde bedeli ödemiş, sonra 1871’de tekrar ödemişti. Parsayı toplayan her iki olayda da Almanya olmuştu. Şimdi de onun ödeme sırası gelmişti./… Alman kuvvetleri 1918’de geri çekilirken bile… Fransa’nın en önemli kömür madenlerini havaya uçurmuşlardı.” “Fransızlar, İngilizlerin… daha çok para harcamış olduğunu da fark ettiler. Savaş maliyetleri dahil edilirse, Almanların sonunda vereceği paranın içindeki İngiliz payı yükselmiş olacaktı… Son mutabakata ancak 1920 yılında varılabildi, paranın %28’inin İngiltere’ye, %52’sinin de Fransa’ya gitmesi kararlaştırıldı.” “Sonunda, esas olarak İngilizlerin direnmesi yüzünden, anlaşmaya girecek bir rakam üzerinde anlaşmak mümkün olmadı… Komisyon 1921 yılında nihai toplamı 132 milyar altın mark (yaklaşık… 34 milyar dolar) olarak saptadığında, Almanya’yla ilgili duygular, özellikle İngiltere’de, adamakıllı tavsamaya başlamıştı.” (MacMillan, s. 181-194)

“Almanya Şartlarında Kilit” “21 Mart’ta gelen haber, komünistlerin Macaristan’da iktidarı ele geçirdiği yolundaydı.” “Müttefikler intikamcı olmamalıydı, yoksa Avrupa’nın ortasını korkunç Bolşevizm tehlikesine açık hale getirirlerdi… Almanya’nın rehabilite edilmesi gerekirdi.” “İngilizler kendilerini kıtadan ve kıtanın sorunlarından ayırmakta kararlıydı. Orada bir güç dengesi olması İngiltere’nin her zaman işine yaramıştı… tehdit Almanya olmuştu, ama şimdi onu ezip de meydanı Fransa’nın üstünlüğüne bırakmak akılsızlık olurdu… İngiliz sanayilerinin pazarlara ihtiyacı vardı. Orada 70 milyon Alman yaşıyordu.” “Clemenceau, Almanya’yla ilgili tutumunu daha katılaştırıyormuş gibi görünüyordu. “İngiltere’yle Amerika’yı deniz koruyor,” diyordu.” “Rusya’da Bolşevikler iç savaşı kazanıyor gibiydi…/ 28 Mart’ta Clemenceau, Fransa’nın Saar’ı istediği yolundaki talebi tekrar ortaya getirince adeta bir patlama oldu. Wilson… On Dört Nokta’ya aykırı olduğunu söyledi…/ Lloyd George’la Orlando durumu kaygıyla izlemiş… yatıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı… Wilson… Clemenceau’yu yaşlı köpeklere benzetti. “Önce döne döne kendi kuyruğunu kovalıyor, ancak ondan sonra üstüne oturuyor.”/ İki gün sonra kar yağdı…/ Wilson… adil bir barış yaratma yolunda kendini yapayalnız hissediyorduç Orlando, İtalya’nın Adriyatik’teki talepleri yüzünden sorun çıkarıyordu. Lloyd George çok fazla politikacıydı.” “Clemenceau… “Wilson aşçılar gibi davranıyor,” dedi. “Bavulunu koridorda hazır bekletiyor, her gün gitme tehdidi savuruyor.”… Ama… kaygılıydılar.” “Krizin sonuna kadar neşesini sürdürmeyi başaran bir tek Lloyd George vardı.” “Saar konusu 13 Nisan’da kararlaştırıldı… on beş yıl sonra plebisit yapılması koşulu kabul edildi. O tarihte bölge sakinleri… seçebilecekti. 1935’te Hitler’in yeni Reich’ının cazibesi, oyların %90’ının Almanya’ya katılma yönünde çıkmasını sağladı.” “15 Nisan’da Clemenceau… House ona, Wilson’un geçici işgali kabul ettiği haberini getirdiği anda, bambaşka bir adam olup çıktı… kendi özel sekreterine de, Fransız basınındaki Wilson’a yönelik saldırıların hemen durdurulmasını söyledi. Ertesi gün, normalde düşmanca davranan gazeteler bile başkana övgüler yağdırmaya başlamıştı./ Lloyd George… 22 Nisan günü, Ren bölgesiyle ilgili maddeleri istemeye istemeye… kabul etti./ 25 Nisan’da Clemenceau onları kendi kabine toplantısına götürdü… Kabine 4 Mayıs günü barış şartlarının tümünü birden oybirliğiyle kabul etti…/ Clemenceau sonuna kadar, Fransa adına yapabileceği en iyi anlaşmayı yapmış olduğuna inandı… 1930’larda da morali bozulmuş bir Fransa’yı Almanya’daki Nazi tehlikesine karşı coşturacak bir Clemenceau yoktu.” (MacMillan, s. 195-204)

Doğu’yla Batı’nın Arasında” “Polonya’nın yeniden doğuşu, Paris Barış Konferansı’nın en büyük öykülerinden biriydi. Ayrıca sonu gelmez zorluklara yol açmıştı… Bolşevizme karşı barikat olarak büyük bir Polonya mı olmalıydı?” “Ama üç yıl içinde Pitsudski bir ülke kurmayı başaracaktı./… 1795’ten bu yana Polonya ancak vatanseverlerinin… eserlerinde var olmuştu./… 56 milyonluk Polonyalı nüfusu…” “Pitsudski… İlk olarak 1887’de tutuklanmıştı. Nedeni, Lenin’in ağabeyi tarafından çara karşı düzenlenen bir suikast girişimine karışmasıydı.” “Savaş başladığında Polonyalılar arada kalmışlardı. Kimi… Almanya kuvvetlerinde çarpışırken, kimi de Rus ordusundaydı… Rusya, Polonyalıların umutları açısından en büyük engeldi.” “Pitsudski’nin büyük rakibi Roman Dmowski’ydi.” “1919’da ülkenin tüm sınırları sorunluydu… 1918’le 1920 arasında Pitsudski altı ayrı savaşta çarpışacaktı.” “Dünyanın en ünlü Polonyalısı, Ignace Paderewski, iki lideri bir araya getirmeyi üstlendi.” “Müttefiklerin kaygıları çoktu ama tutarlı bir politikaları yoktu… Wilson, Rusya’nın sınırlarını tek taraflı olarak değiştirmek istemiyordu. İngilizlerle Fransızların, en azından 1919 yaz mevsimine kadar süren umudu, Amiral Kolçak’ın Bolşevikleri yenmesi yolundaydı. Kolçak, Rus İmparatorluğu’nun herhangi bir parçasına bağımsızlık verilmesine kuvvetle karşıydı.” “Finlandiya… Rusya’dan kırılgan bir bağımsızlık kazanabilen tek ülkeydi. Barış Konferansı, Finlandiya’yı 1919 ilkbaharında tanıdı.” “1918’in Noel günü, Letonya’nın geçici cumhurbaşkanı… Almalardan yardım istedi. Elindeki çok zayıf kuvvetleri Bolşevikler ezip geçmek üzereydi. Yardım talebi, yeni türde bir Alman Şövalyesi yarattı. Bunlar Freikops’tu, Almanya’da oluşmaya başlayan özel orduların bir grubuydu. Üyeleri Bolşevizmi durdurmak üzere biraraya gelmiş gönüllülerdi…/ Şubat 1919’a gelindiğinde Freikorps kuvvetleri Baltık kent ve kasabalarına doluşmaktaydı… Sözde kurtarmaya geldikleri bölge halkına karşı nefret dolu bir davranış içindeydiler…/ Şimdi de zorluk, Freikorpsların geri çekilmesini sağlamaktı… 1919 sonunda Freikorpslar artık Almanya’ya dönmüştü… Müttefikler sonunda Estonya’yla Letonya’nın bağımsızlığını Ocak 1921’de tanıdı./ Baltık devletlerinin en güneyde olanı Litvanya’ydı. Onun doğumu daha bile sorunlu olmuştu…/ Litvanya’nın ulusal rüyası da, 1919 yılının tüm ulusal rüyaları gibi aşırıydı.” “Konu Ukrayna’ya geldiğinde, oranın bağımsızlığını Müttefiklerin hiçbiri desteklemiyordu.” “Polonya’nın… mücadelesi Rus Bolşeviklerine karşıydı… Bolşevikler de ihtilallerini Avrupa’nın sınai bölge olan orta kesimlerine yayma peşindeydiler… Troçki… şöyle diyordu: “Ulusal kendi kaderini tayin hakkını kabul etmekle birlikte, halk kitlelerine bunun tarihsel önemindeki sınırlılığı izah etmeye çalışıyoruz ve onu hiçbir zaman proleter ihtilalinin çıkarlarından daha öne almıyoruz.” Bu da eski model Rus emperyalizminin yeni kılığa girmiş haliydi./… Ağustos’ta Sovyet askerleri, Varşova banliyösünün hemen dışındaydı… Polonyalılar… yalvarıyordu. Hiçbiri gelmedi…/ Varşova savaşı, Polonya tarihinin en büyük zaferlerinden biridir… aralarında kavga eden subaylarla dolu bir ordu, ortak düşmanı karşısında görünce toparlanmayı bilmişti… 1920 Eylül’ünün sonunda Lenin barış istedi.” “Polonya zor doğmuş, ama sağ kalmayı bilmişti… 1939’un yaz mevsiminde Polonya haritadan yine kayboldu. İkinci Dünya Savaşı sonunda yeniden ortaya çıktığında… küçülmüştü.” (MacMillan, s. 205-228)

“Çekler ve Slovaklar” “Polonyalılar, kendilerini destekleyenlerin bile bezip içlerini çekmelerine yol açarken, Çeklerin genelde her yaptıkları onaylanmaktaydı… Polonyalılar atak ve cesur, ama çok mantıksız insanlarken, Romenler çekici ve akıllı olmalarına karşın, çok entrikacı, Yugoslavlar da… oldukça Balkan’dı. Ama Çekler insanın içini ferahlatacak kadar Batılıydı.” “Paris’te hemen hemen herkes Çeklere ve liderlerine hayranlık duyuyor, onları seviyordu.” “Beneş 5 Şubat günü, yani Venizelos’un Yunan taleplerini sunmasından bir gün sonra, Faysal’ın Arap bağımsızlığı konusunda konuşmasından da bir gün önce, Yüksek Konsey’e taleplerini sundu.” “1917’deki ilk Rus ihtilalinde… Masaryk… Çek savaş esirlerini, Ruslarla yanyana çarpışacak bir ordu haline getirmeye uğraştı… Lenin’in barış peşine düşmesi, bu ihtimali olanaksız kıldı. Beri yandan Bolşevikler, 50.000 kişilik bir ordu haline gelen Çek Lejyonu’nu batı cephesine yollama fikrinden pek hoşlandılar… Geçebilecekleri tek yol, dolambaçlı yoldu… Vladivostok limanına ulaşılacak oradan gemiyle Fransa’ya gelinecekti. Masaryk, Bolşevik liderlerin güvencesini alarak Mart 1918’de yola çıktı. Askerlerinin hemen arkadan izlenmekte olduklarından emindi… Macarlarla karşılaştı. Çatışmalar yayıldı, Çekler kendilerini Bolşeviklerle savaşır durumda buldular… O sırada Avrupa’daki savaş da yavaş yavaş tavsıyor, bu durumda Çekler şimdi bulundukları yerde daha yararlı görülüyorlardı…/ Masaryk ABD’de… dolaştı… Orta Avrupa Demokratlar Birliği, Philadelphia’da dört günlük ilk toplantısını yaparken, katılanlar arasında… Ermeniler ve Sionistler de vardı.” “Masaryk… Wilson’a takdim edildi. Buluşma pek iyi geçmedi. İki eski profesör, birbirine ders vermeye kalkıştı.” “28 Ekim’de, Prag’daki Çek politikacıları, iktidarı morali bozulan Avusturya yönetiminden, yumuşak ama kesin bir hareketle devraldı.” “Yeni doğan demokratik Çekoslovakya çok zayıf temeller üzerine kurulmuştu. Avusturyalı sosyalistlerin liderine göre Müttefikler, “hepsi birbirinden nefret eden birçok milleti” biraraya getirip bir devlet yaratmış…” “1 Ocak 1993’te Slovakya’yla Çek Cumhuriyeti boşandıklarını ilan ettiğinde, 1919’da yapılandırılan devletin sonu da gelmiş oldu.” (MacMillan, s. 229-242)

“Avusturya” “Barış mimarları… Avusturya-Macaristan’ı görmezden gelme eğilimine girmişlerdi.” “Avusturya’nın da Rusya’nın, Macaristan’ın yoluna sapmasını istemiyorlardı. Mart sonunda Müttefikler… yiyecek ve giyecek yolladılar.” “Tazminata gelince… eski imparatorluğun borcunun büyük kısmı Avusturya’yla Macaristan’ın üstüne kalıyor, ayrıca da tazminat ödemek zorunda bırakılıyorlardı.” “Avusturya, savaşta yenik tarafta olduğu halde Barış Konferansında toprak kazanan tek ülke oldu ve… Eylül 1919’da imzaladı.” “Mart 1938’de Hitler… severek karşıladılar… 1945’te… varlığını yendien kazandı”. (MacMillan, s. 243-253)

“Macaristan’dan gelen sesler alarm çanlarıydı; özellikle de Bela Kun adlı, kimsenin tanımadığı komünistin Budapeşte’de iktidarı ele geçirdiği öğrenilince!” “Başka herkes gibi Macarlar da gözlerini Amerikalılara çevirmişlerdi.” “Fransızlar resmen düşmanca bir tutumu seçmişlerdi.” “Bela Kun… Züppe yaratılışlı… bir insandı… 1914’te askere yazıldı… esir düştü… 1917 Rus İhtilali… büyük değişikliklere yol açtı… 1918’de serbest kalmış… Lenin’le…tanışmış…” “Avusturya-Macaristan varisleri, miras kavgasında birbirlerinden daha da uzaklaşıyor… işbirliği hemen hiç olamıyordu. Tuna bölgesinde iki savaş arası dönemde bu durum hiç değişmedi.” “Kun’un rejimi muhaliflerin işlerini kolaylaştırmaktaydı… Lloyd George, “Bunların hepsi küçük eşkıya; tek amaçları toprak çalmak,” diye yakınmaktaydı.” “İtalyanlar, Macaristan’ın öbür düşmanı olan Yugoslavya’ya duydukları düşmanlık dürtüsüyle, Bela Kun’a silah ve cephane sattılar. Bir İngiliz gözlemciye göre, onlara Müttefiklerin planları konusunda bilgi bile verdiler.” “Bela Kun’a karşı bir Müttefik müdahalesinden söz ettiler. Henry Wilson kaygılı bir sesle, “Askeri nereden bulacağız?” diye sordu. Lloyd George, Bolşevizmin zaten kendi kendine öleceğine inanıyordu.” “Asıl suçluyu cezalandırmakla fazla meşgul oldukları için küçük suç ortaklarına aldırış etmediler.” “12 Haziran’da Dörtler Konseyi Macaristan’a, Çekoslovakya’ya ve Romanya’ya telgraflar çekip… her birinin kendi bölgesine çekilmesini emretmekte karar kıldı. Artık toprak kapışmacasına son verilmeliydi.” “Romenler doğuya çekilmeyi reddettiler… Kun… Sovyetler Birliğine kaçtı… 1939 sonbaharında idam edildi./ 3 Ağustos 1919’da Romen birlikleri Budapeşte’ye girdi… bir Amerikan askeri temsilcisi günlüğüne şöyle yazmıştı: “Eğer üç büyük gücün askeri olsaydı… her şey başka türlü olurdu, ama peşpeşe savrulan ültimatomlar, sefil küçük Romanya’yı bile etkilemeyince, Yüksek Konsey’in prestiji pırıltısını kaybetmeye başladı.” Barış Konferansı artık sonuna yaklaşıyordu. Wilson ABD’ye geri dönmüş, Milletler Cemiyeti’ni Kongre’den geçirmek için başarısız çabalar gösteriyor…/ Artık Macaristan’ın büyük bölümünü işgal etmiş durumda olan Romenler… geriye ne kaldıysa yağmalıyorlardı…/ Kasım ayı geldiğinde büyük güçler açısından… bıçak kemiğe dayanmıştı. Romanya, Çekoslovakya ve Yugoslavya’ya, barış koşullarına göre Macarsitan olarak belirlenmiş topraklardan askerlerini derhal çekmeleri emredildi. Romanya bu emre istemeyerek ve çok geciktirerek uydu… 1 Aralık günü Macaristan, temsilcilerini Paris’e yollamaya davet edildi.” “Kun kaçtığında ülkenin sınırları zaten büyük ölçüde saptanmıştı ve Müttefikler tüm komşularla anlaşmalarını da imzalamışlardı./ Macarlar, Fransızlar tarafından soğuk ama nazik biçimde karşılandı… Barış koşulları onlara… kısa bir törenle verildi.” “İtalya… eski düşmanlıklardan vazgeçti.” “4 Haziran 1920’de… Macar temsilciler anlaşmayı imzaladı.” “Hitler’in desteğiyle Macaristan… aldı… 1945’te zaferi kazanan Müttefikler yeniden… sınırlarını geri getirdiler ve o sınırlar öylece kaldı, Paris Barış Konferansı’nın bozulmayan kararlarından biri oldu. Şimdilik.” (MacMillan, s. 254-266)

“Sıkıntılı Bir İlkbahar” “Dörtler Konseyi” “İlkbahar Paris’e 1919’da geç geldi… 1 Mayıs günü her yer kapandı, sol kanat binlerce kişiyi yıllık sosyalist gösteriler için yollara döktü…/ Barış Kpnferansı’nda… ve Osmanlı İmparatorluğu’yla anlaşmalar yapmak üzere de adımlar atılmış bulunuyordu…/ Konferansın merkezinde yeni Dörtler Konseyi, yani Clemenceau, Lloyd George, Orlando ve Wilson vardı. Konsey yeni dönem toplantılarına Mart’ın son haftasında başlamıştı… ana fikir… maiyetleri… olmadan toplanmak… Bazı müstehzi kişiler, konseyin İtalyan dışişleri bakanı Sonnino’dan kurtulmak için de iyi bir bahane olduğunu söylüyorlardı.” “Barış Konferansı’nın dikkatli İngiliz sekreteri Hankey, Dörtler Konseyi’nin kayıtlarının olmayışı konusunda kaygılıydı… hatırlayamıyor… bilemiyorlardı. Nisan ortasında Hankey yine içeri çağrılmış, not tutmaya başlamıştı.” “Dörtler gerçi kapışmış, bağrışmış, birbirlerine küfür de etmiştir… Birbirlerini anlıyorlardı.” “Dörtler arasında en iyi gözükeni Lloyd George’du.” “Müttefiklerin Belçika’daki Almanların davranışıyla ilgili kopardığı gürültünün… hepsi abartı değildi. Almanya gerçekten ülkeyi gaddarca ve ustalıkla soyup dımdızlak bırakmıştı. Makineler… kaybolmuştu. Belçika 1914’ten önce zengin bir ülkeydi. 1919’a ise işgücünün %80’i işsizdi… Müttefiklerin yardım çabaları olmasa, Belçikalıların tümü daha barışın ilk kış mevsiminde açlıktan ölüp giderdi.” (MacMillan, s. 267-274)

“Japonya ve Irksal Eşitlik” “Japonya konusunda öyle çok acayiplik var ki! Ülkenin dünyadaki mevkii bile acayipti. Büyük güçlerden miydi, değil miydi?” “Japonya da biraz İtalya gibiydi. Paris’te bazı amaçları vardı, ama başka konulara pek ilgi duymuyordu.” “Ülkenin sanayi ekonomisi 1919’da, Fransa’yla yarışır düzeye yaklaşmaktaydı.” “Japonların bir efsanesi vardı; adalarının dev bir kaplumbağanın sırtında, dengede durduğunu anlatırdı. Kaplumbağa kıpırdadıkça depremler olurdu.” “Gayri safi milli gelir… 1885 ile 1920 arasında üç katına çıkmış, bu ara madencilikle imalat sanayisi altı kat artmıştı…/ 1914’ten önceki yıllarda, güç gerçekten ödül getiriyor gibi görünüyordu. Japonya bir dizi askeri zafer kazanmıştı. Birincisi Çin’e karşı 1895’te kazandığı zaferdi… 1904’te… Rus ordularını… yendi… 1910’da, Kore’yi resmen ilhak etti.” “1917’de Akdeniz’e destek olarak yollanan bir küçük filo, İngilizlerine tatmin etmeye pek yetmemişti.” “Sonunda mandalar Mayıs 1919’da bölüşüldüğünde, Japonya istediği tüm adaları alacaktı.” “Japon heyeti… ırksal eşitlik maddesi konusunda çalışmaya başladı”, “en büyük itirazlar İngiltere heyetinden… yükselmekteydi.” “Japon delegeleri yine de önerinin oya konmasını isteyip direndiler. Salondaki çoğunluk öneriye kabul oyu verince, Wilson, herhalde üniversite rektörüyken öğrendiği elçabukluğuyla, öneriye güçlü itirazlar olduğunu, bu nedenle kabul edilemeyeceğini açıkladı. Japonlar bu kuşkulu karara itiraz etmemeyi seçtiler, böylelikle ırksal eşitlik maddesi, Milletler Cemiyeti Anlaşması’na giremedi./ Japon basını, kendilerine ‘uygar dünya’ diyenleri acı acı eleştirdi.” (MacMillan, s. 301-316)

“Çin’in Bağrına Doğrulan Hançer” “Çin basını… Wilson’un On Dört Nokta’sıyla ilgili coşkulu yazılarla çınlamaktaydı.” “Batı cephesi siperlerinin kazılması ve bakımı, çok zahmetli işti. 1918’de 100.000 kadar Çinli işçi Fransa’ya gönderilmiş, böylelikle değerli Müttefik askerleri Almanlara saldırmak üzere serbest kalmıştı.” “Çin o sıra parçalanma yolundaydı”, “saldırgan Batının toplarıyla, buharlı gemileriyle boy ölçüşemezdi.” “Amerikalılar… idealist konuşuyor… Çin’i herkesin eşit biçimde sömürmesine zemin hazırlayacakmış gibi görünüyorlardı.” “Çin giderek Japonya’yı en büyük düşman olarak görmekte de kararlı hale geliyordu.” “1916’ya gelindiğinde Çin bir iç kaosa… sürükleniyordu ve bu durum 1920’lerin sonuna kadar da bitmedi.” “1914… Japonlar saldırdığında… Şantung’daki Alman imtiyazları… Japon kontrolüne girdi.” “Japonya’nın Çin’deki politikası, inanılmayacak kadar hilekar ve komplocu bir politika gibi görünmesine rağmen, aslında genellikle karmaşık ve tutarsız bir politikadan başka bir şey değildi.” “Japonya… 25 Mayıs 1915’te Çin hükümetini, Japonya’ya Şantung’da istediklerini veren bir anlaşmayı imzalamaya zorladı. Çinli milliyetçiler o günü Ulusal Ayıp Günü ilan ettiler…/ Diğer uluslar kaygıyla izliyorlardı, ama pek bir şey yapmadılar. İngiltere, Japonya’nın denizlerdeki yardımına fena halde ihtiyaç duyuyordu…/ Japonya’nın Çin’deki faaliyetlerine açıkça karşı çıkan bir tek güç vardı, o da Amerika’ydı… Amerikalı iş adamları, Japonya’nın rekabetinin kendilerini Çin pazarından dışarı atmakta olduğundan yakınıyorlardı.” “1917’deki Rus İhtilali, Japonların Çin’de kalma kararlılığını daha da arttırdı.” “1918’de… Japonya… gizli notalarla Şantung konusundaki 1915 anlaşmalarını yeniden yerine oturttu.” “Barış Konferansı başlarken, Wilson… Japonya’nın yaptığı türden gizli anlaşmalara karşıydı… Çin’e yardım etmek istediğinden söz ediyor… yardıma hazır olduğunu ileri sürüyordu”, “1918’de inisiyatifi aldı, Çin hükümetine kredi verilmesi için çok uluslu bir konsorsiyumu yeniden diriltti.” “Çinliler de akıllılık ediyor, Amerikalılardan öğüt ve öneri istiyor, alınca da öğütleri tutuyordu.” “Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı ve toprak bütünlüğü ilkeleri, Şantung’un gerisingeri Çin’e verilmesini gerekli kılıyordu.” “Barış mimarları yüzlerce kararı sirk cambazları gibi dengelemeye çalışır, birinde verdiği ödünü öbüründe inat ederek telafi ederken, amaç aslında tüm müttefiklerin imzalayabileceği bir Almanya Anlaşması’nı gerçekleştirmekti. Çinliler… bu hesapların içinde pek küçük ve önemsiz bir bölüm oluşturuyordu.” “Japonya’nın tezlerine en çok yardımcı olan şey de, ırksal eşitlik maddesi üzerinde ısrarcı olmaktan vazgeçmiş görünmeleriydi.” “22 Mayıs sabahı… Wilson Japonya’dan, Asya’nın ve hatta dünyanın uzun vadeli çıkarlarını da düşünmesini istedi. Uluslar bundan böyle kendilerini daha az, birbirlerini daha çok düşünmek durumundaydılar. Milletler Cemiyeti’nin anlamı da buydu aslında.” “Lloyd George, İngilizlerin Japon taleplerini desteklemeye söz vermiş olduğunu anlattı…/ Wilson… Çinlileri çok haklı buluyordu, ama onların da anlamaları gereken nokta, anlaşmaların kutsal olduğuydu ve buna kendilerinin Japonya’yla imzaladığı anlaşmalar da dahildi.” “Barış Konferansı’nın en gerilimli günleri… Wilson kaygılar içinde, kendi On Dört Nokta’sını yeniden okuyor, oradan bir ışık bulmaya çalışıyordu. Kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çok açıktı: İtalya, Fiume’yi, Japonya da Şantung’u almamalıydı.” “25 Nisan’da Dörtler Konseyi (İtalya kaçınca üçe inmişlerdi), Balfour’u, Japonlarla konuşup bir uzlaşma zemini aramaya yolladı.” “Japonya ırksal eşitlik maddesinin anlaşmaya konmaması nedeniyle güçlü bir itirazda bulunursa, büyük güçler için durum çok utandırıcı olurdu. Hele Japonya, Milletler Cemiyeti Anlaşması’na hayır oyu kullanacağını açıklarsa, daha da beter olurdu. Wilson’un isteksiz onayıyla, Dörtler Konseyi Balfour’a, Şantung pazarlığını kabul ettiklerini Japonlara yazması için talimat verdi./ Wilson’un basın sekreteri Baker, başkanı uyardı, dünya kamuoyunun Şantung konusunda Çin’i desteklediğini hatırlattı. “Onu ben de biliyorum,” diye karşılık verdi Wilson. “Ama italya gitti, Japonya da giderse, o zaman Milletler Cemiyeti ne olacak?”../ Çinliler mahvolmuştu.” “Çin heyeti kararın tüm ayrıntılarını 30 Nisan’da öğrendi.” “Çin dokuz yıllık bir bölünmüşlüğe ve iç savaşa sürüklendi.” “1919’da Çin’in karşısına bir alternatif çıktı… Rusya’daki yeni düzen!.. Batı konusunda uğradıkları hayal kırıklığı… komünizmi Çin sorunlarına bir alternatif gibi gösterdi. Eğer bir de ek teşvik gerekiyorsa, o da geldi. Yeni Bolşevik dışişleri bakanı 1919’un yaz mevsiminde, çarların döneminde Çin’den fethedilmiş tüm toprakları ve koparılmış tüm imtiyazları geri vermeyi önermek gibi eşi görülmemiş bir jest yaptı. (Yeni Bolşevik hükümeti aslında bu sözünü hiçbir zaman tutmadı, ama o günlerde Çinliler, kimsenin göstermediği bu cömertlikten çok etkilendiler.)/ Paris Konferansı’ndan bir yıl sonra, Çinli radikaller… Çin Komünist Partisi’ni kurdular.” “Çin, 1919 Haziran’ında Versay Anlaşması’nı imzalamadı… 1919 Eylül’ünde Almanya’yla kendi barışını imzaladı./ Japonya kararlı bir baskı uygulayarak Şantung’u aldı.” “Japonya’nın bir “Sarı Prusya” olduğu kavramı Batı’da giderek kök salmaya başlamıştı.” “1922’de Japonya… Çin’in egemenliğini ve yoprak bütünlüğünü garanti ettiğini onayladı. Bu garanti 1937 yılında, Japonya’nın Çin topraklarını… işgal etmesiyle son buldu.” “Amerikan heyetinin bazı genç üyeleri, Amerika’nın Şantung konusundaki tutumu nedeniyle istifa ettiler.” (MacMillan, s. 317-337)

“Ortadoğu’nun Fitili Ateşleniyor” “Aralık 1918’de, Paris’e gidecek Yunan heyeti…Roma’ya uğradı. Venizelos orada Arnavutluk ve Türkiye toprakları üzerindeki İtalyan-Yunan rekabetini… görüştü. Bir anlaşmaya varılamadı.” “Venizelos… İngilizleri kazandı, Fransızları etkiledi, Amerikalılara güven verdi. İtalyanları da hemen hemen nötralize etti… Venizelos, Yunanistan’ın en büyük kozuydu, uzun vadeli bakıldığında da en büyük riskiydi. O olmasa, Yunanistan konferans masasında kazandıklarını asla kazanamazdı; ama Anadolu’dan koskoca bir lokmayı yutmaya da asla kalkışmazdı.” “Alman imparatorunun kızkardeşiyle evli… gerçekçi bir insan olan Kral Konstantin, Yunanistan’ın tarafsız kalması gerektiğine inanıyordu… Küçük ama onurlu bir Yunanistan’ı tercih ediyordu… 1917’de… Yunanistan’dan ayrılmak zorunda kaldı.” “Venizelos sadık bir müttefikti, Batı’ya ve Batı değerlerine tümüyle bağlıydı. Alman militarizmine de karşıydı…/ Barış Konferansı’nın yıldızlarından biri olmuştu. Wilson, seyrek sergilediği bir hevesle, “Ömrümde gördüğüm en büyük adam,” demişti…/ 3 Şubat 1919’da Venizelos… albümleriyle geldi… öyle ikna ediciydi ki!.. Yunanistan, Arnavutluk’un güneyine sahip olmalıydı… Trakya’yı… birkaç adayı ve Anadolu’dan… İzmir’e inen kesimi almalıydı. Yunanistan’ın İstanbul’u istemediğine özellikle dikkat çekti. İtalyanlara komplimanlar yaptı… Konuşması bir ustalık örneğiydi… Ama aynı zamanda da tehlikeliydi… Yunanistan’la Türkiye arasında hala devam eden bir düşmanlığın da fitilini ateşlemişti.” “Venizelos nüfus rakamlarıyla sihirbaz gibi oynuyordu… Çoğunluğu Yunan olan bölgeler tabii ki Yunanistan’a verilmeliydi… ama çoğunluk rakamları kesin olarak belli olmayan yerler de Yunanistan’ın olmalıydı, çünkü “... yüksek uygarlık düzeyinde olan… boyun eğmesi hakkaniyete aykırı olurdu.” Arnavutlar aslında şanslıydı, Yunanlar onları üstlenmek istiyor diye sevinmeliydiler.” “İngiltere, Fransa ve ABD’nin dışişleri, klasik eğitim almış insanlarla doluydu. Hepsinin Yunanistan’a olan hayranlığı büyüktü”. “Yunanistan ne kadar altın ışıklar altındaysa, Türkiye de anılarda o kadar karanlıklara gömülmüş durumdaydı…/ Dünya orada yalnızca çürümekte olan, gaddar, etkisiz bir güç görüyor… İmparatorluğun Arap illeri çoktan elden çıkmış… Ermeniler… Kürtler… faaliyete girişmişlerdi. Türkçe konuşan asıl toprakların kaderine gelince… sonra ele alınabilirdi./ Çoktan beri Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutmuş olan İngilizlerin, Akdeniz’in doğusunda… yeni bir ortağa ihtiyacı vardı. Oralarda koskoca bir Fransız İmparatorluğu görmek istemedikleri kesindi… güçlendirilmiş bir Yunanistan’ı bu kadar çekici kılan da buydu. İlkelerle çıkarlar ne de güzel örtüşüyordu. Yunanistan batılıydı, uygardı; Osmanlı Türkiye’si ise Asyalıydı ve barbardı… Osmanlıların yıkılmasından doğacak boşluğu Yunan gücü doldurabilirdi. Bu söylenenlerden kuşku duyanlar… askerlerdi.” “Lloyd George’un gözünde de Venizelos “büyük adamdı; çok büyük adamdı.”.../ Savaş boyunca ikisi arasındaki temas hiç kesilmemişti.” “Yunan askerleri Bolşeviklere karşı Fransızlarla omuz omuza savaşmaktaydı. Amerikalılar da anlayışlıydı. Tek önemli sorun İtalyanlardı…/İtalyanlar belki barışmayı düşünüyor olabilirlerdi, ama Arnavutluk’u ve Anadolu’yu da düşünüyorlardı. Oralarda Yunanların istediği bazı şeylerde onların da gözü vardı. On İki Adayı da… elde tutmak istiyorlardı.” “Savaş sırasında Yunanistan’la İtalya… bir anlaşmanın mümkün olup olmadığını yoklamışlardı… Her ikisi de… Anadolu’yu bırakmaya yanaşmıyordu… ikisi de birbirine güvenmiyordu…/ Şubat 1919’da, sanki Venizelos kumar oynamakta haklıymış gibi görünüyordu. Tek büyük soru işareti, Amerika Birleşik Devletleri’ydi… House’la uzun görüşmeler yaptı.” “Amerika’da ve Avrupa’da Venizelos sempatizanları mitingler düzenliyor, Balkanlarda ve Türkiye’de Venizelos’un ajanları Rumları kışkırtıyor…/ Komisyon daha ilk toplantısında, sınırlar konusunda görüş ayrılığına düştü. İngiltere’yle Fransa Yunan taleplerini desteklerken, Amerikalılar daha mesafeli ve ılımlı bir tutumu seçtiler, İtalyanlar ise neredeyse her şeyi inkar etmeye koyuldular…/ Mart ayı Şubat’ı izlerken, İtalya ile müttefikleri arasındaki ilişkilerde doğan krizin etkileri, komisyonun çalışmalarını daha da zorlaştırdı”, “diğer konular arka plana itilmişti…/ Zavallı küçük Arnavutluk… Savaşın hemen öncesinde, hiç yoktan ortaya çıkmış… yaratılmıştı… pek az şey biliniyordu… Slavların yavaş yavaş güneye ve batıya doğru sokulmasıyla, en yoksul, en geçit vermez topraklara doğru itilmişlerdi…/ Tarih ve coğrafya… ortaya çok sayıda aşiretler çıkarmıştı… Günlük hayatı onur ve utanç kavramları yönetiyor, göz kamaştırıcı bir karmaşa oluşturuyordu. Bazı bölgelerde beş erkekten biri kan davalarında ölmekteydi./… gezginler, ülkeye de, halkına da aşık oluyordu.” “Türk yönetimi oldukça hafif olmayı sürdürdükçe, Arnavutların çoğu Osmanlılar hesabına çalışmaktan… memnundu. Jön Türkler… sertleşen yönetim Arnavutlara sahip olmadıkları uyaranı sağladı, milliyetçi ayaklanmalar başladı. Osmanlılardan kurtulup özgürlüğe kavuşmak bir amaç haline geldi…/ 1912’de bağımsızlık milli bir sağ kalma amacı haline dönüştü, çünkü Arnavutluk’un komşuları… Osmanlıları Avrupa’dan büsbütün atmak ve savaş ganimetini paylaşmak üzereydi. Bu durum Büyük Güçlerin pek işine gelmiyor, Balkanlarda bir savaşın daha başlayabileceği korkularını yaratıyordu. Arnavutluk’u 1913 yılında o yüzden kurmuşlardı.” “Sivrilen bir tek kişi vardı: karanlık, sinsi biri olan Esat Paşa Toptani… Osmanlılar hesabına… Karadağlılara… İtalyanlara hizmet etmiş, ama aslında hep kendine çalışmıştı…/ Büyük Güçler… bir Alman prensi… yolladılar… Wilhelm altı ay zor dayandı, sonra gerisingeri Almanya’ya kaçtı, ardında beş ayrı rejim bıraktı. Bunların herbiri, Arnavutluk’un meşru hükümeti olduğunu iddia ediyordu…/ Savaş bittiğinde Arnavutluk’un çoğu işgal altındaydı… Sırbistan’la Yunanistan, aralarında Arnavutluk’u bölüşmek için gizli gizli konuşuyor, İtalya’yı görmezden geliyorlardı. Oysa Vlore, Londra Anlaşması’yla İtalyanlara vaat edilmişti…/ Arnavutlar… tehlikeleri görünce, kendilerini toparlamaya çalıştılar. Aralık 1918’de… Turhan Paşa başkanlığında bir geçici hükümet seçtiler.” “Yüksek Konsey Turhan Paşa’yı 24 Şubat günü dinlemeye karar verdi… Arnavutlar kendilerini… Amerikalıların insafına terk etmişlerdi…/ Arnavutlar Yunan taleplerine karşı çıktı… Arnavutların çoğunlukta olduğu bölgeler de Arnavutluğa verilmeliydi./… talepleri arasında Kosova da vardı.” “İtalya’nın kendi yandaşı olan Arnavut çetelerini silahlandırdığı da söyleniyordu… Normalde hakemlik görevini üstlenen Amerikalılar şaşılacak kadar pasifti.” “1919’un yaz mevsimi geldiğinde, İtalya’da yeni ve daha uzlaşmacı bir hükümet iktidara geldi ve Venizelos’la hemen bir anlaşmaya vardı… İtalya’nın Yunan taleplerine (Trakya dahil) destek vermesi için, Yunanistan da Anadolu’nun güneyinde, İtalya’nın istediği topraklardan vazgeçecekti. İtalya On İki Ada’nın hepsini Yunanistan’a devredecek, bir tek en önemlisi olan Rodos’u elinde tutacaktı…/ Arnavutluk’a gelince, İtalya, güneyi Yunanistan’ın almasına razı oldu. Buna karşılık Yunanistan da, Vlore limanını ve interlandını İtalya’nın almasına razı olacaktı… Diğer güçler hemen itiraz ettiler…/ Anlaşmaya son darbe, Şubat 1920’de, beklenmedik bir yerden geldi. Wilson, Versailles Anlaşması’nı kongreye kabul ettirememişti… 1920 sonunda Arnavutluk, bağımsız bir devlet olarak Milletler Cemiyeti’ne alındı.” “İtalya niyetlerinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Mussolini… ilhak etti. Savaştan sonra da, eskiden Fransızca öğretmeni olan Enver Hoca, ülkede oldukça garip ve hayli gerici bir komünist rejim kurdu.” “1919 yazında Trakya konusu yeniden Barış Konferansı’nın önüne geldiğinde, ABD artık manda fikrinden vazgeçmişti. Batı Trakya’nın Yunanlara verilmesine de kesin olarak karşı çıkıyordu. Amerikalılar oranın Bulgaristan’a bırakılmasından yanaydı. İngilizler de bundan tedirginlik duyuyordu.” “Kasım 1919’da… Bulgarlar Batı Trakya’yı kaybettiler… 1920’de, artık Türkiye’nin elinden alınmış olan Batı ve Doğu Trakya, Müttefikler tarafından Yunanistan’a verildi. Yunanlar… keyfini ancak iki yıl sürebildiler… Anadolu’da “büyük ideal” artık… çöküşe uğramaktaydı. Yunanistan kendini fazla zorlamıştı”. (MacMillan, s. 339-359)

“Osmanlıların Sonu” “İstanbul… Osmanlı Türklerine başkentlik etmişti. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu da yokuş aşağı yuvarlanmaktaydı. Kent mültecilerle… tıklım tıklımdı…  Görünüşe göre onların kaderi de, hatta tüm imparatorluğun kaderi de, Barış Konferansı’na bağlıydı.” “Kenti yaratan… coğrafyaydı… kent, gerçekten bir mücevherdi./ On dokuzuncu yüzyıl diplomasisinin büyük bölümü bu tür hayati su yollarıyla ilgili olmuştu. Rusya… özlem duyuyordu. İngiltere de, Rusları Karadeniz’e hapsetmek için hasta Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutma peşindeydi…/ 1914’te Osmanlı liderler… savaşa Almanya’nın… tarafında katıldılar. Ama bu kumarı kaybettiler.” “Amerikan temsilcisi… Anadolu’nun her yanında kamu güvenliğinin çok zayıf durumda olduğunu bildirmekteydi.” “Atatürk… Türk kadınlarını özgürlüklerine kavuşturmak istiyordu, ama imam nikahıyla evlendiği tek kadını boşamıştı. Demokrasiyi emirlerle var etmeye çalışan bir diktatördü… Astları sık yaşanan içkili gecelerde verdiği emirleri görmezden gelmek gerektiğini öğrenmişlerdi.” “1919 sonunda belki 100.000 kişi kentin sokaklarında yatıp kalkmaktaydı. Bu dönemde Türklerden tek zenginleşenler, karaborsacılarla suçlulardı…/ Helenik yönetimin hayalleriyle sarhoşa dönen yerli Rumlar… Yunan… bayraklarını asıyor… Bazı azgınlar sokaklarda Türkleri tartaklıyor…/ Mütarekeye nezaret etmek üzere giderek daha çok sayıda Müttefik subaylarıyla bürokratları gelmekteydi. Genç bir İngiliz, “Hayat çok neşeli, yaramazlıklarla dolu ve keyifliydi,” diye hatırlıyordu…/ Kentin dışında, Trakya ve Anadolu’da, Müttefik kuvvetleri yayılarak ülkenin teslim oluşunu denetlemeye çalıştı. Fransızlar güneyin önemli kenti… (... İskenderun) işgal ettiler… İngilizler daha popülerdi… Sultanın… hükümeti… yalnızca Müttefikleri sinirlendirmemeye çalıştı./ Oysa Müttefikler hiç yatışacak gibi değildi. İçlerinden Curzon gibi bazıları… “Avrupa’nın hayatını zehirleyip duran bu kocamış devletten” kurtulmanın zamanı geldiği kanısındaydı… Başbakanı… Lloyd George da, Türklere olan düşmanlığını büyük Gladstone’dan miras olarak devralmıştı./ Aslı mesele, Osmanlı… yerine neyin geçeceğiydi! İngiltere hala, düşman savaş gemilerinin boğazlardan geçmemesi peşindeydi. Süveyşten geçip Hindistan’a giden yolu hala korumak zorundaydı. Ayrıca bir yeni faktör daha vardı, o da… Musul’dan, ayrıca İran’dan gelen petrol arzının artarak önem kazanmasıydı. İngiltere tüm sorumluluğu kendi üstüne almak istemiyordu, Yunanistan’ın da alamayacağı ortadaydı, ama beri yandan, müttefiki Fransa gibi bir başka güçlü ülkenin oralara sokulmasını da istemiyordu… iki ülke yüzyıllardan beri… savaşıp durmuşlardı… Arabistan toprakları konusunda sorun çıkmıştı. İngilizler Fransız… istiyorlar mıydı? Curzon istemediklerinden emindi.” “Fransızlar da İngilizlere hiç güvenmiyordu. Fransa’nın da Osmanlı topraklarında bir hayli çıkarı vardı… Ama Fransa için, Osmanlı İmparatorluğu’na olacaklar… Almanya’yla başa çıkma sorununun gerisinde kalıyordu…/ Savaş sırasında İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği konusunda birkaç görüşme yapmışlardı. 1916’da… Sykes ile… Picot, Arapça konuşan ülkeleri aralarında bölüşmek üzere anlaşmaya varmış… Fransa’nın, Suriye’den… Kilikya’ya giren bir bölgeyi almasına karar vermişlerdi. Ruslara gelince, onlar İstanbul’u ve boğazları ilhak edebileceklerine dair zaten bir vaat koparmış oldukları için, bu işe, Kafkaslardaki sınırlarına bitişik Türk illerini de almak şartıyla onay vermişlerdi. Bolşevik hükümetin İttifak güçleriyle barış imzalama kararıi tabii bu anlaşmayı fiilen geçersiz kılıyordu. İngiltere'yle Fransa artık Ortadoğu’da en büyük güçler durumundaydı. Savaş biterken, kuşku içinde birbirlerinin çevresinde daireler çizmeye başlamışlardı./ 30 Ekim günü Yüksek Konsey’de Lloyd George ile Clemenceau, İngiltere’nin Türkiye mütarekesini tek başına müzakere etmekteki ısrarı yüzünden öfkeli bir kavgaya tutuşmuşlardı.” “Fransızlar yine de mütareke konusunda geri adım attılar… sıra ganimet paylaşımına gelince, ortada o ruhtan eser kalmayacaktı./ Barış Mimarları 30 Ocak 1919’a kadar Osmanlı… hiç bakmadılar, o tarih geldiğinde de, konuya ancak eski Alman sömürgeleriyle ilgili mandalar konuşulurken değindiler. LG… Osmanlı… Arap bölgelerini… kaybetmeli, dedi… bir Ermeni devleti oluşturulmalı… Kürdistan’ın da olması gerekebilirdi. Geriye Türkçe konuşan topraklar, Avrupa’dan bir dilim, boğazlar ve Anadolu kalıyordu. LG havalı bir tutum içinde, bunların ‘gereklere göre’ çözümlenebileceğini söyledi…/ LG ayrıca, bir başka önemli noktanın da, imparatorluk içindeki çeşitli grupların birbirine saldırmasını önlemek olduğunu iddia etti. Bu aslında İngilizlerin üstlenmek isteyeceği bir sorumluluk değildi… Müttefiklerin bir milyondan fazla askeri Oİ topraklarında yayılmış durumdaydı, hepsinin de parası İngiltere’den çıkıyordu…/ LG bunları söylerken, Wilson’un imaları anlayacağını, en azından Ermenistan’la boğazların mandasını üstlenebileceğini ummaktaydı… Amerikalılar belki tüm Türkiye bölgelerini yönetmeyi üstlenebilirdi… Amerkilalıların aslında Osmanlı topraklarına dair oluşmuş bir tutumu yoktu, yalnızca Türklere karşı bir antipatileri vardı…/ Beri yandan, Amerika hiçbir zaman Oİ’na savaş ilan etmiş değildi. Böyle olunca, bu imparatorluğun kaderinde söz sahibi olma açısından da durumu netameliydi. Wilson’un On Dört Nokta’sından yalnızca bir teki Osmanlılara değiniyordu, o da biraz müphem bir maddeydi. “Bugünkü Oİ’nun Türk kesimlerine güvenli bir egemenliğin güvencesi verilmeli,,, diğer uluslara da kuşku payı olmayan bir yaşam güvencesiyle, müdahalesiz bir özerk gelişme fırsatının güvencesi verilmelidir.” Türk kesimler nereleriydi?” “On Dört Nokta’yla ilgili resmi yorumlar… bir Amerikan mandasından söz etmekteydi.” “İngiliz amiralleri, Rusya tehlikesinden yakalarını yeni kurtarmış olduklarından, şimdi de doğu Akdeniz’de güçlü bir ABD varlığını görmeye hevesli değillerdi. Hindistan Ofisi de kaygılıydı. Altıncı Mehmet yalnız Osmanlı sultanı değil, aynı zamanda halifeydi… Onu İstanbul’dan atmak… Hindistan Müslümanlarını öfkelendirebilirdi. LG onların bu itirazlarını tümüyle görmezden geldi./ Barış Konferansı zor kararları, sık sık yaptığı gibi, yine erteleyip duruyordu…/ 26 Şubat’ta… bir Ermeni heyetinin gelmesi… Oİ meselesinin de çözülmesi gerektiğini kısaca hatırlatmış oldu. Bogos Nubar Paşa sakin… bir adamdı… Aharonyan, Kafkaslar bölgesinden, sert, müstehzi bir şairdi… onlar da işe tarihten başladılar… Müttefiklerin kendilerine verdiği sözlere değindiler. Ayrıca diğer heyetlerin tümü gibi… koskoca bir toprak parçasıyla ilgili talepte bulundular… bir dış gücün himayesini de istediler… Umutlarını ABD’ye bağlamışlardı.” “Türklerin Ermenilere reva gördüğü dehşet hala tazeydi.” “1915’te… Ruslar koskoca bir Osmanlı ordusunu yok ettiler, Anadolu’ya yürümeye hazır duruma geldiler… Triumvira, Ermenilerin fiili ya da potansiyel hainler olduğu düşüncesine dayanarak hepsinin Doğu Anadolu’dan göçtürülmesini emretti. Pek çok Ermeni, daha yola çıkmadan katliama uğradı, diğerleri… zoraki yolculuk sırasında açlıktan ve hastalıktan öldü… ölenlerin sayısı… 300.000’le 1,5 milyon arasında değişmektedir./ Batı kamuoyu dehşet içinde kalmıştı… LG Ermenistan’ın bir daha “ezici Türk tiranlığına” teslim edilmeyeceğine söz vermişti…/ Bunlar… sonunda pek işe yaramadı. Barış Konferansı’nda, en yürekten görüşbirlikleri bile, diğer mülahazalar karşısında sendelemişti. Ermenistan çok uzaktaydı, çevresi düşmanlarla sarılıydı, Müttefiklerin de o bölgedeki kuvvetleri azdı… Ruslar… hoşgörü göstermeye niyetli değildi…/ Paris’te Ermenilerin dostları biraz kararsız ve tereddütlüydü. Gerçi İngilizler, Ermenistan’ın mandasını almakta kendileri için bir takım avantajlar görmüşlerdi: Hazar üzerindeki Bakü’den, Karadeniz limanı Batum’a gelen petrolün arzını korumak, Bolşevizmle, Ortadoğu’daki İngiliz varlıkları arasına bir engel koymak gibi… İngilizlerin kaynakları zaten çok fazla alana yayılmış, bu yüzden çok ince bir tabaka oluşturacak kadar zayıflamıştı… C’nun… hevesi yoktu. İtalyanlar da, fransızlar gibi, gayretlerini Türkiye’nin Anadolu kıyısında ve Avrupa’da kazanç sağlamaktan yanaydı… geriye Amerikalılar kalıyordu./ 7 Mart’ta House, LG’a ve C’ya, ABD’nin mandayı kuşkusuz üstleneceği konusunda güvence verdi… 14 Mayıs’ta Ermenistan konusu Dörtler Konseyi’nin önüne geldiğinde, aynı Wilson, Amerikan Senatosu’nun onayına bağlı olmak şartıyla, mandayı üstlenmeyi kabul etti. Fransızlar çok sarsıldılar, çünkü önerilen Amerikan mandası… Fransa’ya söz verilmiş olan Kilikya’yı da kapsıyordu… Henüz hiç kimse farkında değildi ama, Paris’te verilen hiçbir karar, Ermenistan açısından hiçbir şeyi değiştirmeyecekti./… Paris’te… Oİ’yla ilgili daha pek çok fikir ortaya atıldı… sözü edilen… oluşsaydı… çok garip, küçük bir Türkiye kalacaktı… hesaplarda dikkate alınmayan pek çok şey arasında bir tanesi de, büyük güçlerin kendi iradelerini uygulatma olanağına sahip olmayışıydı… Görmezden gelinen bir şey de Türklerin kendileriydi… herkes, Türklerin kendilerine söylenen her şeyi yapacağını varsaymaktaydı.” (MacMillan, s. 360-373)

“Arap Bağımsızlığı” “LG’un… yüksek sesle düşünmeye başlaması…  “Mezopotamya… petrol… almalıyız; Filistin… kutsal topraklar… Siyonizm… almak zorundayız, Suriye… ne var Suriye’de? Orayı Fransızlar alsın.” Böylece Ortadoğu’daki Barış Anlaşması’nın nasıl yaratıldığı da ortaya çıkıyordu: İngiltere fırsatları kaçırmayacaktı.” “LG’la C Aralık 1918’dee Londra’daki toplantılarında… Oİ’na ait bulunan geniş Arap topraklarını nasıl paylaşacaklarını kararlaştırmışlardı… C, “Bana ne istediğini söyle,” dedi. LG da, ‘Musul’u istiyorum,” diye karşılık verdi. C buna, “Al öyleyse,” dedi. “Başka bir şey?” LG, “Evet, Kudüs’ü de istiyorum,” deyince C, “Onu da al…” dedi.” “İngiltere, Fransa’ya, Lübnan sahilinde ve Suriye içlerinde kontrolü alma konusunda destek vereceğini… Musul’dan çıkan petrol her ne kadarsa, bundan Fransa’ya da pay vereceğini vaat etmişti… Bu konu, İngiltere-Fransa ilişkilerini… zehirleyen bir başlangıç olacaktır./… bu kadar da yıkıcı etkiler yapması aslında gereksizdi… Sykes-Picot Anlaşması’nı çok önceden, daha 1916’da gerçekleştirmişlerdi. Ama Oİ’nun beklenmedik biçimde birdenbire çökmesi, eski hayalleri uyandırmış, eki rekabetleri diriltmişti. 1919 boyunca da sürüp giden hırlaşmalar hep daha çok toprak alma konusundaydı…/ LG… Ortadoğu’nun olanakları… başını döndürüyordu… Amerikalılar nezaket gösterip orada burada bazı mandalar üstlenecek, Fransızlar da kendilerine söylenenleri yapacaklardı… Fransa’yı Ortadoğu’dan mümkün olduğu kadar uzak tutmak niyetindeydi. Bunu… verdiği sözlerden dönme pahasına bile olsa yapmaya hazırdı. Konu tabii ki Sykes-Picot’yla ilgiliydi”, “savaşın karanlık günlerinde varılmış bir anlaşmaydı. O sıralarda vaatler pek ucuz, yenilgi ihtimali ise çok güçlüydü.” “Filistin her zaman dikenli bir konuydu. Diğer Hıristiyan güçlerin de (özellikle Rusya’nın) büyük ilgi odağı olan bu bölge, uluslararası bir yönetime veriliyordu. Geriye kalan koskoca alan… yerel Arap liderleri, kuzeyde Fransızların, güneyde de İngilizlerin kontrolü altında yönetim sağlayacaklardı…/ Ama anlaşmaya varılır varılmaz İngilizlerde pişmanlık da başlamıştı… Musul’u neden Fransızlar alsındı ki?..  biri Sykes’in yeni ve zekice bir plan geliştirdiğini bildirmişti. Buna göre Fransızlar tüm Arap bölgelerinden uzaklaştırılmalı, bir tek Lübnan’ı, bir de… Kürt-Ermeni bölgesinin koruyuculuğunu almalıydı./ Fransa’da… sömürgeci lobi… uyarmaktaydı… Fransa Suriye’den vazgeçmemeliydi…/ İngilizlerin politikası sertleşti…/ Fransızlar… kavrayamadan önce, İngilizlerin davranış biçiminden kuşkulandılar. 1917 Noeli öncesinde… Allenby… Türkleri Kudüs’ten çıkardığında, Katolik Fransızlar pek bozuldular. Kutsal topraklara ‘Protestan tehlike’ mi geliyordu?.. Picot… Allenby ile adamlarını işbirliğinden pek uzak bir tutum içinde buldu… İngilizler Picot’u da, onun kaygılarını da ciddiye almadılar.” “Savaş sırasında İtalya’ya bol keseden sunulmuş olan vaatler… rahatça unutulabiliyordu… Amerika… ise daha başka bir hikayeydi. Wilson… yerel halkın isteklerine dayanılması konusunu da adamakıllı ciddiye alıyordu…/ Avrupalılar ustaca vites değiştirerek artık Amerika’nın dilinde konuşmaya başlamışlardı… Amerikalıların canını sıkmaya gelmezdi…/ İngiliz ve Fransız hükümetleri… bir bildirge yayınladılar, bu metinde, Osmanlılara karşı savaşmalarının esas nedeninin, “uzun süren Türk yönetiminde, baskı altında yaşamış olan halkları tam ve kesin anlamıyla özgürleştirmek, bu yörelerde yerli halkların serbest seçimiyle oluşacak ulusal hükümetler kurmak” olduğunu ileri sürdüler… İngilizler… Arapların İngiliz himayesini seçeceğinden emindiler. Fransızlar ise Arap milliyetçiliğini hiç ciddiye almıyorlardı… Milliyetçiliği savaş sırasında kolaylıkla kışkırtıp kendi yararlarına kullanmış olan İngilizlerle Fransızlar, şimdi o milliyetçiliği kolayca yok edemeyeceklerini göreceklerdi./ Kasım 1918 sonunda, Araplar adına konuşmaya yetkili olduğunu söyleyen… Faysal, peygamber soyundan geliyordu… Göz kamaştırıcı biriydi… savaş sırasında… İngiliz silahlarıyla ve İngiliz danışmanlarıyla, Türklere karşı bir Arap isyanı başlatmıştı./ İngilizler bir kumar oynayıp onu desteklediler, böyle yapmakla da Sykes-Picot’daki diğer vaatlerle hiç uyuşmayan bir takım yüklerin altına girmiş oldular. Daha 1915’te, Kahire’de… McMahon, Faysal’ın babası olan Mekke şerifi Hüseyin’le görüşmelere başlamıştı… McMahon… eğer Araplar Türklere karşı ayaklanırsa… bağımsızlıklarına da kavuşabileceklerini vaat etmişti. Fransızlarla İngilizlerin çıkarlarını korumak amacıyla, belli bazı bölgeler Arap yönetiminden özel olarak çıkarılmıştı. Bunlar arasında… Suriye ve Lübnan kıyılarıyla… Bağdat ve Basra da vardı… Geri kalan kesimlerde… bağımsız bir Arap devleti kurulacaktı. Oysa İngilizlerin kafasındaki tablo pek de öyle değildi./ 1915’te… bu düzenlemenin ayrıntıları o kadar da önemli değildi… tarafların ikisi de dürüst hareket etmiyordu… mektuplaşmaları… kısa vadeli çarelerdi. Zaten o savaş yıllarında vaat edilen ve sonradan Müttefiklere sorun çıkaracak olan bir başka şey daha vardı. Balfour Deklarasyonu, Yahudilere yeni bir dünya vaat ediyor, o dünyada onlar için de Filistin’de bir vatan bulunacağını söylüyordu. Bu deklarasyon İngiltere hükümeti tarafından yayınlanmış, sonradan Fransızlarla Amerikalılar da katılıp deklarasyonu onaylamıştı. Bunun Araplarla yapılan anlaşmalarla nasıl örtüştürüleceği hiç belli değildi./… Şerif… Oğullarından dördü de Türklere karşı savaşmıştı… sivrilen Faysal olmuştu… yanıbaşında… bir İngiliz irtibat subayı boy göstermekteydi…/ Lawrence… Amerikalı gazeteci Lowell Thomas onu üne kavuşturduğunda ürpermiş… acımasızca kabalaşabiliyordu da”, “Faysal’a, bağımsız Suriye bayrağının vizyonunu sunmuştu. Lübnan’ı da içeren bir Suriye. İngilizlerin Fransızlara ya da Yahudilere diğer vaatlerini de pas geçmiş, önemsiz göstermeye çalışmıştı… Faysal Suriye’nin baş yöneticisi olarak atandı…/ Fransızlar Lawrence’i, Faysal’ın ‘kötü dahisi’ olarak görüyor, aptal Arapları Fransızlara onun düşman ettiğini düşünüyorlardı. Kasım 1918’de Lawrence… Faysal’la birlikte Marsilya’ya ayak bastı…/ Fransızlar, İngilizlerin Faysal’ı kullanarak kendi Suriye tezlerini zayıflatmaya çalıştığından kuşkulanıyorlardı… Faysal’ı nazik ama soğuk karşıladılar…/ Oradan Londra’ya geçtiğinde daha sıcak karşılandı… Filistin’in Araplar tarafından iddia edildiği gibi Suriye’ye dahil olmadığını kabullenmesini istiyorlardı… Siyonist… Weizmann’la bir anlaşma imzalamasını da istiyorlardı… Ocak ayı başında önüne konan belgeye imza attı… nice belge gibi o belge de, o günden bugüne hala tartışılmaktadır./… Fransızlar Faysal’la İngilizlerin arasını açmaya çalıştılar. Adı resmi delege listesine yazılmadı… istemiye istemiye Faysal’ın resmi delege olarak toplantılara katılmasına izin verdiler, ama yine de ancak babasının Hicaz’ını temsil edebilecekti… Faysal’a İngiltere dışişlerinden sübvansiyon ödeniyordu… Fransız istihbaratı ona gelen mektupları açtı…/ 6 Şubat günü Hicaz heyeti nihayet Yüksek Konsey’e derdini anlatma fırsatını buldu… Faysal’ın dediğine göre Araplar kendi kaderini tayin hakkı istiyordu… Wilson yalnızca bir tek soru sordu; Arapların bir tek mandayı mı, yoksa çeşitli mandalar altında olmayı mı tercih edeceklerini bilmek istedi. Faysal bu garip sorudan kaçmaya çalıştı, Arapların birlik ve bağımsızlığı tercih ettiklerini söyledi. Eğer büyük güçler mandaya karar verirse, o zaman kendi halkının Amerikalıları başkalarına tercih edeceğini ima etti. Faysal, yanında Lawrence’le birlikte Wilson’a özel bir ziyaret yaptığında, Wilson’u mesafeli, angaje olmak istemez bir havada buldu, ama yıllar sonra, işler Faysal için ters gidince, Wilson’un kendisine söz verdiğini, eğer Suriye bağımsızlığını elde ederse Amerika’nın bu ülkeyi koruyacağını söylediğini ileri sürdü./ Fransız dışişleri bakanı, Faysal’ın açığını yakalamaya çalıştı… C’nun kendi fikrine göre, Faysal’ın talepleri saçma denecek kadar abartılıydı, ama yine de İngilizlerle açıkça çatışmayı istemiyordu. Zaten Almanya Anlaşması’nın koşulları meselesi de kritik noktaya yaklaşıyordu./ Fransızlar, Fransa koruması altında ayrı bir Lübnan isteyen bir heyet de getirdiler, Fransa’ya övgüler düzdürdüler… Fransa tarih boyunca hep Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların koruyucusu olmuştu… 1861’de Fransa Osmanlıları, orada özerk bir yönetim kurmaya zorlamıştı.” “C… Fransa’nın Avrupa’daki güvenliğine odaklanmaktaydı… İngilizleri tatmin edebilmek için pek çok şey yapmaya hazır olduğunu, ama Ortadoğu’daki her şeyi de onlara vermeyeceğini belirtti./… 14 Şubat’ta… bir karara varılamadı, konu iltihaplanmayı sürdürdü. Sorunun kökü, İngilizlerin tam ne istediklerine hala karar vermemiş olmasından kaynaklanıyordu… LG… seçeneklerini açık tutmaya çalışıyordu. İngiliz işgal kuvvetlerini geri çekmeyi geciktirdi, böylelikle Fransızları İngilizlerin güvenilmez olduğuna bir kere daha… ikna etti.” “LG… Sykes-Picot’ya geri döndü, ama üç gün sonra yeni bir haritayla ortaya çıktı. Bu sefer Lübnan’la kuzeydeki İskenderun limanı Fransızlara bırakılıyor, Suriye ise Faysal yönetiminde hemen hemen bağımsız oluyordu. C, House acı acı yakındı, LG’un hep böyle sözünden döndüğünü söyledi… “LG hilekarın biri; beni Suriyeli yaptı çıktı,” dedi./ 20 Mart’ta, Wilson artık Paris’e dönmüştü… bir uzlaşma zemini bulmaya çalışmaktaydı. Tek amacının barışı sağlamak olduğunu söylüyordu. Bir ‘gerçekleri araştırma’ heyeti yollasak da, ne istediklerini Arapların kendilerine sorsak olmuyor mu, diyordu. Çok sevilen bir formülü kullanıyor, “Barış Konferansı çözüm için en bilimsel temeli bulacak,” diyordu. C, İngilizlerin canını sıkmak için, sinsi bir tavırla, komisyonun Mezopotamya ve Filistin’e de bakmasını önermekteydi… Poincare’ye, komisyon önerisini yalnızca Wilson’a nezaket göstermek için kabul ettiğini… söyledi. Fransa cumhurbaşkanı dehşete kapılmıştı. Günlüğüne, “C felaketlerin adamı,” diye yazmıştı. “Onları önleyemezse, bu sefer kendisi tahrik ediyor.” LG komisyona olur vermişti ama için için bunun çok kötü bir fikir olduğunu düşünüyordu. Zaten C da aynı görüşteydi. Komisyona atanacak isimleri belirlemeyi geciktirdiler, sonunda Mayıs ayı geldiğinde Wilson bu işten bezdi, komisyon üyelerini kendi başına seçip Ortadoğu’ya doğru yola çıkardı.” “Mayıs ayı… Faysal… Suriye’ye dönmüştü…/ Paris’te İngilizlerle Fransızlar arasındaki didişme sürüp gidiyordu. Sonunda 21 Mayıs günü C ile LG arasında Oİ’nun tümüyle ilgili şiddetli bir kapışma yer aldı… C Musul konusundaki ödününü de geri alma tehdidinde bulundu”, “kolay vazgeçtiği şeyin ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor da olabilirdi: petrol”, “geleceğin yakıtının petrol olacağı artık anlaşılmış durumdaydı… 1919’a gelindiğinde İngiliz donanması, elde hiçbir veri olmadığı halde, Mezopotamya petrol yataklarının dünyadaki en zengin petrol yatakları olduğunu iddia ediyordu. Sykes-Picot ne demiş olursa olsun, bunun bir bölümünü Fransızlara ikram etmek, büyük aptallık gibi gözükmekteydi.” “C da artık bu yeni yakıtın önemini kavramıştı. Musul’u… devretmiş bulunuyordu ama yine de LG’a, orada ne varsa Fransa’nın da payı olduğunu söyleyip ısrar ediyordu… anlaşmaya göre Fransa Türk Petrol Şirketi’nin hisselerinin dörtte birine sahip olacak… Tarafların ikisi de, o sırada Ortadoğu petrollerine ilgi duymaya başlayan Amerika’nın olaya burnunu sokmasını istemedikleri konusunda anlaştılar… bu iş, Suriye konusundaki anlaşmazlığa takılıp kaldı… Petrol konusu, ancak Aralık 1919’da, İngiltere’yle Fransa aralarına Suriye meselesini hallettikten sonra… çözümlenebildi. Bu çözüm çerçevesinde Fransa da, Musul üzerindeki taleplerinden tamamen vazgeçmeyi kabul etti./ İngilizler, Musul’u Fransızlara vermek istemediklerini biliyorlardı, ama onun ötesinde, Mezopotamya’yla ilgili politikaları çok geç olarak, türlü sarsıntılarla oluşturmaya başladılar…/ Arnold Wilson”, “Mezopotamya'yı Nisan 1918’den Ekim 19120’ye kadar… yönetti./… Musul’u da savaş amaçlarından biri olarak benimsetti ve Türkiye’yle ateşkesin imzalanmasından hemen sonra İngiliz kuvvetlerinin bölgeye gelmesini sağladı… Osmanlıların yıkılması ve Rus ihtilalinin patlaması nedeniyle kent daha da büyük stratejik önem kazandı. İngilizler hem Rusya’daki antikomünist kuvvetleri, hem de Kafkaslarda ortaya çıkan küçük bağımsız cumhuriyetleri destekliyordu…/ Bölgenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda Wilson’un kesin fikirleri vardı. “Basra, Bağdat ve Musul, yönetim açısından bir tek birim olarak düşünülmeli ve sağlam bir İngiliz kontrolü altında olmalıydı.” Tek bir birim fikrinin, başka bakımlardan hiç de anlamlı olmadığı aklına bile gelmiyordu. 1919’da Irak halkı diye bir şey yoktu. Orada tarih de, din de, coğrafya da, insanları birbirine doğru değil, birbirinden uzağa doğru çekiyordu. Basra güneye, Hindistan’a ve körfeze doğru bakarken, Bağdat’ın İran’la güçlü bağları vardı, Musul’un bağları ise Türkiye’ye ve Suriye’ye dönüktü. Üç Osmanlı vilayetini biraraya getirip bir millet yaratmayı beklemek, Avrupa bakışıyla, Bosnalı Müslümanların, Hırvatların ve Sırpların bir tek ülke olmasını beklemek gibi bir şeydi… Irak milliyetçiliği yok, Arap milliyetçiliği vardı… İlgileri büyük Arabistan’a dönüktü, ayrı devletler kurulmasına dönük değildi./ Arnold Wilson, bu kadar çeşitlilik içeren bir halkı bir tek devlete itmenin ilerde yaratacağı sorunları göremedi… “Bizim için en iyisi, Mezopotamya’nın İngiliz himayesinde olduğunu ilan etmek… özyönetim tanımaktır,” demekteydi. Londra’daki amirleri buna yanaşmadılar. Onlar dolaylı yönetimi… tercih ediyorlardı. Bir kere böylesi, doğrudan yönetimden daha ucuzdu ve özellikle 1919’da bu çok önemli bir noktaydı… üst düzey bir görevli ise, “Bizim istediğimiz, güvenli sayabileceğimiz Arap kurumları olmasıdır, ipleri elimizde tutup her şeyi rahatça onlara bırakabilmemizdir,” demişti. “Fazla pahalı olmayan… bir uygulama.”/ Ama bunu söylemek dile kolaydı… Irak’ta Arap milliyetçiliği henüz zayıftı ama Suriye ve Mısır’da etkin bir güçtü…/ Gertrude Bell, barış çözümü üzerinde rol oynayan tek önemli kadındı”, “ilk günlerde Arnold Wilson’la da arası çok iyiydi… Bell, Mezopotamya’ya nasıl bir hükümet gerektiği konusunda fikrini değiştirmeye başladı. Arapların oynayacağı rol, kendisinin başlangıçta düşündüğünden daha büyük olmak zorundaydı./ Ocak 1919’da Arnold Wilson, Gertrude Bell’i Kahire, Londra ve Paris’te neler olup bittiğini araştırmaya yolladı. Şubat ayında… Bell Mezopotamya’da bir ülke kurulması tezini sunuyordu… Mezopotamya’nın kaderinin, Suriye sorununun nasıl çözüleceğine bağlı olduğuna inanıyordu, ki bunda da haksız değildi… Sık sık Lawrence ve Faysal’la da birlikte oluyordu. Fransızların Faysalı bağımsız bir Suriye’nin başında kral olarak bırakacağına dair onların umutlarını da paylaşmaya başlamıştı. Arnold Wilson, Lawrence’den de, görüşlerinden de hiç hoşlanmıyor, “Çok büyük zararlar verdi…” diyordu./ Bütün konuşmalar ve lobi faaliyetleri hiçbir sonuç getirmedi… Barış mimarları lafı eveleyip gevelerken, Mezopotamya’da tedirginlikler yayılıyordu. Kürtlerle Acemler rahatsızdı… Osmanlıların çökmesiyle mevkiinden olan yüksek rütbeli bürokratlar da, sayıları giderek artan Arap milliyetçileri de huzursuzdu. Bell… Nisan ayında… bir mektup yazdı: “Ah tatlım, Ortadoğu konusunda işleri öyle korkunç biçimde karıştırıyorlar ki! Galiba her şey savaş öncesindekinden de kötü olacak…”/ İlkbahar geldiğinde Mısır patladı…/ Kasım 1918’de” “Zaghlul, Mısırlılar için tam özerklik istedi… bir delegasyonun… Londra ve Paris’i ziyaret etmesi için izin istedi. Wingate reddedince Mısırlılar buna öfkelendiler…/ Barış Konferansı başlarken, Mısır’la ilgili dilekçe dağıtılmaktaydı… Mıısır’da… gösteriler şiddete dönüştü… 18 Mart günü sekiz İngiliz askeri, sokak güruhları tarafından öldürüldü. İngilizler birdenbire kendilerini, Mısır’da tüm kontrolü kaybetme tehlikesiyle yüzyüze buldular./ Bu sefer paniğe kapılan İngiliz hükümeti, hemen sıkıyönetim ilan etti… sonunda 1922 yılında İngiliz hükümeti Mısır’ın bağımsızlığını kabul etti.” “Hindistan milliyetçiliği, Mısır milliyetçiliğinden daha bile gelişkin düzeydeydi… talepler, artık bağımsız bir içyönetimin tümünü istemeye dönüşmüştü… Gandhi… Hindistan Ulusal Kongresi’ni karşı konulmaz bir toplu harekete dönüştürdü.” “İstanbul’da halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili haberlerin, Hindistan’da büyük bir daha haline getirilmesi, barış mimarlarını şaşkınlığa, İngilizleri telaşa düşürmüştü./… Hindistan… Müslüman gazeteleri İngilizlerden sultanı korumasını isteyen yazılar yayınladı, eşraf halife komiteleri kurmaya başladılar… Hindistan hükümeti, İngiliz hükümetinden, İstanbul’daki sultanı, Ortadoğu’daki kutsal yerlerin koruyucusu olarak, küçük bir yetkiyle yerinde bırakılmasını istedi…/ 17 Mayıs’ta LG istemeye istemeye, Dörtler Konseyi’ne Ağa Han’ın dahil olduğu bir heyeti getirdi. Heyetin talebi, Oİ’nda Türklerin yaşadığı bölgelerin yabancı güçler arasında paylaştırılmaması ve halifenin yerinde kalmasına izin verilmesiydi. LG şahsen bundan etkilenmişti. “Türkiye olan yerlerin bölünmesinin imkansız olduğu sonucuna varıyorum,” dedi… 21 Mayıs’ta… C ile ikisi Ortadoğu çözümleri konusunda şiddetli bir tartışmaya girdiler, sonunda tüm konu… belirsiz bir tarihe ertelendi./ Hindistan’da Müslümanların kaygıları giderek artıyordu. Yerel komiteler, merkezi bir halife komitesi olarak birleşti… Gandhi de bu harekete kendi kongresinin desteğini verme kararını aldı… bir siyasi dehaydı. Halifelik heyecanında, Hindularla Müslümanları birbirine yaklaştıracak ve İngiliz yetkilileri utandıracak bir fırsat görmüş bulunuyordu./… 6 Nisan’da Gandhi tüm Hindistan’ı genel greve çağırdı… 13 Nisan’da Amritsar’da, paniğe kapılan bir İngiliz subayı, askerlerine, kalabalığın üzerine ateş açmalarını emretti. Amritsar katliamı diye hatırlanan bu olay, ılımlı Hintlileri bile İngilizlere düşman etti…/ Mısır ve Hindistan sorunları İngilizlerin güvenini sarsıyor, güçlerinin sınırlı olduğunu yeniden fark etmelerine yol açıyordu… Kafkasya ve İran gibi yerlerden askerlerini çekseler bile, ordu yine de fırtına bölgeleriyle başa çıkabileceğinden emin değildi…/ Sorunların maliyetleri de İngiltere’ye taşınıyordu… 1919’un yaz mevsiminde… Curzon da Balfour’a şöyle cevap vermişti: “Ortaya çıkan gerçeğe göre, Türk İmparatorluğu’nun her tarafına yayılmış 320.000 kişilik ya da Mısır hariç 225.000 kişilik bir İngiliz ve Hindistan ordusu bulundurmanın o korkunç maliyetine sürekli dayanmak mümkün değil.” Oİ’yla barış imzalama konusunu hiçbir zaman acil bir sorun olarak görmemiş olan LG, artık konuya dikkat etmeye başlamıştı. Ağustos 1919’da Balfour… LG’a tüm sorunların… net bir özetini sunmuş, ama… hiç çözüm önerisi getirmemişti. “Üzücü olan gerçek şu… Fransa, İngiltere ve Amerika kendilerini Suriye konusunda öyle karmaşık bir duruma soktular ki, hiçbiri için düzgün ve tatminkar bir çözüme imkan kalmamış oluyor.” LG da Fransızların öfkesinin derinliğini yavaş yavaş fark etmeye, bundan tedirginlik duymaya başlamıştı…/ Bir kere karar verince çok hızlı hareket edebilen LG, Eylül ayında İngiliz askerlerini Suriye’den çekme, Fransızların oraya girmesine izin verme kararına vardı. C ile ikisi… uzlaştılar. (Yine sorunlar çıkacaktı, örneğin Suriye-Filistin sınırına ilişkin sorun 1922’ye kadar çözümlenemiyecekti.) Amerikalılar zayıf bir itirazda bulundular, kendi kaderini tayin hakkı ilkesinden söz ettiler, ama onlar artık ciddi bir etken sayılmıyorlardı. 1919 sonunda, İngiltere’yle Fransa arasındaki diğer önemli sorunlar da çözümlenmişti. Musul petrolü, aşağı yukarı altı ay önce kararlaştırılan esaslar doğrultusunda paylaşılacaktı. Nisan 1920’de, Oİ’yla imzalanacak anlaşma şartlarının onaylandığı San Remo Konferansı’nda, İngilizlerle Fransızlar, daha önceki kavgalarını unutmuş olarak kendilerine mandalar seçtiler. İngilizler Filistin’le Mezopotamya’yı, Fransızlar da Suriye’yi aldı…/ Araplara da danışıldı, ama danışan yalnızca Amerikalılar oldu… rapor 1922 yılına kadar, yani verilecek her türlü zarar verilip bitinceye kadar yayınlanmadı./… Faysal itiraz etti. Fransız yönetimine razı olmayacaktı. İngilizler… ikna ettiler. Lawrence… kaygıyla izliyor, kendi hükümetinin, eski dostunu ve Arapları terk edişine çaresizlik içinde kaygılanıp duruyordu…/ Paris’te Faysal soğuk karşılandı… C anlayışlı, ama kararlıydı. Faysal düzeni ve asayişi sağlayabildiği sürece Fransızlar onu Şam’daki yönetici olarak kabul edeceklerdi… Suriye’deki Fransız yönetiminin güçlendirilmesi gerekliydi, hele Türk milliyetçileri Silisya’da Fransız kuvvetlerine saldırıp dururken bu daha da önem kazanıyordu… Faysal gerçi Paris’te Ocak 1920’ye kadar oyalandı, ama Fransızlardan sağlam bir anlaşma koparmayı başaramadı. Şam’a dönerken, yalnız Fransızlar konusunda değil, İngilizler konusunda da hayal kırıklığına uğramıştı…/ Döndüğünde, ülkesinde durumun kötüye gitmekte olduğunu gördü… Arap milliyetçileri de pek kavgacı kesilmişlerdi… Bekaa vadisinde, milliyetçiler Fransız askerlerini tüfekle avlamaya başlamıştı… Perde arkasından Faysal’a, Fransızlarla savaşmak pahasına bile olsa, bağımsızlık ilan etmesi için büyük baskı yapılıyordu. Faysal istemeye istemeye bu akıntıya kapıldı. 7 Mart 1920’de Suriye kongresi onu Suriye kralı ilan etti, üstelik İngiltere’yle Fransa’nın kararlaştırdığı kısıtlanmış Suriye’nin değil, doğal sınırlarına kadar uzanan, Lübnan’la Filistin’i içine alıp doğuda Fırat nehrine kadar uzanan bir Suriye’nin kralı olduğunu da belirtti. Fransız askerleriyle çatışmalar başladı. Kısa bir süre sonra, Mazopotamyalıları temsil ettiğini söyleyen ikinci bir kongre daha ortaya çıktı ve Şam’da toplandı. O da bağımsızlık ilan etti. Faysal’ın kardeşi Abdullah’ı kral ilan etti ve İngilizlerden işgale son vermelerini istedi./ Ama Faysal’a Suriye içinde bile tam destek yoktu. Lübnanlı Hıristiyanlar… 20 Mart 1920’de… bağımsızlıklarını ilan ettiler… 24 Temmuz’da Fransız askerleri… Arap kuvvetlerini Şam yolunda bozguna uğrattı, Faysal’la ailesi sürgüne gönderildi./ Fransızlar Suriye’yi kontrol altına alabilmek için daha küçülttüler… Lübnan Dağı sınırlarını… genişlettiler, ayrıca onlara Akdeniz… limanlarıyla… Filistin’in kuzey kesimini de verdiler. Bu durumda binlerce Müslüman da, Hıristiyanların hakim olduğu bir devletin sınırları içine alınmış oluyordu. Sonuçta ortada, Fransızlar çekip gittikten sonra bile kayıplarını asla unutmayan bir Suriye ile, çözülmemiş etnik ve dinsel sorunlar arasında tedirgin dansını sürdüren bir Lübnan kaldı…/ 1920 yılı Araplar için felaket yılı olarak damgalanmıştır. Önce Filistin, ardından Suriye, Lübnan, sonunda da Mezopotamya elden gitmiştir. 1920’nin yaz mevsiminde… Kürt bölgeleri ayaklanmıştır. Gertrude Bell bu arada görüşlerini değiştirmiş, Mezopotamya’nın kendi kendini yönetmesi gerektiğine inanmişti… Artık küsmüş olduğu Arnold Wilson, tüm olup bitenlerin suçunu dış tahrikçilere ve kendi adaşının On Dört Nokta’sının etkilerine yüklüyordu… kasabalar basıldı, İngiliz görevlileri öldürüldü. İngilizler buna sert tepki gösterdi, cezalandırıcı kuvvetlerini ülkenin her yanına yolladı, köyler yakıldı, cezalar tahsil edildi… uçaklar… makinelilerle taradı, bombalar attı. Yıl sona erdiğinde düzen yeniden sağlanmış, Wilson’un yerine… Cox atanmıştı./ Mezopotamya’daki olaylar İngiliz hükümetini fena halde sarsmıştı. Churchill, “Bir tek asker bulabilmek için canımız çıkıyor,” diyordu… En pratik ve ucuz çözüm… oraya münasip bir Arap yönetici bulmaktı. Elde Faysal vardı… 1921 Mart’ında Kahire’de… Churcill… onu kral yapmaya razı oldu. Ek bir ödül olarak, tembel ve aylak kardeşi Abdullah da küçük Ürdün devletinin kralı olacaktı… Faysal’a verilen oylar, tüm oyların %96’sıydı. Bayrağı, taç giyme törenini ve tahta çıkışı Bell tasarımladı… 23 Ağustos 1921’de… Faysal tacını giydi… Bell…/ Başlangıçta Faysal’a yakınlığını korudu. Ama yeni kralın tecrübesi… arttıkça… değişmeye başladı. Onu yönetmek, İngilizlerin umduğundan daha zor olacağa benziyordu. Yeni ülkesinin bağımsızlığı için baskı yapmaya başlamıştı. 1932’de Irak bağımsız bir ülke olarak Milletler Cemiyetine katıldı, ertesi yıl da Faysal öldü… torunu… 1958’de… darbede öldürüldü. Faysal’ın babası Hüseyin… 1924’te de Hicaz’daki tahtını kaybetti. O tarihte İbni Suud, Hicaz’ı alarak… krallığı kurdu. Ayakta kalan tek Haşimi krallığı Ürdün’deydi. Orada Abdullah etkin bir yönetim kurarak herkesi şaşırtmıştı.” “Bell 1926’da intihar etti.” “Fransızlar Suriye’de düzeni hiçbir zaman sağlayamadı… İngilizler Irak’tan ve Ürdün’den mümkün olduğu kadar çabuk çekildiler, ama kendilerini Filistin’e çakılmış olarak buldular. Orası giderek Araplarla Yahudiler arasında zehirli çıban olma niteliğini artırıyordu. Arap dünyası, uğradıkları ihaneti asla unutmadı.” (MacMillan, s. 374-401)

“Filistin” “1919…Paris” “Şubat’ın 27’si” “Weizmann… Yüksek Konsey’in karşısına çıkmış, Filistin’de Yahudilere bir vatan talebini savunmuştu”, “Fransızlar düşman kesilmiş olsa bile, Amerikalılarla İngilizlerin kendi arkasında olduğunu biliyordu.” “Son Yahudi krallığının kalıntıları oradaydı. O krallıktan ne kaldıysa, hepsini Romalılar yok etmişti.” “Weizmann… Filistin’i Yahudilere kazandırmakta rolü olabilecek 2000 kişiyle görüşme yapmıştı.” “Balfour’un Siyonizme bir taahhütte bulunmuş olması da, bunda sebat etmiş olması da garip görünüyordu. Astlarından biri, onun bu konu dışında hiçbir şeye önem vermediğini söylüyordu.” “Savaş sırasında cephane bakanlığı yaptığı sıralarda LG, kendisini Weizmann’a borçlu hissettiğini söylemekten hoşlanırdı. İngiltere o sıralarda, patlayıcı yapmakta kullanılan asetonda darlık yaşamaktaydı. Şans eseri, Weizmann da bu maddeyi büyük çapta üretmekle ilgili bir proje üzerinde çalışmaktaydı. Büyük bir jest yaptı, savaş boyunca o çalışmanın verilerini İngiltere’nin kullanımına bedelsiz olarak tahsis etti… LG… “‘Filistin’de Yahudilere Milli Vatan’ adlı ünlü deklarasyonun başlangıcı da o olaydı,” demektedir. (Fransızların bir teorisi daha vardı. LG’un bir metresinin, aslında itibarlı bir Yahudi iş adamıyla evli olduğunu söylüyorlardı.)/… 1917 yılında, İngiltere’nin çıkarları da Siyonist çıkarlarıyla örtüşmeye yaklaşıyor gibiydi. Weizmann bir Yahudi Filistin istiyor… Fransızlara vaat edilmiş olan Filistin bu sayede Fransızlardan kurtarılabilirse, çok daha iyi olurdu… Almanya’da hükümetin Yahudiler yararına bir bildiri yayınlamayı düşündüğüne ilişkin kaygı verici söylentiler Londra’ya ulaşınca, İngiliz hükümeti şimşek hızıyla harekete geçti./ Curzon… Siyonist rüyasının saçma bir şey olduğu kanısındaydı… Hindistan bakanı Montagu’dan çok daha ateşli bir iddia geldi. Ona göre Siyonizm “kötü bir politik inançtı. İngiltere’nin vatansever insanlarının desteğini hak edemezdi.” Kendisi inanç olarak Yahudi, ama uyruk olarak İngilizdi… Hükümet bu itirazları dikkate almadı. Ekim 1917’de bir formül benimsedi… Balfour İngiltere’nin politikasını kısa bir mektupla Lord Rotschild’e bildirdi… Mektup şöyle diyordu: “Kralın hükümeti Filistin’de Yahudilerin milli vatanının kurulmasına iyimser bakmaktadır ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için elinden gelen çabayı gösterecektir.” Kelimeler çok dikkatle seçilmişti… “milli vatan” terimi aslında devlet demek değildi… Siyonist liderler… Hemen bir Yahudi devleti kurmak gibi bir niyetin olmadığını söylediler…/ Bunu izleyen aylarda, İngiliz kuvvetleri Mısır’dan harekete geçip Kudüs’ü ve Filistin’i almak üzere ilerlerken, herkesin Yahudi Lejyonu diye bildiği, Yahudiler arasından özel seçilmiş kişilerden oluşmuş bir birlik de onlarla birlikte ilerliyordu.” “Siyonistler Kudüs’teki bir tepede arazi satın aldılar… 1918’de İngiliz hükümeti, Weizmann başkanlığında bir Siyonist komisyonunun Filistin’e gönderilmesine yetki verdi. Komisyona verilen talimat gerçi biraz muğlaktı ama… Zaman içinde bu komisyon, Filistin’deki Yahudi cemaatinin resmi temsilcisi niteliğine büründü…/ Weizmann şahsen pek tedbirli hareket ediyordu… Filistin mandasını, fazla emperyalist ve fazla Katolik olan Fransızların değil de, İngilizlerin ya da Amerikalıların alması için çeşitli manevralara girişti… İngiliz devlet adamları üzerinde… müthiş bir etkisi söz konusuydu”, “Balfour da Filistin’in sınırlarını cömert biçimde çizebileceği konusunda ona güvence vermişti.” “27 Şubat günü Siyonist misyonu Yüksek Konsey’in karşısına çıktığında tek sözcü Weizmann değildi.” “Fransızlar savaş sırasında Yahudilere bir vatan fikrini desteklemişlerdi. Bunu daha çok propaganda amacıyla yapmışlardı. Ama şimdi… Fransızların Filistin’deki haklarından vazgeçmeye gerek yoktu… o haklar ta Haçlı Seferleri zamanına dayanıyordu… 1918 Aralığında LG’la yaptığı ünlü toplantıda Fransa’nın Filistin ve Musul’daki haklarından vazgeçen C’yu Quai D’Orsay hala affetmemişti.” “O gün Filistin’le ilgili bir karar verilemediği gibi, onu izleyen aylarda da verilemedi… Araplar, Filistin’in 700.000 bin kişilik nüfusunun beşte dördünü oluşturmaktaydı.” “İngilizler 1919’da bile Filistin’de kendilerini Siyonistlerle Araplar arasında sıkışmış görüyorlardı… Siyonistler… tepeden tırnağa problemdi…/ İngilizler… büyük oranda Arapların yaşadığı bir yerde Yahudilere vatan sağlama fikrini desteklemiş, diğer yandan Arapları Osmanlı yöneticilerine karşı ayaklandırmak için onlara Arap bağımsızlığı sözü vermişlerdi.” “Araplar… kaygılanmaktaydılar…/ İngilizler… Siyonistlerle Arap milliyetçilerini aralarında anlaşmaya teşvik ettiler… Weizmann’la Faysal… buluştular… Fransa’ya güvenmedikleri konusunda ikisi görüş birliğine vardı. Faysal Filistin’de bir Siyonist varlığına karşı anlayışlı görünüyordu… Weizmann… Faysal’ın Filistin’e pek önem vermediği izlenimini edinmişti. “… onları Arap bile saymıyor!” diyordu… sonra… Londra’da bir araya geldiler. Yine her şey iyi gitti. Weizmann Faysal’a, Siyonistlerin… Amerikalıların Araplara desteğini sağlayabileceklerini söyledi, Faysal da… Filistin konusunda bir sorun öngörmediğine işaret etti… 3 Ocak 1919’da ikisi iyi niyet ve geleceğe dönük umutlarla dolu bir anlaşma imzaladılar. Yahudilerin Filistin’e göçü teşvik edilecek, Siyonistler de… Arap devleti için yardımcı olacaklardı…/ Filistin’in kaderi… yine dış güçlerin eline kalmıştı. 1919 yılında bunun anlamı da İngilizlerle Fransızlardı. İtalya… çalıştı. Ama aslında İtalya’nın derdi, kendilerinin alamayacağı herhangi bir şeyi Fransızların almasını engellemekti./ ABD’ye gelince, onlar… pek az bir rol oynadılar… ABD hükümeti Balfour Deklarasyonu’nu sessiz sedasız onaylamıştı ve Wilson da Siyonizm’e sempatiyle bakıyordu… Ama beri yandan kendi kaderini tayin hakkının kutsal ilkeleri de vardı. Azınlığı oluşturan Yahudilerin istekleri… neden çok daha kalabalık olan Arapların isteklerinin üzerine çıksındı ki?.. ABD’li iki komisyon üyesi… 1919 sonunda verdikleri raporda, Filistin’deki Arapların “Siyonist programın tümüne şiddetle karşı olduğunu” bildirdiler, Barış Konferansı’nın Yahudi göçünü sınırlamasını, Filistin’de bir Yahudi vatanı kurma fikrinden de vazgeçmesini önerdiler. Hiç kimse bu önerilere kulak asmadı…/ Artık Filistin konusunda en önemli şey, ülkenin gelecekteki sınırlarıydı… C Siyonistlere ve… İngilizlere daha fazla ödün vermeyi reddetti. Suriye-Filistin sınırı, Sykes-Picot Anlaşması’nda çizilene göre fazla değişikliğe uğramadı. Fransızlar bir tek, Filistin’in Suriye’den gelen su fazlasını kullanmasına izin verdiler. Bu konu bugüne kadar hep sorun yaratmayı sürdürdü./ Nisan 1920’de… İngiltere Filistin mandasını aldı… LG… Weizmann’a, “Artık startı aldınız; bundan sonrası size kalıyor,” dedi… İş mandanın ayrıntılarını… Milletler Cemiyeti’ne onaylatmaya kalıyordu. Bu da iki yıl sürdü, çünkü Osmanlı Türkiyesiyle bir anlaşma imzalamak mümkün olmadı. İngilizler sanki Filistin resmi olarak kendilerininmiş gibi davranmayı sürdürdüler… mandayı ikiye ayırdı… Ürdün’ü oluşturdu. Weizmann hayal kırıklığına uğramıştı… Ama Siyonistler… İngiltere’yle kapışmaya da hazır değildi.” “Siyonizm, daha önce var olmayan bir şeyi yoktan var etmişti. Artık örgütlü bir Filistin Arap kamuoyu vardı… 1920’den itibaren İngilizler ikide bir patlayan Yahudi aleyhtarı şiddetle uğraşmak zorunda kaldılar…/ İngilizler bir çareden bir çareye atlıyorlardı. Belki de Araplarla… Siyonistler yine de bir anlaşmaya varırdı. 1921’in yaz mevsiminde bir Filistin Arap delegasyonu kalkıp Londra’ya geldi. Churchill… “Siz Dr. Weizmann’la adamakıllı bir konuşun,” tavsiyesinde bulundu… Ama tarafların ikisi de, diğeriyle ciddi olarak görüşmeye hazır değildi…/ İngilizler beri yandan manda dilini de yumuşattılar… ‘kendini yöneten kurumlar’ kurmaya yöneldiler. Weizmann durmadan seyahat ediyor… en beklenmedik yerlerden bile destek geliyordu. Bunlar arasında Alman Siyonistleri, İngiliz… din adamları, İtalyan Katolikleri bile vardı. Amerikan Kongresi içe dönük, kapanık tutumundan uyandı, Yahudi milli vatanı leyhine bir karar aldı. Weizmann’ın önde gelen İngiliz müttefikleri de sağlam basmayı sürdürdüler. 22 Temmuz 1921… LG’la Balfour ona… sonunda bir Yahudi devleti kurulacağını kendilerinin baştan beri öngördükleri yolunda güvence verdiler. Siyonistlerin Filistin’e silah sokması konusu ortaya çıktığında, Churchill göz kırptı, “Biz aldırış etmeyiz, ama lafını etmeyin,” dedi. Filistin Arap heyetinin pek ‘karın ağrısı’ olduğu konusunda herkes görüş birliği içindeydi. LG neşeyle, “Neden rüşvet vermiyoruz onlara?” diye sordu…/ Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin ortaya getirdiği Filistin mandasını onayladı. Filistin’de bir Arap kongresi, mandayı tümüyle reddetti.” (MacMillan, s. 402-417)

“Atatürk ve Sevr’in Çöküşü/ Oİ’yla ilgili duraklamalı tartışmalar, 1919 Mayıs’ının başlarında, İtalyanların Anadolu’daki hamlesiyle hiç de hoş olmayan bir biçimde sarsıntıya uğradı… İtalyan kuvvetleri… Antalya’da… Marmaris’te… yerleşmeye başlıyorlardı. Bu yerlerin ikisi de, İtalyanların savaş sırasındaki anlaşmalara dayanarak talep ettiği bölgedeydi… 11 Mayıs’ta da… Venizelos… İtalyanların Türklerle gizli bir anlaşma yaptığına dair imalarda da bulunmuştu… İtalyanlar 24 Nisan’da… Barış Konferansı’nı terk etmişti… Wilson İtalyanlara… soğuk bakıyordu…/ LG ile C da onun bu tedirginliğini paylaşmakla birlikte, savaş sırasında verdikleri sözler nedeniyle biraz daha tutuk davranıyorlardı. İtalya’nın savaşa girmesini sağlayan 1915 tarihli Londra mutabakatında, eğer Türkiye parçalanırsa İtalya’nın da “hakkaniyetli bir pay” alacağına söz verilmişti. İfade tehlikeli sayılabilecek kadar muğlaktı… Sykes-Picot Anlaşması’na göre Fransızların da Adana çevresi üzerinde hak iddia etmesi çok tuhaf bir durum yaratıyordu.” “Sonnino… Anadolu’nun bir savaş ganimeti olduğunu, İtalya’nın da bundan payını istediğini söyledi… ya büyük güçlerin hepsi bir şeyler alırdı, ya da hiçbiri almazdı… asıl kaygıları Adriyatik’le ilgiliydi. İşler kızıştığında, ülkesine yakın olan somut kazançlar için, uzaktaki talepleri kolayca feda etmeye hazırdı./ 1919 Nisanında İtalya ile Adriyatik krizi kötüleşirken, LG ile C da Anadolu’yu yem olarak kullanmaya hazırdı… Wilson direndi. O topraklarda yaşayanların çıkarlarını dikkate almak gerekirdi… Türkler de İtalyan yönetiminden hoşlanmayacaktı. LG da… Türklerle ilgili şaşılacak bir şey söyledi: “Uysal insanlar onlar,” dedi. “Hiçbir zaman demiryolu hatlarını kesmezler, o tür şeyler yapmazlar.” Ama Wilson etkilenmedi… Anadolu’da bazı yerlerin mandasını üstlenecek gibi görünen Yunanlar da sevmiyordu İtalyanları…/ Mayıs’ın ilk haftasında, İtalyanlar Barış Konferansı’nı boykot etmiş durumdayken, İngilizlerle Fransızlar da, Oİ’ndan bazı parçalar vererek onları geri gelmeye heveslendirme fikrine iyice ısınıyorlardı. 2 Mayıs’ta… İtalyan kuvvetlerinin Anadolu kıyılarında hala ilerlemekte olduğuna dair haberler gelmeye devam ediyordu. “Çılgınlık” dedi LG. C sertlikten yanaydı… Wilson bir Amerikan savaş gemisini… İzmir’e yollama tehdidi savurdu. LG, Venizelos’un bir Yunan savaş gemisi yollamayı önerdiğini söyledi./ Venizelos pek formdaydı. İtalyanlar aleyhine duyguları kışkırtıyor, büyük güçlere yardımcı olmayı öneriyordu Ortadaki kriz onun gözünde… büyük fırsattı. Barış Konferansı’nın başından beri Yunan taleplerini kabul ettirmek için bastırıyor, arasıra başarılı, arasıra başarısız oluyordu. Anadolu kıyısının tartışmasız Yunan karakterinde olduğunu, Türklerin azınlık niteliğinde olduğunu iddia etmeye çalışmıştı ama verdiği istatistikler çok kuşkuluydu. Daha iç kesimlerde Türklerin çoğunluk oluşturduğunu kendi bile kabul etmek zorundaydı, ama orayla ilgili olarak da ekonomik sebepler ileri sürüyordu. Bölgenin tümünün (... Aydın ve Bursa… Çanakkale ve İzmit…) aslında Akdeniz’e ait bir tek coğrafi birim olduğunu söylüyordu… Şubat ayında Yüksek Konsey’in önüne çıktığında, “Türkler iyi çalışır, ilişkilerinde dürüsttür, iyi bir tebaadır,” demişti. “Ama yönetici olarak, tahammül edilemez olurlar, uygarlığın yüzkarasıdırlar, bu da son dört yıl içinde… Ermeni… Rum’u öldürmeleriyle kanıtlanmıştır.”.../ İşlek bir liman olan İzmir, Yunan taleplerinin merkezini oluşturuyordu.” “Venizelosûn büyük rakibi General Metaksas… sürekli uyarılarda bulunmaktaydı. “Yunan devleti bugün için, böylesine geniş bir alanın yönetimine ve işletilmesine hazır değildir,” diyordu. Metaksas haklıydı./ Yunan Talepleri Komitesi’nin görevi, Osmanlı topraklarıyla ilgili birbirine rakip taleplerin hepsine rasyonel bir çözüm getirmekti. Komitenin bu işi başaramayışında şaşılacak bir şey yoktur. İtalyanlar, tıpkı Avrupa konularında yaptıkları gibi, Yunanların Anadolu’yla ilgili taleplerine de hemen karşı çıktılar. İngilizlerle Fransızlar anlayış gösteriyor gibiydi. Bir tek fark vardı; Yunanların Avrupa’daki taleplerini kabullenmeye hazır olduklarını göstermiş olan Amerikalı uzmanlar Anadolu taleplerine aynı gözle bakamıyordu. Söz konusu alanda nüfusun çoğunluğu Türk’tü. Gerçi İzmir Rum’du ama orayı da Türkiye’den ayırmak, ekonomi açısından, vicdanen haksızlık olurdu. “İzmir kentiyle limanı, Anadolu halkının gözleridir, ağzıdır, burun delikleridir.” Ayrıca Amerikalılar, Türklerin dışarıdan yönetilmeyi gerektirecek kadar geri olduğu iddiasını da kabul etmiyordu…/ Komite raporu yalnızca her iki karşıt görüşü yanyana ifade etmekle yetindi… Venizelos Üç Büyüklere… Yunanların Türkler tarafından kılıçtan geçirildiğine dair korkunç haberler almakta olduğunu söylüyor, İtalyanların da Türklerle sıkı fıkı iş gördüğünü anlatıyordu… LG bir Yunan kruvazörünün İzmir’e gitmesine şimdiden izin vermişti, Venizelos da bu fırsattan yararlanarak Yunan kuvvetlerini Anadolu’ya, İtalyanların hareketini dengelemek amacıyla yollamayı uygun bulmaktaydı… LG’un sekreteri… “... LG İzmir’i Yunanlara kazandırmak istiyor, ama bu konuda İtalyanları idare etmekte zorluk çekiyor.” Venizelos’un… hatırladığı ise, LG’un Yunanlara İstanbul’u da kazandırabileceğinden umutlu gözüktüğüydü./ 6 Mayıs sabahı Müttefiklerin… aldıkları kararlar, İzmir’i de, Venizelos’un büyük hayallerini de, LG’un hükümetini de mahvedecek kararlardı. Dörtler Konseyi’nde LG, İzmir konusunda bir karar alınması için bastırdı. Harekete geçilmezse, İtalyanların Anadolu’da koskoca bir parçayı yutacaklarını söyledi. Yunan kuvvetleri hazırdı. Nerede tehlike varsa… oraya hemen çıkarma yapabilirlerdi. Wilson, “Neden onlara hemen çıkarma yapmalarını söylemiyoruz?” diye sordu. “Bir itirazın var mı?” LG, “Yok,” diye karşılık verdi. C söze karıştı: “Benim de itirazım yok. Ama İtalyanlara haber vermemiz gerekir mi?” LG, “Bence gerekmez,” dedi. İtalyanlar ertesi gün Barış Konferansı’na geri döndüklerinde, onlara açıkça, Müttefiklerin bazı katliamları önlemek için onların yokluğunda bir takım kararlar almak zorunda kaldığı söylendi. Sonnino makul bir soru sordu, Büyük Güçlerin neden kendi askerlerini yollamadıklarını bilmek istedi. C… Sonnino’ya güvence vererek, “Halen İzmir hiç kimseye ait değil; zaten mesele de o kentin kaderini tayin etmek değil, kesin tanımlanmış bir amaca dönük olarak geçici bir operasyon düzenlemek,” dedi. Aslında C da geçici olarak Venizelos’un etkisine kapılmıştı.” “Yunan askerleri hazırdı. Türkler karşı koymaya kalkışmayacaktı ve İzmir’in Rum halkı da tabii ki dosttu. LG’la ikisi, İngilizlerle Fransızların liman girişindeki kaleleri alıp, sonradan Yunanlara devretmelerinin iyi olacağını kararlaştırdılar. C buna biraz isteksizce razı oldu. Bu işten biraz ürkmeye başlıyor, özellikle İtalyanları gereksiz yere gücendirmeyi hiç canı istemiyordu. Wilson’a gelince, hukuka uygun davranmakla İtalyanlara olan kızgınlığı arasında kararsızdı. Sonunda işgale o da destek verdi ve tarih de 15 Mayıs olarak saptandı. İngiliz askeri uzmanlarından Henry Wilson, “Bu iş baştan sona çılgınlık ve çok kötü,” diye yazmıştı./ İzmir’de de ruhsal durum pek gergindi. Yunan hükümetinin ajanları savaşın sonundan beri oradaydı… İngilizlerle Fransızların temsilcileri durumu anlayışla, İtalyanların temsilcileri de düşmanlıkla seyretmekteydi. Türk azınlık derin bir tedirginlik içindeydi… Birkaç bin Türk, protesto eylemi olarak geceleri sabahlara kadar davul çaldı, daha çok sayıda heyecanlı Rum, 15 Mayıs sabahı rıhtıma yığıldı… İlk Yunan birlikleri ilerlemeye başladığında, kalabalıklar tezahürat yaptı… Ortalık bayram yeri gibiyken birdenbire, Türk kışlasının dışında duran biri silahını ateşledi. Gün o anda çirkinleşti. Türk askerler teslim olmak üzere kışladan çıkarken Yunan askerleri çılgın gibi ateş açtı, onları dövdü, süngüyle dürterek kordon boyunda yürüttü. Rum seyirciler de çıldırdı, bu gösteriye katıldı. Orada otuz kadar Türk öldü. İzmir’in her yanında, bazıları Türk olan gruplar belirdi, öldürmeye, yağmalamaya koyuldular. Akşam olduğunda 300 ila 400 arasında Türk ve 100 de Yunan ölmüştü. O günü izleyen günlerde olaylar çevredeki kırsal alana ve diğer kentlere yayıldı. Bu durum Yunan ve Yunan talepleri açısından tam bir felaketti, ama bundan sonra olacakların da yalnızca bir ön habercisiydi./ Yunanların İzmir çıkarması haberi, Türkiye’nin her yanında derin bir üzüntüyle karşılandı… Sultan da sarayında ağlıyordu…/ Atatürk… ülkenin iç kesimlerini seçmiş… sadık birlikleri… orada bulacağına inanmıştı. Asıl problem oraya varabilmekti, ama onu da (istemeyerek) İngiliz işgal yetkilileri çözdüler, çünkü hükümetin oraya, hukuku ve düzeni sağlayacak bir subay göndermesinde direndiler… Yunanların İzmir’e çıkışının ertesi günü, o da İngiliz vizesiyle İstanbul’dan ayrıldı…/ Atatürk ve arkadaşları müthiş bir kumar oynuyorlardı. Müttefiklerin bunu izleyen aylarda onlara istemeyerek sunduğu yardımlar olmasa, bu kumar başarıya ulaşamazdı. Müttefiklerin politikaları karışık, beceriksiz ve riskliydi. Türk milliyetçiliğinin gelişebilmesine en uygun koşulları yaratıyordu. Önce İtalyan, ardından Yunan kuvvetlerinin Anadolu kıyılarına çıkmasına izin verilmesi, Ermenistan’la Kürdistan’ın ayrı devletler olarak kurulacağının işaretleri, boğazların İstanbul da dahil olmak üzere Türkiye’den koparılması ihtimali biraraya gelince, Türk milliyetçileri sırtlarını duvara dayanmış hissettiler. Ülkeleri elden gidiyordu… Paris’te Oİ Anlaşması’nın geciktiği her gün, Müttefiklerin biraz daha zayiflayışını ve Atatürk’ün güçlenişini görünür hale getirmekteydi./… 23 Haziran’da Atatürk İstanbul’a dönme emrini alınca, hemen görevinden istifa etti ve Erzurum’da bir kongre topladı…/ 1919 ilkbaharından başlayarak, Oİ’nden geriye ne kaldıysa hepsinin kaderi… Atatürk’ün hareketlerine bağlı hale gelmeye başlamıştı… Paris’te büyük güçler kendi yollarında gitmeyi sürdürüyor, doğuda olup bitenlerin pek de farkında değilmiş gibi görünüyorlardı. Varsayımlı mandalar alışverişi, neşeli bir havada, sürüp gitmekteydi… İtalyanlar İzmir’in güneyindeki toprakları istediler. LG, “Yo, olamaz,” dedi. “Orası Rumlarla dolu!” Nicolson, LG’un haritadaki çerçeve çizgilerini, nüfus dağılımına ilişkin işaret sandığını fark etmişti… Derken birisi, mandaların “söz konusu halkın rızası ve isteği doğrultusunda” gerçekleşmesi gerektiğine işaret ettiğinde, bu herkesin pek neşelenmesine yol açtı…/ Öğleden sonra… harita… C, Wilson ve LG’un önüne serildi… LG Güney Anadolu’daki İtalyan mandası bölgesini ışıltılı terimlerle tarif etti. “Türklerin yabani alana çevirdiği yerlere İtalyanlar demiryolu inşa edebilir, toprağı sulayıp ekebilir.” LG… Fransızların Anadolu’nun kuzeyini alabileceğini, Yunanların da İzmir ve çevresine ek olarak On İki Ada’yı alabileceğini ekledi, onlara Kıbrıs’ı da verebileceğine işaret etti. C… Yunanların mandayı yönetme yeteneğinden kuşku duyduğunu ifade etti… Wilson ise Yunanlara bir şans tanımaktan yanaydı… Hatta havaya kendini iyice kaptıran Wilson, Amerika’nın da Ermenistan mandasını alabileceğinden umutlu olduğunu ekledi. C, “O zaman Amerika herhalde İstanbul’u da alır,” dedi… Balfour talimatı görünce, nadir gösterdiği bir öfke sergiledi: “Tüm gücü ellerinde tutan üç cahil adam orada oturmuş, kıtaları paylaştırıyor, yanlarında da not tutacak bir çocuktan başka kimse yok.” LG’a bir memorandum yolladı, Türkiye’yi parçalamanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya çalıştı./ LG’a askeri danışmanlarından da mesajlar yağdı. Onlar da… olup bitene karşıydı. Churchill ile Montagu de karşıydı. Londra’dan koşup gelmiş, Türkiye’yi böyle kesip biçmenin, Müslüman dünyayla “ebedi savaş” anlamına geleceğini, buna Hindistan’ın da dahil olacağını söyleyip bir kere daha uyarmaya çalışmışlardı…/ 13 Mayıs’ta yapılan düzenlemeler, neredeyse hemen ardından çöktü. İtalyanlar Anadolu’ya yeni çıkarmalarla hem LG’un, hem de Wilson’un canını sıktı. LG, İtalyan mandası konusunda görüşünü tümüyle değiştirdi: “Bence İtalyanları Anadolu’ya sokmak, oraya bir sorun kaynağı sokmak demek,” dedi. Montagu’nun uyarılarından da etkilenmişti. 19 Mayıs’ta… öbür liderlere, “Türkiye’nin ana topraklarını bölmenin mümkün olmayacağı sonucuna vardım,” dedi. “Müslüman dünyada çok büyük bir istikrarsızlık doğması tehlikesi var.” Böyle bir tehlikenin gerçekten var olduğu görüşüne Wilson da katıldı… Türkler bir tek devlet istediklerini kendileri açıkça belli etmişlerdi. Bu durumda Anadolu’yu İtalyan ve Fransız mandaları şeklinde bölmek… hayli garip olurdu. Türkiye’nin egemenliğini ortadan kaldırmayı haklı gösterecek hiçbir neden yoktu. Wilson, “Ben kendime, bu sözleri On Dört Nokta’da kullandığımı hatırlıyorum,” diyordu. “Bunların bizi de bağlayan bir tür anlaşma haline geldiğini düşünüyorum.”... Hatta İstanbul’da sultanı bile yerinde bırakabilirlerdi; tabii boğazlar üzerinde herhangi bir gücü olmadan. LG bu görüşe katıldı, ama iki gün sonra İngiltere’den afallamış kabine üyelerinin apar topar Paris’e gelip kendiyle görüşmesinin ardından, Anadolu’nun tümü üzerinde Fransız kontrolü yerine Amerikan kontrolü önerisiyle çıkageldi. Buna boğazlarla Ermenistan da dahil olmalıydı./ C buna çok öfkelendi… Suriye meselesinden ötürü LG’a çok kızgındı… LG’la ikisi, yalnız Türkiye’nin değil, tüm Ortadoğu’nun bölünmesi konusunda müthiş bir kavgaya tutuştular. Her ikisi de kontrollerini kaybettiler ve birbirlerine en saçma suçlamaları yönelttiler…/ Wilson ortalığı sakinleştirmeye çalıştı… konuyu bir kenara bıraktılar. Almanya’yla yapılacak anlaşma çok daha acildi; Türkiye bekleyebilirdi./ Başkan Wilson Haziran sonunda ülkesine dönünceye kadar, Oİ yalnızca bir kere daha tartışıldı, o da, sultanın hükümetinden gelen temsilcilerin Paris’e varmasıyla gerçekleşti… barış mimarları… Osmanlılara… anlaşma hazır olmadan Paris’e gelmelerine izin vermişti. Bu da büyük güçlerin, Osmanlı Türklerinin geleceğini ne kadar sıradan bir olay olarak gördüklerine ek bir işaretti. 17 Haziran’da Osmanlı Türklerinin üç temsilcisi… hitap ettiler. Başnazır Damat Ferit… Türkiye’nin sözcülüğünü o üstlendi… sorumluluğu önceki yöneticilerin üzerine yıktı… Oİ’nu bir bütün halinde bırakmaları için ricada bulundu… C onu hiç cesaretlendirmedi…/ Barış mimarları Damat Ferit’in performansının bir fecaat olduğu konusunda görüş birliği içindeydiler. Wilson, “Ömrümde bundan büyük aptallık görmedim,” diyordu. Heyetin ülkesine geri yollanmasını önerdi… bir cevap gerekip gerekmediğinden bile emin değildi. LG barış koşullarını düzenlerken Arap topraklarını, İzmir’i ve Ermenistan'ı ele almaktan, Türk toprakları olan Trakya ve Anadolu’yu sonraya bırakmaktan yanaydı… Wilson’un tek söylediği, İstanbul’un kontrolünün Türklerin elinden alınması gerektiğini düşünmeye başladığıydı. C ise, “Türk İmparatorluğu’nun topraklarını ne yapacağımız konusunda… ipin ucunu adamakıllı kaçırdığımızı itiraf etmem gerek,” demekle yetindi. Üçü birlikte konuyu rafa kaldırdılar.” “Curzon… Türklerin işinin bitmiş olduğunu varsaymanın tehlikeli olduğuna, kapsamlı bir anlaşmayı geciktirmenin çılgınlık olduğuna işaret ederek uyarılarda bulunuyordu. LG… aldırış etmedi. Curzon onun sevmediği… bir insandı… Zaman içinde bu nefret yumuşadı… Ama sonunda LG’u deviren de Curzon olacaktı./ Modern Türkiye’nin sınırlarını çizen de, Atatürk ve arkadaşlarıyla birlikte, yine Curzon olacaktı.” “Curzon hayatını İngiltere’ye… hizmet etmeye adamıştı… Avrupa’yı ancak güç dengesi bozulduğu zamanlarda tehlikeli bulmaktaydı… Yabancıların çoğunu sevmezdi. Özellikle Fransızları hiç sevmezdi. Asıl tercih ettiği… Anadolu’nun basit Türk çiftçileriydi. “Basit düşünen, değerli insanlar,” derdi… Oİ’ndan Japonya’ya kadar pek çok yeri gezmiş…/ 1919’da Paris’te… görüşmeler onu deli ediyordu. Oİ’na bayıldığı yoktu ama Türk milliyetçiliğini uyandırma konusunda sürekli uyarılarda bulunmaktaydı.” “İtalya’ya manda verilmesine şiddetle karşıydı. Ne Anadolu’nun güneyinde, ne de başka bir yerde! İzmir’in Yunanlara ödül olarak verilmesini de yanlış buluyor… İzmir çıkartmasının Paris’te yapılmış hataların en büyüğü olduğunu da söyleyecekti./ Uyarıları genellikle boşa gitti… Ekim 1919’da nihayet dışişleri bakanı oldu. Türkiye için yumuşak barış şartlarından yanaydı, ama LG ve özel ekibiyle mücadele etmek durumundaydı. Başbakan hala İzmir’i Yunanlara vermekten yanaydı, belki çok daha fazlasını da verecekti…/ İngilizler kendi aralarında anlaşamıyorlardı ama, Türkiye konusundaki Müttefik politikası, zaten hiçbir zaman tutarlı değilken, şimdi hepten darmadağınıktı. Amerika denizaşırı olaylarla ilgilenmekten hızla vazgeçiyor… İngilizler bu gerçeği kabullenmekten garip şekilde kaçınıyorlardı. Belki de LG, Yunanlar Anadolu’daki konumlarını sağlamlaştırsınlar diye zaman kazanmaya çalışıyordu. Wilson Paris’ten ayrıldığında LG, Müttefiklerin Wilson’dan Amerikan halkını manda üstlenmeye ikna etmesini beklediğini, bunu yapabileceğine inandığını iddia etti, bunun üzerine, oturup beklediler. Derken Wilson, Eylül 1919’da hastalandı… Müttefikler yine beklediler…/ İtalyanların Türkiye’ye ilgisi de, zaten baştan beri fazla güçlü değilken, şimdi daha da sönmeye başlıyordu. 19 Haziran 1919’da Orlando hükümeti düştü… Yeni başbakan Nitti, İtalya’nın devleşmiş iç sorunlarına eğilmeyi tercih ediyordu. Seleflerinin Kafkaslar için vaat ettiği pahalı ve tehlikeli harekatı hemen iptal etti. Anadolu’ya gelince… toprak almaktan çok bazı imtiyazlara… önem veriyordu… İngilizler haklı olarak, İtalyanların herhalde artık Türk milliyetçileriyle işbirliği yapmaya başladıklarını düşünüyorlardı./ Fransa Türkiye’ye ilgi duymayı sürdürdü, ama İngiltere’yle işbirliği yapmayı canı istemiyordu. Suriye konusu hala onmaz bir yaraydı ve birçok Fransız, İngilizlerin onları Türk topraklarından da atma manevralarının peşinde olduğuna inanıyordu. C Yunanistan’a destek konusunda hiçbir zaman çok hevesli değildi, şimdi de Fransa’daki Türk yanlısı yatırımcılardan, Türklerle anlaşması için baskılar gelmeye başlamıştı. Osmanlı borçlarının %60 kadarı, Fransızlara olan borçlardı; eğer Türkiye parçalanırsa, o alacakları kurtarmak mümkün olmayabilirdi./ Curzon durumun farkındaydı. Amerika olmayınca, Türkiye konusunda Fransızlarla anlaşmak zorundalar demekti… Ekim ayında… Rawlinson’u, Atatürk’ün hangi koşulları kabul edeceğini öğrenmeye yollamıştı. Artık Türk milliyetçileri iç kesimlerin dörtte birinden fazlasını kontrol altına almıştı… İngilizler, isteksizce peşlerinden gelen Fransızlar ve İtalyanlarla birlikte 16 Mart 1920’de İstanbul'u işgal edip, hukuk ve asayiş adına başta gelen birkaç milliyetçiyi tutukladığında, Atatürk buna cevap olarak yakınında bulunan tüm Müttefik subaylarını tutukladı… Curzon, yapılacak en iyi şeyin yeni bir Türkiye’nin oluşmasına izin vermek olduğu kanısına varıyordu. Bu Türkiye’nin başında da Atatürk olacaktı. Ne yazık ki LG’u bir türlü buna ikna edemedi./ Bir dizi Müttefik toplantısı Nisan 1920’de San Remo konferansıyla sonuçlanırken… nihayet bir taslak anlaşma kaleme alındı ve İstanbul hükümetinin temsilcilerine sunuldu. Türkiye hem küçük, hem de boyun eğen bir ülke olacaktı… Türkler İstanbul’da kalacaktı ama boğazlar uluslararası bir rejime tabi olacaktı. Fransa’yla İtalya’nın Anadolu’da kendi nüfuz alanları olacaktı. Yunanistan İzmir’le Trakya’yı alacaktı. Bağımsız bir Ermenistan olacaktı… ayrıca Türkiye içinde Kürdistan denilen özerk bir yer de olacaktı./ Aslında Ermenistan için iş işten geçmişti… Ermenistan, Dağıstan, Gürcistan ve Azerbaycan, 1918 ilkbaharında peşpeşe bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Yeni devletler güçsüz, yoksul, mültecilerle boğuşmaya çalışır durumdaydı. Haydutlarla… açlıkla belki baş edebilirlerdi. Belki aralarında… sorunları çözümleyebilirlerdi… Denikin’i belki geri püskürtebilirlerdi… Ama bir yandan kuzeyden gelen o kararlı Rus saldırılarına ek olarak bir yandan da güneyde ayaklanmış bir Türkiye’nin varlığı, onlara bu olanağı tanımadı./ Yine de, dışarıdan bira destek gelse, bir şansları olabilirdi… yardım edebilecek durumda olan yalnız İngiltere’ydi. 1918 sonunda Mezopotamya’daki İngiliz kuvvetleri Bakü’yü işgal etmek üzere Kafkasların Hazar tarafına kaydırılmıştı… Üç tümen de İstanbul’dan… Batum dahil olmak üzere Karadeniz’in doğu kıyılarını kontrol etmeye yollanmıştı. 1919’a girildiğinde İngiliz kuvvetleri Kafkaslardaki bu iki kenti birbirine baağlayan demiryolunu kontrol altında tutar durumdaydı. Ama İngilizlerin niyeti belli değildi. Ne yapacaklarını kendileri bile kesin olarak bilmiyordu. Hazar denizi petrollerine erişme, Hindistan’a giden bir yolu daha elde tutma, Fransızları uzaklaştırma, kendi kaderini tayin hakkını destekleme; bunların hepsi İngilizlerin Kafkasları işgal nedenleri olabilirdi. 1919’de Bolşevik tehlikesi de bu karışıma katılmış durumdaydı. Curzon uyarıda bulunmuş, bölgenin tümünü, tüm hukuku yok etmek isteyen sınır tanımaz güruhların insafına terk etmekte olduklarını söylemişti. Ama çalışma arkadaşlarından çoğu uzak durmaktan yanaydı. Balfour açık açık, “Kafkaslar kötü yünetilse ne olur ki?” diye soruyordu. Curzon alaycı bir havada, “İşte o da diğer alternatif,” dedi. “Birbirlerinin boğazını kessinler, öyle mi?” Balfour, “Bana göre hava hoş,” diye karşılık verdi./ Curzon’un tüm ısrarlarına rağmen, 1919 ilkbaharında hükümet bölgedeki İngiliz varlığını büyük bir yük olarak görüyordu… Haziran’da kabine, tüm kuvvetlerini bölgeden yıl sonuna kadar çekme kararı aldı. Denikin’in bağımsız cumhuriyetlere dokunmama vaadine karşılık, ona silah verilecekti. Aslında orayı İtalyanlar devralmalıydı, ama… öyle bir şey olabilecek ibi değildi… Kabine sekreteri Hankey, o yılın sonbaharında LG’a yazdığı bir mektupta, “İngiltere… çevrelerinde Ermenilere yönelik güçlü duygular var… desteklediğimiz bir milleti kendi kaderine terketmek kimsenin hoşuna gitmiyor,” diyordu. “Tam katliamlar olduğuna ilişkin söylentiler dolaşırken kuvvetlerimizi Kafkasya’dan çekmemizde bir tür duyarsızlığın söz konusu olduğunu kimse inkar edemez.”/ İngilizlerin kuvvetlerini çekme operasyonları yine de devam etti, ama Denikin gücenmesin diye, Kafkas cumhuriyetlerinin tanınması da geciktirildi. Ancak Ocak 1920’de, Beyaz Rusların işinin bittiği kesinleştikten, Bolşeviklerin güneye ineceği belli olduktan sonra küçük cumhuriyetler İngiltere tarafından tanındı ve oraya bir miktar silah gönderildi… elde kalmış… tüfekleri yollamıştı. Bu tüfekler… sıkışma yapmasıyla tanınırdı./ Bu arada güneyde de, Atatürk kuvvetlerinin Anadolu’daki güçlerini arttırmasıyla yeni bir tehlike belirmekteydi… Bolşeviklerle Türk milliyetçileri arasında karşılıklı sondajlar başlamıştı bile. Atatürk komünist değildi, ama ne de olsa Bolşevikler, onun düşmanı olan İngilizlerin düşmanıydı. Onun bakış açısına göre, Türklerle Bolşeviklerin güçlerini birleştirmesinin, ülkelerini parçalamak isteyen emperyalistlere karşı koymalarının önündeki tek engel bu bağımsız cumhuriyetlerdi, yani Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’dı. Bolşeviklerin de, Atatürk gibi, hiç dostu yoktu. Hevesle karşılık verdiler, Anadolu’ya silah ve altın yolladılar./ Müttefikler San Remo’da Ermenistan’ı konuşurken, Bolşevikler… Azerbaycan… aldı… Müttefikler Milletler Cemiyeti’yle temas edip, kurmayı düşündükleri daha geniş Ermenistan devletini korumasını istediklerinde, Milletler Cemiyeti onlara, öyle bir devlet var olmadığına göre, koruyamayacağını söyledi. Müttefikler o zaman Amerika… döndüler. Wilson’un ülkesine dönüşünden beri, Ermenistan’ın mandasını üstlenme konusu orada can çekişir durumdaydı. Hasta başkan gelen talebi Kongre’ye götürdü, Mayıs ayında Kongre bu teklifi ezici bir çoğunlukla reddetti…/ Kürdistan’ın kendine bir hami bulma şansı, Ermenistan’ınkinden bile azdı. Konu… bir kere açılmıştı.” “Sykes hoşlanmıştı onlardan… nedeni, sağlam adamlar ve iyi savaşçı oluşlarıydı… Amerikalı uzman ise sevmiyordu Kürtleri… “Huyları pek ateşli, gücenik, intikamcı, entrikacı ve kalleşler. İyi asker, ama kötü lider olurlar. Hasisler, çok benciller, hiç utanç duymadan dilenirler ve hırsızlığa eğilimleri çok fazla.”/ Kürtler tehlikeli bir bölgede yaşıyordu… gerçekte kaç Kürdün var olduğunu bilmek kolay değildi.” “Kökenleri hakkında pek az tutarlı tarih bilgisi vardı. Ortada birbiriyle çelişen efsanelerden başka bir şey yoktu… Kavgacı ve yönetilmez bir grup olmakla şöhret yapmışlardı… Osmanlı Ermeni katliamında Kürt Müslümanları kullanmıştı.” “Kürtlerin Paris’te güçlü taraftarları yoktu… Her zamanki hayvan hırsızlıklarıyla, kız kaçırmalarla, aşiret çatışmalarıyla, haydutluklarla, Ermenileri hevesle kesip biçmekle ya da yaşama mücadelesiyle uğraşırken, çoğunluğun yaşadığı Oİ içinde daha geniş bir özerkliğe ilgi bile duymamışlardı… milliyetçi duyguların Kürtlere yansıması pek zayıf olmuştu… 1919’da Kürtlerin Paris’te tek sözcüsü olan, oldukça çekici bir kişi vardı, o da o kadar uzun süredir orada yaşıyordu ki, kendine ‘Beau Sharif’ diye isim takılmıştı. Elinden geleni yaptı…/ Dünya haritası üzerinde bir Kürdistan görmeye herkesten fazla ilgi duyan tek güçlü ülke İngiltere’ydi. Amerika’nın sempatisi Ermenilere dönük olduğu için Kürtleri pek sevmezlerdi… Fransa artık manda talebine ilgi duyuyormuş gibi numara yapmaktan bile vazgeçti. Ama İngilizlerin Kürdistan mandasını almasına itirazını yine de sürdürdü./ LG… esas olarak, Mezopotamya mandasını almak ve korumakla ilgileniyordu. Orada önemli petrol yatakları vardı… Kürtlerin de zaten İngiliz himayesi istediğini ileri sürüyorlardı. Kürtler ise tam tersine, 1919 boyunca enerjilerini… İngiliz işgal güçlerine karşı ayaklanmaya, İngiliz ajanlarını öldürmeye harcadılar./ 1919 ve 1920 boyunca İngilizler bir yandan Türkiye Anlaşması’nı hazırlamakla uğraşırken, Kürtleri İngiliz koruması altına sokabileceklerini iddia eden bir takım Kürt gruplarına da fon aktardılar. Binbaşı Noel… 1919 yazında esrarengiz bir görevle Kürt bölgesine gönderildi…/ İngiliz desteği 1919’da oldukça mesafeliydi… Sonbahara gelindiğinde, bunun olmayacağı net biçimde ortaya çıktı. Ayrıca Türklerin büsbütün bitip tükenmediği de belli oldu… İngiltere’nin ayrı bir Kürdistan devleti kurup ayakta tutma fikri… giderek cazibesini kaybetmekteydi…/ Kürtler… bölünmüş durumdaydılar… 1919 ilkbaharında Yunanlar İzmir’e çıkıp… 1920 yazında içerlere… yürümeye başladıklarında, genelde hayli dindar Müslüman olan Kürtler bunu İslamiyetle Hıristiyanlık arasında bir savaş olarak gördüler. Atatürk… Kürt aşiret reislerinden destek isterken İslam kartını oynayacak maharete sahipti. İngiltere’nin güneydeki Kürt topraklarını ele geçirmeyi planladığına ilişkin söylentiler, Kürt milliyetçilerini bile Atatürk’ten yana olmaya itti./ O aşamada, Curzon ile LG, belki ilk defa aynı görüşteydiler. Bağımsız Kürt devleti, olacak şey değildi.” “Türkiye için hazırlanan anlaşmada Kürdistan’ın durumu havada bırakılmıştı… Sınırlar da kesin değildi. Bir inceleme hayeti gidip bilgi getirecekti. (İngilizler kendi istedikleri bölgenin yeni Irak devleti sınırları içinde olmasını sağlamışlardı.) Muğlak bir vaat vardı: Eğer Kürtler… bağımsızlığı gerçekten istiyorlarsa, günün birinde Irak’taki yakınlarıyla biraraya gelebilirlerdi./… Türkler arasındaki tepkinin nasıl olacağı zaten çok belliydi…/ Durum daha da kötüye giderken, Müttefikler daha doğrusu İngilizler sonunda Türkiye’deki durumları açısından felaket olacak bir adım atmaya karar vardiler… Venizelos’a nihayet 1920 Haziran’ında LG tarafından, iç kesimlere doğru ilerleme izni verildi… İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri, Curzon’a öfkeli bir mektup yolladı. “Bu durumda Yüksek Konsey savaşın ve çatışmaların yeniden başlamasına hazırlıklı demektir,” diyordu. “Kendi ilan ettikleri ilkelerini bile ihlal ediyorlar…”.../ Böylece Türkiye’de barış sağlama işinin son perdesi, savaşlarla açılmış oldu… 1920 Ağustos’unda Yunanlar içerlere… ilerlemişlerdi./ Aynı ay, Müttefiklerle sultanın temsilcisi Damat Ferit… Sevr’de… anlaşmalarını imzalıyorlardı. Güzel bir anlaşma değildi… Türkiye’de bir günlük yas ilan edildi… Atatürk ise savaşını sürdürmekle yetindi. O zamana kadar Türkiye’deki milliyetçi güçlerin büyük çoğunluğunu kendi kontrolü altına almayı başarmıştı, kuzeyde de Bolşeviklerle birlikte, sorun yaratıp duran Kafkas cumhuriyetlerini ezmekteydiler./ Eylül 1920’de, yani Sevr Anlaşması’nın… bağımsız bir Ermenistan’a onay vermesinden yalnızca bir ay sonra, Atatürk’ün kuvvetleri güneyden saldırdı. Ermeniler… çekilmek zorunda kaldılar… 17 Kasım’da Ermeni hükümeti Türkiye’yle bir ateşkes imzaladı. Bu metne göre ülkenin pek küçük bir parçası özgür kaldı. Beş gün sonra Başkan Wilson’dan bir mesaj geldi… Çizdiği sınırlar, 42.000 kilometrekarelik Türk toprağının Ermenistan’da kalmasını öngörüyordu./… iki düşman arasında sıkışıp kalan Ermeni başbakanı, “Ermenilerin yapabileceği tek şey, ‘ehven-i şer-i’ seçmek,” dedi. Aralık ayında Ermenistan bir Sovyet cumhuriyeti oldu…/ Kürdistan’ın da işi bitmişti. 1921 Mart’ına gelindiğinde Müttefikler Sevr Anlaşması’nın muğlak vaatlerinden geri adımlar atmaya başlamışlardı. Kürdistan açısından… değişiklikler yapmaya hazır olduklarını söylüyorlardı… Müttefiklerin bağımsız bir Kürt devletine ilgileri de ölmüştü./  Kuzey cephesinde istikrarı sağlamış olan Atatürk, artık dikkatini batıdaki Yunan işgaline çevirebilecek durumdaydı. O konuda da olaylar onun yararına gelişti. 1920 Kasım’ında Venizelos… seçimleri kaybetti. Bu durumda, eski düşmanı Kral Konstantin’in dönüşüne yol açılmış oluyor, Müttefiklerin Türkiye’yle ilgili politikası da sona eriyordu. İtalya’yla Fransa artık Yunanistan’ı desteklemek gibi bir sorumlulukları kalmadığını, Sevr Anlaşması’nın değiştirilmesi gerektiğini ileri sürdüler… Ekim 1921’de Fransa, Atatürk’ün hükümetiyle bir anlaşma imzaladı… Atatürk çok daha önemli bir şey kazandı; büyük güçlerden biri tarafından tanınmış oldu…/ Yunanistan’da Konstantin’in dönüşü, ordudaki Venizelos yanlısı subayların isyanına yol açtı, tam Anadolu’da 1921 ilkbahar harekatı başlarken askeri kaosa itti… LG, Curzon’un itirazlarına hiç aldırmadan, Yunanları el altından, bir takım imalarla kışkırtıp Türklere saldırmaya teşvik etti. O yaz Yunan kuvvetleri ilerledi… orayı tutmaya güçlerinin yetmeyeceği de belli oldu… Ertesi yılın ilkbaharı geldiğinde, “Evimize dönelim. Anadolu’yu da boş verelim,” demeye başlamışlardı./ 26 Ağustos 1922 günü nihayet Türk karşı saldırısı başladı… 10 Eylül günü Atatürk İzmir’e muzaffer komutan olarak girdi… büyük güçler… Yunanları ortada bıraktı… kentte yangınlar da başladı./ İlk yangın belki de kaza sonucu çıkmış olabilirdi, ama görgü tanıkları sonradan, Türklerin ellerinde benzin bidonlarıyla Ermeni ve Rum mahallelerine gittiğini anlatıyorlardı… Atatürk alevleri sakin bir havada seyrediyordu… Yangınlar bittiğinde, artık ortada Rum İzmir kalmamıştı./… İngiliz hükümeti… Çanakkale ve İzmit’te sıkı durmaya karar verdi… müttefiklerine çağrıda bulundu, ama cevap olarak mazeretlerle sitemlerden başka bir şey gelmedi… İtalyanlar çabucak Atatürk’e kendi tarafsızlıkları konusunda güvence, Fransızlar da askerlerine Çanakkale’den çekilme emri verdiler. Curzon Paris’e koştu, artık Fransa’nın başbakanı olmuş olan Poincare’yle korkunç bir sahne yaşadı, terk edilmekten, ihanetten söz etti. Poincare de ona bağırmaya başlayınca Curzon gözyaşları içinde odadan kaçtı…/ LG savaştan yanaydı ama daha serinkanlı düşünenlerin… söyledikleri nihayet ağırlık kazandı. Görüşmeler için Atatürk de hazırdı.” “Bir milyondan fazla kişi yollara düşmüştü…/ Yunanların Anadolu macerası Venizelos’u zaten devirmişti ama şimdi de asıl patron LG’u devirmek üzereydi… Curzon ses çıkarmaksızın eski çalışma arkadaşlarını terk etti. Bonar Law liderliğinde yeni Muhafazakar hükümet 1922 Kasım’ında kurulurken, Curzon yeniden dışişleri bakanlığına getirildi. Hiç durmadan Lozan’a doğru yola çıktı. Yeni Türkiye barışı orada oluşturulacaktı./ Lozan’da… Türkiye’yi bu sefer milliyetçiler temsil etmekteydi. Liderleri… İsmet Paşa’ydı… Amerikalılar… oraya yalnızca gözlemciler yolladılar…/ Lozan’da Curzon’u rahatsız edecek pek çok neden vardı. Sarhoş uşağı bir keresinde smokininin pantolonunu saklamıştı… En kötüsü de, Fransızlarla İtalyanların ‘habire Türklere yağ çekmesi, her fırsatta konuları saptırmalarıydı’. Tabii bir de Türklerin kendileri vardı… İsmet Paşa… Taş gibi bir davranış içindeydi, sağırlığını abartılı kullanıyor, kendi taleplerini inatla tekrarlayıp duruyordu. Atatürk’ten kesin talimat alarak gelmişti. Dış müdahalelerden arınmış, bağımsız bir Türkiye talep edecekti… Akşamları… pek sevdiği… (likör) ile avuntu buluyordu. Akılsızlık edip bir gece ona katılan bir Amerikalı, bir daha ömrünün sonuna kadar içki içmemeye yemin etmişti… Atatürk ta uzaklardan… İsmet Paşa’ya emirlerini telgraflarla bildirmekteydi./ Sonu gelmez pazarlıklardan, Curzon’un Türklere baskı yapmak için bir ara salonu terketme gösterisinden sonra, 1923 Temmuz’unda bir anlaşma şekillenebildi… Lozan Anlaşması… Paris Barış Konferansı’nın ürünü olan anlaşmalardan farklıydı. Curzon içinden, “Şimdiye kadar biz… dikte ediyorduk,” diye düşünmekteydi. “Şimdi ise düşmanla pazarlık ediyoruz, çünkü düşmanın ordusu var, bizim yok. Duyulmamış bir durum.”/ Sevr şartlarından geriye pek az şey kalmıştı. Bağımsız Ermenistan’la Kürdistan’ın adı hiç geçmiyordu… Türkiye’nin sınırları artık Türkçe konuşulan tüm toprakları içeriyor… nüfus mübadelesi de getiriyordu… Curzon bunu, “Çok kötü ve haince bir çözüm…” diyordu…/ Lozan’da çözülmeden kalmış bir sorun… Musul’du. Türk heyeti… Musul’u talep etmelerinin nedenini, oradaki Kürtlerin aslında Türk olduğuna dayandırdı… Milletler Cemiyeti de 1925’te Musul’u Irak’a verdi./… Irak 1932 yılında bağımsız olurken Kürtler herhangi bir şey vaat edilmedi…/ Kürtler kaderlerine hiçbir zaman sessizce razı olmadılar.” “Sultan… Sürgündeyken, San Remo’da, yoksul ve yapayalnız öldü… Curzon 1925’te öldü.” (MacMillan, s. 418-444)

*

5.3.2026

***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder