16 Mayıs 2026 Cumartesi

Çeçenistan'a Rusların Silahlı Saldırılarını Sürdürdüğü 1994-2007 Döneminde Türkiye’de GÖRDÜKLERİM, GÖRÜŞLERİM

Yazma Kararım 

 

Ne önemli bir iştir, yazmak! 

Yazı ise ne büyük hazine! Neleri içermez ki? İnsanı nasıl da zenginleştirir! 

Yazı'dan istediğim ölçüde faydalanmayı başaramadıysam da, okumayı hep sevdim, diyebilirim. Ama, keşke, okuma ve yazmanın kıymetini daha erken yaşta, mesela, 15'imdeyken, bugünkü şekilde idrak edebilmiş olsaydım! O zaman yazı'nın getireceği zenginlikten daha çok edinebilirdim! 

İdrak ve zaman! 

Keşke, dediğim en önemli konu, ilk gençlik yıllarında zamanı "iyi" bir şekilde değerlendirmeyip "israf" etmiş olmamdır!  

Buna hayıflanırım. 

*** 

Daha önce yazma düşüncem olmamıştı, ama 2015 yılı başlarında karar verdim, yazmayı deneyeceğim! 

Öncelikle, 1994-2007 döneminde Çeçenistan'da savaş sürerken Türkiye'de görüp yaşadıklarımdan ve bunlarla ilgili görüşlerimden parçalar yazacağım.  

Bir tür anı-deneme!  

Ama, "her şeyi" yazmayacağım, mesela, kendimce "kırıp-dökmemek" düşüncesiyle bazı olayları isimlerle birlikte tam olarak açık yazmayacağım; yazdıklarımın ise doğru olması için elimden gelen özeni göstereceğim. 

Keşke daha önce yazmaya karar vermiş olsaydım: Genelde her tür yazılı materyale çok değer veririm, onları atmaya-yok etmeye kıyamam ve biriktiririm; önceleri, şimdilerde öncelikle yazmayı düşündüğüm konuda da, öylesine, epeyce yazılı malzeme biriktirmiştim, ancak çok yakın bir zamanda yer-mekan yetersizliği "bahanesiyle" bu malzemenin hemen hemen tamamını attım, hem de çok kısa bir zaman öncesinde. 

Daha önce yazma düşüncem olsaydı, bunları atmazdım, yazacaklarım için dayanak olurdu; şimdi, maalesef, bu dayanaktan yoksunum ve o yüzden esas itibariyle hatırladıklarımı yazacağım, tabii, ne ölçüde hatırlayabilirsem. 

Elbette eksikli olacak ve hatalar da olabilecek! 

Yine de yazacağım! 

*** 

Yazacaklarım, elbette, mutlak gerçekler olmaktan çok, benim bakış açımdan gerçekler olacak; aynı olayların başka açılardan bakıldığında çeşitli farklı görünümlerinin olacağı da, elbette ki, tabiidir! 

*** 

Amacım, gerçekleri yazmak! 

Ama, elbette, hatalar olması da mümkün; olursa, hataların sorumluluğu kuşkusuz bana aittir! 

Gerçekler hariç, yorum ve hatalar nedeniyle üzüntüye neden olacak olursam, şimdiden af diliyorum!  

 

25.4.2015 

*** 

Yazacağım, dediysem, öyle önemli olaylar-derin düşünceler yok, yazacağım! 

Söz konusu olan savaş döneminde, Çeçenistan'da yaşananlar, insanlık tarihinde eşine az rastlanır türden vahşet örnekleridir, Çeçenler için büyük felakettir, ama, ben, orada yaşananların, sanırım, çok azını idrak edebilmişimdir, uzaktan izleyen biri olarak! 

Dolayısıyla, o tür önemli olaylar değil, yazacaklarım, doğal olarak! 

Benim yazacaklarım, Çeçenistan'a Rus saldırısının başladığı Aralık 1994'ten Ekim 2007'ye kadar olan dönemde, Türkiye'de Çeçenlere destek çabasında olanlar içinde yer alan birisi olarak, bu faaliyetler sırasında görüp yaşadıklarım olacak, daha çok. 

Bir tür düşünme-hatırlama denebilir! 

Ne olacak? 

Neye yarayacak? 

Niçin yazıyorum? 

Yayınlanması ve dolayısıyla okunması da gerekmiyor, yani şart değil! 

Ama yazacağım! 

*** 

Yazdıklarımı, birkaç arkadaşıma verebilirim, isterlerse okumaları için, en azından. 

Yani bir tür yazılı dedikodu! 

Dedikodu sağlığa faydalı, da denir ya, daha ne olsun! 

Hem, yazmanın dinamiği, elbette düşünsel olarak, bereketli de değil midir? 

 

30.4.2015 

*** 

Geçmişten Kısaca 

 

Çocukluğumda köyümüzde herkes Çeçence konuşurdu.* Köyümüz büyük ölçüde kendine "yeten" bir köydü. O kadar ki, ilçemizi ilkokulu bitirdiğimde gördüm. Dolayısıyla, hemen hemen, tamamen, Çeçence dilinin baskın olduğu dar bir toplumsal ortamda geçti, çocukluğum.** O çevrede, köyümüzden başka Çeçence konuşulan sadece iki kırsal yerleşim birimi daha vardı, yani yöremizdeki Çeçence konuşulan yerleşim birimi sayısı toplam olarak üçtü. 

Köyümüzün yakın çevresinde, daha çok, "Çerkez"*** köyleri vardı, Türkçe ve Kürtçe konuşulan köylerden başka. 

Ortaokula başladıktan sonra içinde bulunduğum ortamda, biz Çeçenler de Çerkezdik, öyle görülüyorduk. Ve, egemen anlayışa göre, Çerkez olarak hepimiz yabancıydık ve "azınlık"tık; düşmanca tavırlar da vardı! 

Biz Çeçenlerse azınlığın da azınlığıydık! 

Farklı diller konuşsak da, diğer Çerkez köylerindeki insanlarla günlük yaşamda ortak yönlerimiz çoktu. Genelde, birbirimizi akraba gibi görürdük, bu anlayış daha sonraları büyük kentlerde, derneklerde de sürdü. 

Zamanla öğrenecektim, tarihimiz de ortaktı:**** Ruslarla uzun zaman süren savaşlar sonrasında yenilgi ve arkasından sürgün gelmişti. Kafkaslardan 1860'larda Osmanlı'ya sürgün edilmişti-göçmüştü***** atalarımız. Benim annemin ve babamın nineleri ve dedeleri ve onların jenerasyonuydu gelenler. 


(*) Çocukluğumuzda, daha önceleri "Vatandaş Türkçe konuş" kampanyasının olduğu anlatılırdı, ama, biz doğrudan bu kampanyanın uygulamalarına muhatap olmadık, bununla beraber, köylerimizin dışında Çeçence konuşulduğunda halk arasında hiç de hoş olmayan tavırlar sergilendiğine çokça şahit olmuşuzdur. 

(**) Bu dar toplumsal ortamda, Çeçence, sadece günlük konuşmalarda kullanılabiliyordu, doğal olarak, herhangi bir eğitim ya da sanatsal faaliyette kullanılmıyordu; dolayısıyla, bence, özellikle kültürel ve ayrıca diğer bazı yönlerden eksikli bir ortamdı, denebilir, o ortamda bulunanlar açısından. 

(***)Bilindiği üzere, Kafkas kökenli halklar Türkiye'de genelde Çerkez olarak adlandırılırlar, ben de, özel haller dışında, öyle yapacağım. 

(****) Ortak mıydı, yoksa sadece benzerlikler mi vardı?  

(*****) Sürgün mü, göç mü? Tartışılan hususlar bulunmaktadır! Bağlantılı olarak, korkaklık mı, kahramanlık mı, da.  

Göç! İnsan çok önemli-hayati bir neden olmadan göç eder mi? 

 

*** 

YURT Gazetesi'ndeki haberden bir bölüm: 

Uluslar hapishanesinden kanlı sürgüne 

Bundan tam 151 yıl önce anayurtları olan Çerkesya’dan zorunlu göçe tabi tutuldular. Oysa Rusya’dan Osmanlı’ya göçe zorlanan Çerkeslerin sürgünü daha yeni başlıyordu. 

21 Mayıs 2015 Perşembe 09:58 

1 1 0 0  

<a href='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/ck.php?n=a50f97d1&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/avw.php?zoneid=14&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&n=a50f97d1' border='0' alt='' /></a>  

HABER MERKEZİ- MEHMET FAİZ AKPINAR 

Bundan tam 151 yıl önce 300 yıllık Rus-Kafkas savaşı sonrasında Çerkesler anayurtları olan Çerkesyadan zorunlu göce tabi tutuldular. Oysa Rusyadan Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkeslerin Sürgünü daha yeni başlıyordu. 

 

300 yıl süren Kafkas - Rus savaşlarının sona ermesi ile birlikte Rusya, Çerkesleri imparatorluğun farklı bölgelerine veya Osmanlı topraklarına sürgün etti. 21 Mayıs 1864 yılında Çerkeslerin yerlerinden edilmesi ve yaşadıkları yerlerin sistematik bir şekilde boşaltılması sonucu Çerkes nüfusunun yaklaşık yüzde 90'ı çok kısa bir zaman dilimi içinde anayurdlarından (Çerkesya'dan) sürgün edildi. Sürüldükleri topraklarda ise hastalık, açlık ve yoksulluk gibi problemlerle karşı karşıya kaldılar. Bu sürgünler sonucu Çerkes halkının üçte biri hayatını kaybetti. 

 

“Ölüm kampları” 

Rusyadan Sürgün edilen Çerkesler, Osmanlı devletinde Batum, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop,Akçakoca, Burgaz, Varna ve Köstence'de kurulan göçmen kamplarında yerleştirildi. Bu yerler açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle, kısa sürede ölüm kamplarına dönüştü. 

 

Sürgün yolunda çekilen çileler, yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e hazırladığı raporda her gün ortalama 200 Çerkesin öldüğünü ve Kısa bir süre içinde kampların çevrelerin yer yer toplu Çerkes mezarlıklarına dönüştüğünü yazıyor. 

 

Bitmeyen Sürgün 

Çerkeslerin çilesi burada bitmemiş, aksine daha çok katlanmıştır. Rusya ile yapılan anlaşma sonucu Anadolu'ya yüzbinlerce Çerkes yerleştirildi. Çerkeslerin toplumsallaşmalarına izin vermeyen Osmanlı Devleti Çerkesleri boş arazilere, dağınık ve bir birinden uzak yerlere yerleştirdi. Belli bir yerde toplanmalarına ise izin vermedi. Bunun sebebi ise Osmanlı'nın Çerkeslerin toplu ve etnik bir güç olmalarını istememesiydi.Osmanlı devleti bununla da yetinmedi. Topraklarına sığınan Çerkesleri, Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan’ sınır'ında Rusyaya karşı tompon güç olarak kullandı. İçeride ise Yerel azınlıklara karşı devletin vurucu gücü olarak kullanıldı. Bağımsız Çerkes milletvekili adayı Yalçın Karadaş'ın deyimiyle “Çerkesler en çok Osmanlı devleti tarafından kullanıldılar” 

 

“Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar” 

Rejimin Kafkasya politikalarına destek veren Çarlık bürokratı Adolf Berje Çerkes sürgünün resmini şu ifadelerle çizecekti: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu. Dinsel bağnazlık, Rusya’ya karşı nefret ve Osmanlı cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti” 

… 

 

Kaynak <http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/uluslar-hapishanesinden-kanli-surgune-h88398.html>  

 

*** 

Geçmişi-atalarımızı, doğal olarak, merak ederdim, ama, pek fazla bilgi yoktu. Köyümüzde yazılı materyal hemen hemen hiç yoktu ve insanlar sözlü olarak bilgi aktarmaya da, sanki, istekli değillerdi; ya bilmiyorlardı, ya da konuşmaktan kaçınıyorlardı! 

Korkuyorlar mıydı? 

Neden yazılı materyal yoktu? 

Kitaplar "yok mu edilmişti"? 

İnsanlar konuşmaya neden o denli isteksizdi? 

Hala merak ederim! 

*** 

1970'li yıllarda, sanırım, genelde Ürdün üzerinden gelen Çeçence şarkı kasetleri ve Kiril alfabesiyle yazılmış kitapçıklar edinebiliyorduk, ilgiyle dinliyorduk, okuyorduk ve Kiril alfabesini de öğreniyorduk! 

*** 

Köyümüzü, doğduğum-yaşadığım yerleri, hep, değerli bildim, sevdim.  

Ayrıca, çocukluğumuzda köyümüzde konuşulan ve benim ilk konuştuğum dil olan-"ana dilim" olan Çeçence de önemli oldu benim için, ilkokul sonrası dönemde pek konuşma şansım olmadıysa da… 

Neden önemli oldu? 

Doğum yeri, dil*, etnik köken, milliyet, neden önemsenir? 

Doğum yeri ve dil, kök gibi midir? Her canlının köküne bağlı olması türünden bir bağlılık mıdır, insanın doğduğu yeri-vatanını ve dilini sevmesi? 

 

(*) Dil, ne hayran olunası bir olay, ne mükemmel bir yapıdır!  

Ve, her dil önemli ve güzel, ama, her dilin güzelliği de ayrı, değil midir? 

Diller nasıl, nerede ve ne zaman konuşuldu ve ayrıştı? 

Çeçence nasıl, nerede ve ne zaman ortaya çıktı?  

Yeniçağ Gazetesi'nde, Arslan Tekin, 13 ve 14 Mayıs 2015 tarihli yazılarında, Dr. Yusuf Gedikli'nin iddialı eseri "Dillerin Şifresi-Dillerin Kökeni ve Türeyişi"nden söz ediyor; Boğaziçi Yayınları'ndan yeni çıkmışmış. 

*** 

Yıllar yılları kovaladı: Önce, doğal bir şekilde, Çeçen ve "çok sıkı" müslümandım, sonraları, "Bozkurtlar" serisi kitapları heyecanla okuyan bir yapıdaydım, daha sonra, 1970'li yılların ilk yarısında Çerkez "oldum", arkasından sosyal-sol bir anlayışa ve nihayet 1980'li yılların ortalarından itibaren de önce "insan"-insanlık diyen bir anlayışa sahip oldum, ağırlıklı olarak. 

*** 

Kimdim? 

Elbette, Türk'tüm, yasal ve sürekli olarak, kimliğimin diğer öğeleriyle beraber! 

Aynı zamanda Çeçen ve elbette bazen sadece insan! 

Ama, benden, sanki, bir parça da eksikti! 

Hala da öyle! 

Bir tür gurbetlik, gibi! 

*** 

1980'li yılların sonunda Sovyetler Birliği'nde başlayan değişim Kafkasları hemen etkiledi ve sonuçları bize de yansıdı!  

1990 yılında Mustafa Önlü'nün öncülüğündeki bir organizasyonla Çeçen folklor grubu Vaynah Türkiye'ye geldi, gösterisini duygulanarak izledik.  

1991 yılında Çeçenler bağımsızlık ilan etti ve Dudayev Cumhurbaşkanı oldu. 

Çeçenistan'a gidiş gelişler arttı.  

Çeçenler de İstanbul'dan alış veriş yapmaya başladılar. 

Bu dönemde, 1992 yılında, Ankara merkezli 20 civarında iyi eğitimli kişiden oluşan bir grup da Çeçenistan'a gidip Dudayev ve diğer yetkililerle görüşmeler yapmış; sonradan duyduklarıma göre, kendilerine arzuladıkları türden bir ilgi gösterilmemiş, görüş farklılığı nedeniyle! 

O dönemde, Rus-Çeçen ilişkileri gergindi ve her iki tarafta da istikrar yoktu. 

1994 yılı sonbaharında Çeçenistan'a gidip gelen Ahmet Işık görüp yaşadıklarını ve o dönemde orada var olan ortamı çokça anlattı, geldiğinde, başkalarının yanısıra; insanların genelde silahlı olduğu ve karşıt gruplara bölündüğü tehlikeli kaotik bir ortammış, o sırada orada var olan. 

Zaten çatışmalar da oldu ve basından izledik!  

9.5.2015 

*** 

O dönemde, ben, bilinçli bir biçimde, sadece, uzaktan bir izleyiciydim, Çeçenistan'la doğrudan hiçbir bağım yoktu, bağ kurma düşüncem de. Derneklere de pek yakın değildim. 

*** 

1992-1993 dönemindeki Abhaz-Gürcü savaşı sırasında Abhazlara destek için Türkiye'de çeşitli faaliyetlerde bulunulmuş; o dönemde derneklere pek gitmediğimden olmalı, benim bu faaliyetlerden de haberim olmadı. 

*** 

Bu arada derneklerde de hareketlilikler söz konusuydu; daha önce Çerkez olarak aynı derneklerde bir arada bulunanlar arasında etnik kimlikler çerçevesinde ayrışmalar başlamıştı ve bunun sonucunda yeni dernekler kuruldu. 

Çeçenlerin Türkiye'de kurdukları ilk dernek, 1980'lerin sonunda İstanbul'da, yasal durum nedeniyle Çeçen adı kullanılamadığından, Çardaklılar Derneği adıyla kurulan dernek oldu, 1990'ların ilk yarısında da Ankara'da, Kafkaslılar Derneği kuruldu. 

İstanbul'daki derneğin Eylül 1994'de yapılan genel kurul toplantısına tesadüfen o sırada İstanbul'da bulunmam sonucunda ben de katıldım, o toplantıda, Avukat Etem Baykal'ın dahil olduğu bir tartışma sonrasında, başlangıçta aday olmayan Fazıl Özen başkan seçildi. Ağabeyi Cemil yakın arkadaşımdı, ama Fazıl'ı daha önceden tanımıyordum, o gün tanıdım. 

Ankara'daki dernek çalışmalarına sıradan bir üye olarak zaman zaman katılıyordum, çok sevilen büyüğümüz Hüseyin Denge'nin vefatı sonrasında doğal önderimiz haline gelmiş bulunan Niyazi Güney'in öncülüğünde yapılanan derneğin başkanı Hilmi Ünal olmuştu. Arada bir yemekli toplantılar yapılırdı, bazılarına, annesi Çeçen olan eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş de katılırdı. 

Bu arada Çeçenistan'dan Türkiye'ye yüksek öğrenim için öğrenciler de gelmeye başlamıştı ve bu sevimli öğrenci gençlerden bazılarını dernekte tanımıştık. 

Bunlardan biri Yokku Atığ'dan Ebu Sediyev'di, genelde, hepimiz kendisini çok sevdik, daha sonraları tanıyacağım bir çok öğrenci gibi, o da, sevimli, seviyeli, saygılı, akıllıydı, 1994 yazında birlikte köyümüze gidip birkaç gün kalmıştık. 

*** 

Uzak dursam da, 1994 sonbaharında Çeçenistan'dan bir misafirim oldu. İstanbul'dan bir yakınımın yönlendirmesiyle beni bulmuştu. Naji-Yurt'tan Najuuddin'di, misafirim. Annemin de taypı olan Beyno taypındandı. Türkiye'de üniversiteye kayıt yaptıran ikiz oğulları Aslan ve İslam ile birlikte gelmişlerdi ve iki delikanlının üniversitede kayıt yaptırdıkları bölümleri değiştirmekti arzuları. Annemin iyi konuştuğu bir yakını olan Prof. Dr. Mehmet Ali Kısakürek de tesadüfen o dönemde bu işin ilgili olduğu YÖK'ün, galiba, başkan yardımcısıydı, annem telefon edip konuştuğunda istenen işin yapılmasının mümkün olmadığını söylemiş, ben de, dolayısıyla, bölüm değişikliği yaptırılamayacağı düşüncesindeydim ve bunu misafire de söyledim. Ama, onun, bu durumu kabule hiç niyeti yoktu, nitekim, birkaç gün YÖK'e gidip geldi ve sonunda istediği değişikliği yaptırdı.  

Nasıl yaptırdı? Hiç anlayamadım! 

Misafirimiz oğullarıyla birlikte evde zaman zaman folklor oyunu da oynuyormuş, bir nevi düğün yapıyorlarmış, yani! 

Bir hafta kadar süren misafirlikleri döneminde, onların telefon kullanma alışkanlıklarının bizden farklı olduğunu da görmüştük. Biz telefonda öyle fazla konuşmazdık, ama misafirimiz telefonda Çeçenistan'daki karısı Roza ile uzun uzun muhabbet ediyordu. 

Telefondaki bu muhabbet alışkanlığı nedeniyle, daha sonraları, memur maaşıyla yaşayan benim, maaşımın dörtte birini aylık telefon faturası olarak ödeyeceğim dönemler de olacaktı. 

***  

Böyle böyle 1994 sonuna yaklaştık! 

13.5.2015 

***

Savaş Başlıyor 

 

Çeçen Savaşı ya da Rus-Çeçen Savaşı da deniyor, kastedilen Rusların Çeçenistan'a saldırısıdır. 

Rus saldırısı 11 Aralık 1994 tarihinde başladı. Günümüzde, buna birinci savaş da diyoruz. 

Rus saldırısına Türkiye'nin her tarafında tepkiler oldu. Doğal olarak, en başta da Çerkezler ve biz Çeçenler tepkiliydik! 

Saldırının başladığı gün bir toplantı yapılması kararlaştırıldı. Ankara'daki bütün Çerkez derneklerinin temsilcilerinin bulunduğu bu geniş katılımlı toplantı Kafkas Derneği'nin Emek'teki binasında yapıldı.  

*** 

Toplantının başlangıcında Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı  Muhsin Yazıcıoğlu da vardı. Yazıcıoğlu o gün, her hangi bir talep olmadan, kendi isteğiyle, önceden haber vererek gelip Çeçenistan'a desteğini basına açıkladı ve daha sonra da her zaman desteğini sürdürdü. Ben de bu desteğe yakından şahit oldum. Dünya görüşüm çok farklıydı, ama ne zaman ihtiyaç duysak derdimizi dinlemeye hazır durumda olduğundan zaman zaman ben de kendisiyle çeşitli vesilelerle görüştüm. Özellikle Medet Ünlü ile yakın diyaloğu vardı. Bu ilişkiler sonucu oluşan "hukukumuz" dolayısıyla Ankara'daki cenazesine de katıldım. 

***  

Yazıcıoğlu'nun ayrılmasından sonra, o günkü toplantıda, neler yapılabileceği konuşuldu. Katılım ve destek talepleri çoktu. İnsanlar heyecanla bir şeyler yapmak istiyorlardı. 

Sonuçta, Çeçenistan'a destek için Kafkas Çeçen Dayanışma Komitesi adıyla bir komite kurulması ve destek faaliyetlerinin bu komite öncülüğünde yapılması kararlaştırıldı. Komite geniş bir kesimi temsil edecekti ve hatırladığım kadarıyla 20 civarındaki üyesi belirlendi. Komite üyeleri arasında siyasetçiler, bürokratlar, akademisyenler ve iş adamları vardı. Eski devlet bakanlarından biri, milletvekili Abdüllatif Şener,  üst düzey bürokratlar ve derneklerin temsilcileri komitenin üyeleri arasındaydı. Komitenin merkezi Kafkas Derneği binası, başkanı da Çeçen Derneği başkanı Hilmi Ünal olarak belirlendi. 

Daha sonra, resmi olarak, nakdi ve ayni yardım kampanyası için, yasal zorunluluk nedeniyle, üç kişi adına yardım toplama izni alındı. Bu üç kişi Çeçen Derneği Başkanı Hilmi Ünal, Çeçen Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Celal Yapar ve Bislan Salih Hurmi idi. 

Nakdi yardım için banka hesapları açıldı ve makbuzlar bastırıldı. Ayni olarak da giyecek ve ilaç yardımı toplanması kararlaştırıldı. Duyurular yapıldı. 

Rusya'nın saldırısını protesto için bir de miting yapılmasına karar verildi. Bu miting Türkiye'nin her tarafından genişçe bir Çerkez topluluğunun katılımıyla Aralık 1994 ayında Ankara Tandoğan'da yapıldı. 

Benzer bir yapılanma İstanbul'da da gerçekleştirildi ve İstanbul'daki komitenin başkanı da oradaki Çeçen Derneğinin başkanı olan Fazıl Özen oldu. 

*** 

Bu arada ben ve benim gibi pek çok kişi de, nefer olarak, hiç iddiasız bir şekilde, neler yapabilirsek yapmaya hazır şekilde bekliyorduk, üzgündük, arayış içindeydik. 

İlk toplantı sırasında, komite adına telefonlara bakacak bir görevli ihtiyacı ortaya çıktı ve ilk bir hafta Kafkas Derneği'nde telefonlara komite adına işten izin alıp ben baktım. 

Ayni yardım olarak çokça eski giysi getirildi, bunların pek bir işe yaracağını düşünmesek de, eskilerin içinden biraz da olsa işe yarayabileceğini varsaydığımız giysileri ayıklamaya çalıştık, iş sonrası, geceleri, Kafkas Derneği'ndeki komite merkezinde, epeyce bir zaman. O eski giysiler, sonra ne oldu, bilmiyorum, ama, sanırım, hiçbir işe yaramamıştır! 

İlaç için de benzer çalışmalar yapıldı. 

İlk günlerde, heyecanla, herkes kendince bir çaba içindeydi. 

Serap-Riyazi Canbolat çifti evlilik yüzüklerini bağışlamıştı. 

Türkiye'nin pek çok yerinde gönülden destek isteği-çabası vardı. 

Haberler heyecanla izleniyordu! 

16.5.2015

***

Ayrışma 

 

Komitelerde, başlangıçtan sonra, çok geçmeden farklı anlayışlar ortaya çıkmaya başladı, bazı kesimler kendi ideolojik anlayışlarını öne çıkarma çabasına girdi.  

Bu çabanın öncü bir örneği Ankara'daki miting sırasında görüldü: Kim konuşacaktı, neler söylenecekti? 

Belirginleşen üç anlayış vardı, denebilir: Dinci, milliyetçi ve demokrat anlayışlar. 

Özellikle dinci anlayışta olanlar militanca davranıyorlardı. 

Bu militanca tavrın bir örneğine Hasbulatov'un Ankara ziyaretinde şaşırarak şahit olmuştuk. 

Diğer yandan, Ankara-İstanbul çekişmesi görüntüsü doğdu: Kim daha yetkiliydi? 

*** 

Komite toplantılarında neler konuşuluyordu, ideolojik anlayışların komite faaliyetlerinde çatışması kaçınılmaz mıydı? 

İstanbul-Ankara çekişmesi hangi ihtiyacın ürünüydü, kimler niçin anlaşamıyordu? 

Bilmiyordum, anlamıyordum! 

*** 

Görünürdeki bu farklılaşmaların dışında, alttan alta bir ayrışmanın daha geliştiği Mart 1995'te ortaya çıktı. Bu tarihte Kafkas Derneği'nde Türkiye düzeyinde geniş katılımlı bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda diğer bazı derneklerin yanısıra ağırlıklı olarak Kafkas Derneği bünyesinde organize olmuş bulunan ve Türkiye'deki Çerkez camiasının çoğunluğunu temsil eden kesimin, açıkça ifade ederek değilse de ilgisiz uzun tartışmalarla* belli ederek, Çeçenleri desteklemekten vazgeçtikleri görüldü.  

Zaten bu toplantıda komite merkezinin de Emek'teki Kafkas Derneği'nden Gazi Mahallesi'ndeki Çeçen Derneği'ne nakledilmesine karar verildi ve nakil de hemen gerçekleştirildi. 

Arkasından Nisan 1995'te Eskişehir'de yine geniş katılımlı bir toplantı yapıldı ve Haluk'la benim de katıldığım bu toplantıda, benim açımdan, Çerkez camiasının büyük çoğunluğunun Çeçenleri desteklemedikleri çok net bir şekilde ortaya kondu. Bu tarihten sonra, ben, şahsen, durumu bu şekilde kabullendim ve davranışlarım da buna göre oldu, özel bazı zamanlar dışında Kafkas Derneği'ne gitmedim, hiçbir yardım ummadım ve beklemedim.  

Yani, bence, Rus-Çeçen çatışmasında Kafkas Derneği bünyesindeki Çerkezler diğer bazılarıyla birlikte, Çeçenleri desteklemekten vazgeçmek suretiyle, bir anlamda, Ruslardan yana tavır almışlardı. Bunu da, daha sonra yayınladığımız Marşo bültenin bir sayısında, Dudayev'in yolunu değil, Rus yolunu tercih edenlerin bulunduğunu vurgulayarak açıklıkla ortaya koyduk.**  

Peki, neden böyle oldu? 

Sanırım, esas itibariyle, Rusya yüzünden, ve, tabii, bağlantılı olarak Kafkas Derneği çevresinin Kafkasya'da irtibatta olduğu kesimler-yönetimler yüzünden, Rus-Çeçen Savaşı'nda Çerkezlerin büyük kısmı Çeçenleri desteklemekten vazgeçtiler. 

Bu anlayışa da, daha sonra, Türkiye'deki Çerkezler arasında belirgin tepkiler oldu, Çerkezler kendi aralarında yeniden ayrıştılar, Samsun'da ve Bursa'da olduğu gibi Birleşik Kafkasya anlayışında yeni dernekler kuruldu, Kayseri'de yeni bir yapı oluştu. 

Daha sonraları Abhazya ve Osetya eksenli başka ayrışmalar da yaşanacaktır. 

 

(*) İlgili-ilgisiz çeşitli konulardaki uzun tartışmalar üzerine, o toplantıda, Ata Katı, sonunda dayanamayıp, "Bu kadar neyi tartışıyoruz, Çeçenlerden biri başkanlık etsin, biz de destekleyelim, olsun bitsin", anlamında sözler söylemişti.  

(**) Durum böyle olmasına karşın, eskinin Kafkas Derneği çevresine ait Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda yapılan konuşmaları içeren aynı Vakfın kısa adı Çerkesler olan yayınında, Keisuke Wakizaka imzası ve Kuzey Kafkasya'daki Siyasal Gelişmelerin Türkiye'deki Çerkes Diasporasına Etkileri başlığıyla yayınlanan yazıda, s. 357-368, ayrışmanın tamamen başka nedenden, radikal islamcı çizgiye yönelen Çeçenlerle aralarına mesafe koyma isteğinden, kaynaklandığı ve ikinci savaşta meydana geldiği belirtilmiştir; gerçeğe aykırı bu ifadeler, başkalarıyla beraber, hem yayınlanmış hem de karşı çıkılmamıştır, yanıltıcıdır.  

16.5.2015 

*** 

21 Mayıs 2015 Perşembe 

14:31 

Ayrışmanın Çağrışımları 

 

Yukarıda değinilen, Kafkas derneği çevresinin Çeçenlere destekten vazgeçtiğini gösteren ayrışma, başka bazı hususları da çağrıştırıyor! 

Her şeyden önce, acaba, belirtilen ayrışmanın tarihsel kökleri de var mı? 

*** 

Diğer Kafkas halkları, ortak kaderi paylaştığımız akrabalardır, anlayışı egemen oldu, bende, hep. Acaba, gerçekten öyle miydi? 

Benzerlikler vardı, folklörler, günlük yaşamlar, vatanlarından ayrı düşmüş olmalar benziyordu, evet; ama, farklılıklar daha çok değil miydi? 

*** 

Kafkasların doğusundaki Şeyh Şamil 1859 Ağustos'unda Ruslara teslim oldu. 

Kafkasların batısındaki "Çerkez-Rus savaşı" ise yenilgi ile 1864 yılında sonuçlandı ve aynı  yılın Mayıs'ında Çerkezler sürgün edildiler! 

Kafkasların doğusunda 1859 öncesi yoğun bir şekilde savaş sürmüşken, batısında savaş ne zaman olmuştu? 

Eş zamanlılık ve "ortaklık" söz konusu muydu? 

*** 

Kafkasların batısındaki Çerkezler zorunlu sürgüne maruz kalmışlarken, doğudaki Çeçenler ile diğerlerinin en azından bir kısmı, Osmanlı'ya, Çeçen bölgesinde Ruslar adına yöneticilik de yapmış Rus generali iken İstanbul'a gelip Osmanlı ile anlaşan ve Osmanlı'ya geldikten sonra da Osmanlı paşası olan Oset Musa Kundukhov'un peşinden kendi istekleriyle gelmemişler midir? 

Batıdakiler denizden gelirken doğudakiler karadan gelmişlerdir! 

Batıdakiler gelirlerken deniz yolculuğu ve hastalık yüzünden kitlesel şekilde ölüp kırılmışlar, doğudakiler de bazı yönleri Ayla Kutlu'nun romanlarında yansıtılan türden zorluklarla dolu bir hayata yolculuk etmişlerdir! 

Benzerlikleri vardır, tamam, ama, mesela, Çeçenlerle Çerkezler arasında ortaklıktan çok ayrılık yok mudur?  

Zaten Çerkezler de, açıklıkla olmasa da, bunu söylemiyorlar mı? 

Kafkasya ya da Kuzey Kafkasya ifadeleri yerine, dernek adı ya da kendilerini tanımlama için, Kuzey Batı Kafkasya ifadesinin kullanılması, sonra da Çerkes ifadesinde karar kılınması, tam olarak, ne anlama geliyor? 

Aynı şekilde Kafkas halklarının Ruslarla olan ortaklıkları birbirleriyle olan ortaklıklardan fazla değil midir?   

*** 

Bildiğim kadarıyla, Kafkas halklarının tarihi, sağlıklı bir şekilde yazılmamıştır; tarih yerine, parça parça birtakım bilgiler söz konusudur.  

Peki, tarih, gerçekten, var da, yazılmamış mıdır, yoksa, gerçekte, Şerif Baştav'ın ifadesiyle, "siyasal birliği olmayanın tarihi de olmaz", anlayışına uygun olarak, siyasi birliği olmamış olan Kafkas halklarının tarihi hiç olmamış mıdır? 

Üstüne üstlük bir de ortak tarih! 

Esasında "ortak" tarihin iddiası dahi, ciddi olarak, söz konusu mudur? 

Çeçenlerin güncel savaşı dolayısıyla söz konusu olan ayrışma geçmişte de sürekli olarak yok muydu? 

*** 

Kafkas birliği ya da Birleşik Kafkasyacılık Osmanlı'da-Türkiye'de yaratılmış bir serap sayılabilir mi? 

1918 Kafkas Cumhuriyeti de!* 

 

(*) Bu Cumhuriyetle ilgili Sefer E. Berzeg'in, 3 ciltlik, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, 1917-1922, adlı kitabı, bana göre, emek ürünü ve alanında dev sayılması gereken bir eserdir. 

21.5.2015 

*** 

 

Ajans Kafkas'tan bir haber: 

Eski Kafkasya haritaları yayımlandı 

20 Haziran 2015, 12:32 

XIV-XIX yüzyıllara ait haritalar, Adıge tarihçi Samir Hotko’nun “Çerkesya’nın Keşfi (Открытие Черкесии)” isimli monografisinin temelini oluşturuyor. 

Tarihsel ve Kültürel Mirası koruma Vakfı Başkanı Gazi Çemso, Kavkazki Uzel’e verdiği demeçte, haritaların farklı dönemlere ait bir çok yorum ve çizim barındırdığını, kitabın bu sebeple önemli bir koleksiyon olduğunu söyledi. Çemso açıklamalarına şöyle devam etti: “Halklar kendi tarihlerini bilmelidir. Çerkesler için bu özellikle önemlidir. Çünkü Çerkes tarihi karanlıkta kalmış noktalarla doludur. Halkımızın tarihi yeni yeni araştırılmaya ve anlatılmaya başlandı. Tarihsel ve Kültürel Mirası koruma Vakfı’nın finanse ettiği bu kitap, haritacılık anlamında Kafkasya’da bir eşi daha olmayan bir kitaptır.” 

Kitabın yazarı Hotko ise, açıklamasında, kitabının Çerkesya’nın sınırlarını kültürünü, zamanla değişen politik statüsünü, dış ilişkilerini ve iç dinamiklerini anlattığını söyledi. Hotko, kitabında kaynak olarak Rusya kütüphane ve arşivlerini, Avrupa’da bulunan dijital kütüphaneleri, özellikle Venedik’te bulunan St. Mark’s Ulusal Kütüphanesi ile Fransa Milli Kütüphanesi’nden yararlandığını söyledi. 

Ünlü tarihçi Zarema Tsiyeyeva ise kitapla ilgili yaptığı açıklamada, Çerkes halklarının tarihinin haritalar üzerinden çalışılmasının, Çerkeslerin Müslümanlar ile arasındaki ilişkide karanlıkta kalan noktaları aydınlığa çıkartacağını söyledi. Tsiyeyeva açıklamalarına şöyle devam etti: “Harita her zaman açıktır. İnsan, tarih sadece anlatıyla kaldığında, olayları somut olarak göz önüne getiremeyebilir. Harita ise olayları somutlaştırır, bize onların nerede yaşandığını gösterir. Bu anlamda tarihi gerçekliğe yaklaştırır. Harita Çerkeslerin tarihini çalışmada çok önemlidir. Çünkü Çerkeslerin yazılı bir dili yoktu. Kendileri hakkında kendi kalemlerinden çıkma metinler bulamıyoruz maalesef. Harita gibi kaynaklar, işte tam bu noktada, mesela Rusların gözünden bir tarih değil de, daha objektif bir tarih sunabiliyor bize.” 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/surmanset/eski-kafkasya-haritalari-yayimlandi/

 

*** 

 

Türkiye'de önceleri, önde, Kuzey Kafkasyalılık vardı, Sovyetler dağılıp dünyada "globalleşme" anlayışı öne çıktığında Kuzey Kafkasyalılar tam ters yönde hareket edip ayrıştılar, mikronize oldular, Çeçenler, Abhazlar, Osetler, Dağıstanlılar ayrı dernekler kurdular, arkasından, Çerkezler önce Kuzeybatı Kafkasya der oldular, ve, sonunda da dernek adı olarak Çerkes adında karar kıldılar. 

 

*** 

Yurt Gazetesi'nden bir haber: 

 

CHP'li başkan yer tahsis etti, Çerkesler tesisi yaptı 

Ankara Çerkes Derneği’nin, öz kaynaklarıyla 1 milyon 440 bin TL’ye Yaşamkent’te yaptırdığı ‘Çerkes Derneği Sosyal Tesisleri’ düzenlenen törenle açıldı. 

15 Haziran 2015 Pazartesi 18:13 

1 0 0 0  

<a href='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/ck.php?n=a50f97d1&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/avw.php?zoneid=14&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&n=a50f97d1' border='0' alt='' /></a>  

Hürriyet'te yer alan Oğuz Demir imzalı habere göre, tesisin açılışına Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Arslankaya, Ankara Çerkes Derneği Başkanı Yinal Kozok, Başkan Yardımcısı Murat Kerim Ertan ile çok sayıda vatandaş katıldı.  

 

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri öncesinde Yenimahalle’ye bağlı olan bölgede Başkan Fethi Yaşar tarafından kiralama yöntemi ile tahsis edilen ve inşaatına başlanan, yerel seçimler sonrası Büyükşehir Belediye Kanunu’ndaki Bütünşehir Yasası ile Çayyolu bölgesinde Çankaya Belediyesi sınırlarına geçen tesis inşaatı, derneğin öz kaynaklarıyla 1 milyon 440 bin TL’ye tamamlandı. 

 

SÖZÜMÜ GERÇEKLEŞTİRDİM 

 

Açılışta konuşan Başkan Yaşar, “Beştepe’deki dernek binanızın size dar geldiğini ve daha geniş ve güzel bir yerin sizlere lazım olduğunu söylemiştim. Bu sözümü gerçekleştirmenin onurunu yaşıyorum” dedi. Tesiste Çerkes kültürünün yaşatılacağını, çocukların Çerkes geleneklerini öğrenerek yaşatacaklarını aktaran Yaşar, “Sorunlara çareler aranacak, herşeyden önce Çerkes kardeşlerimiz ülkemizin bölünmez bütünlüğüne Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkacaklar. Burası güzel bir merkez oldu, biz de bizden sonra gelecek başkanlar da Çerkeslere saygı gösterecek” dedi. 

 

HEP BERABER YAŞATACAĞIZ 

 

Tesisin bulunduğu parka Adigey Cumhuriyeti’nin Başkenti ‘Maykop’ isminin konulduğu müjdesini veren Başkan Taşdelen de şunları söyledi:  

“Maykop Belediyesi, Çankaya Belediyesi’nin kardeş belediyesi. Aynı zamanda bir Çerkes damadı olarak da burada bulunuyorum. Bu tesis Çerkeslerindir ve Çerkeslerin kalacaktır. Bu konuda endişeniz olmasın. Biz bu konuda üzerimize düşeni her zaman yapacağız. Burada 1864 büyük sürgünü acıları ortaklaşıp yaşıyorsak, bugün olduğu gibi sevinçlerimizi de ortak olarak çoğaltacağız. Bu imkanı hazırlayan sayın Fethi Yaşar’a da kendim de teşekkür ediyorum. Biz Fethi Başkanımızın verdiği büyük desteğin üzerine sadece üzerimize düşeni yapmaya gayret ettik. Bu tesiste Çerkes kültürünü hep beraber yaşatacağız. Bu ülkenin kuruluşunda harç olan, çimentoyu koyan Çerkeslerin bu ülkeye çok büyük katkılarına ufacık bir selam Çankaya Belediyesi’nden oldu.”  

 

Kaynak <http://www.yurtgazetesi.com.tr/turkiye/chp-li-baskan-yer-tahsis-etti-cerkesler-tesisi-yapti-h90429.html>  

*** 

 

Mevcut durumda, gerçekte, Kafkas birliği bir yana, sadece Çerkes birliği dahi var mı? Yani, söz konusu olan, "var olmayan Çerkes birliği" mi? 

17.6.2015 

 

*** 

Ajans Kafkas'tan bir yorum: 

 

İrina Babiç ile “Çerkes Sorunu” üzerine 

17 Haziran 2015, 11:22 

Hazırlayan: Yana Amelina 

Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Kafkasya Bölümü uzmanlarından, tarihçi İrina Babiç’e göre günümüzde Çerkes Dünyası ve “Çerkes Sorunu” ne anlama geliyor? 

İrina Babiç, Çerkeslerin yoğun yaşadığı Kafkasya cumhuriyetlerinde on yıl boyunca saha çalışmaları yürüttünüz. Sizce yekpare bir Çerkes Dünyasından, bir Çerkes kültür havzasından söz etmek mümkün mü? 

Yekpare bir Çerkes (veya daha doğru ifadeyle ‘Adıge’) Dünyasının mevcudiyeti meselesi, konuyu ele aldığımız bağlam ile doğrudan ilgili. Eğer kültürel bir kavramdan söz ediyorsak, bütün olarak Çerkes gelenekleri, Çerkes görgü kuralları, toplumsal yaşam ve aile yaşantısı, folklor ve ortak tarihi köklerden söz edebiliriz. Fakat Çerkes Dünyasını siyasi bakış açısıyla ele alacak olursak o zaman yekpare bir Çerkes topluluğundan bahsedebilme ihtimali azalır. 

Bazı politik figürlerin Çerkesleri tek bir sosyo-politik harekette, ortak amaçlarla, öncelikli olarak da Çerkes Soykırımının tanınması üzerinden birleştirme çabasına rağmen, Çerkes halklarının her birinin, kendi cumhuriyetleri Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey ile Krasnodar Kray’ın bir bölümünde (Kıyı Boyunda Şapsığların yaşadığı yerler) kendilerine özgü politik, kültürel, sosyal, dini yaşamları var. 

Mesela 1990’lı yılların başında Kabardey-Balkar’da, yerel güçlerin başlattığı güçlü bir Kabardey [Çerkes] ulusal hareketi ve ona karşılık Balkar ulusal hareketi ortaya çıktı. Bu konu “Kabardey-Balkar’da Etno-politik Durum” adlı kitabımda ayrıntılı şekilde anlatılıyor (1994). Kabardey liderler bağımsız Kabardey devletinin kurulması, Balkarlar ise Balkarya devletinin kurulması isteklerini ilan etti. 90’lı yıllar siyasi tarihinin bize gösterdiği şey, bu sürece Adıgey ve Karaçay-Çerkes’teki Çerkes sivil hareketlerinin herhangi bir reaksiyon göstermediği. Bu dönemde onlar kendi süreçlerini yaşadı. O yıllarda herhangi bir Çerkes birliğinden söz etmek mümkün değildi. Şunu da belirteyim ki, Çerkes Soykırımı konusu ilk olarak Kabardey liderlerin etkisiyle 90’lı yılların başında gündeme getirildi. Ama o yıllarda Çerkes tarihinin dönüm noktalarından biri olan soykırımın tanınması ile birleşik Çerkes devletinin kurulması birbirine bağlı konular olarak hiç düşünülmedi. 

Çerkes birliği fikri ancak son on yılda, Çerkes Soykırımının doğurduğu problemlerinin politize edilmesi girişimleriyle ortaya çıktı. Ancak Çerkes yönetimi üç cumhuriyetin vatandaşlarını tek bir sivil harekette birleştirmeyi başaramadı. Her bir cumhuriyeti hala kendilerine has etno-politik atmosferi şekillendiriyor. 

 

Ortalama Çerkes için “Çerkes Sorunu” diye adlandırılan şey ne kadar önemli? 

Ortalama Çerkes için Çerkes Sorunu, siyasi liderlerinin anlattığı şekliyle bir önem taşımıyor. Bu arada, günümüz Çerkes toplumunda 19. yüzyılda yaşananların etkisi hala güçlü. Bu etkiler sebebiyle Çerkesler, etnik, dilsel ve psikolojik bağlamda kurban hissiyle yaşıyorlar. Bu ise Çerkeslerin Ruslarla, Rus devletiyle, politikasıyla ve kültürüyle ilişkilerine etki ediyor. 

Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz. 

Örneğin, şu anda Adıgey’de Suriye’den gelen Çerkes mülteciler yaşıyor. Aynı zamanda Ukrayna’dan da mülteciler geldi. Çerkes vatandaşlar devletin Ukraynalı mültecilere, çalışanların maaşlarından yapılan zorunlu kesintilere varıncaya kadar yardım ettiğini, Suriye’den gelen Çerkeslere ise en temel yardımların bile yapılmadığını görüyorlar. Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz. 

2014 Olimpiyatları öncesindeki ciddi ivme kaybından sonra Çerkes Sorununun birkaç politik figürün saplantılı hayali olmaktan başka bir akis yaratmadığına dair kuvvetli bir izlenim oluştu. Buna katılıyor musunuz, yoksa bu konu hala Rusya’da bir karışıklık çıkartacak kadar güçlü mü? Ya da en azından kayda değer bir propaganda malzemesi olabilir mi? 

Radikal siyasetçiler tarafından gelecekte propaganda malzemesi yapılabilir. Ama Olimpiyatlar geride kaldığına ve bu benzer bir sebep daha bulunamayacağına göre Rusya siyasetinde zorlayıcı bir etki yapamayacaktır. Bununla birlikte tekrar altını çizmek istiyorum, Rusya’nın Kafkasya’daki faaliyetleri hala Çerkeslerin zihnindeki Rusya algısına etki ediyor. Bu algının nasıl değiştirilebileceği üzerinde çalışılması gerek. 

Çerkesler, Kafkasya’nın genel manzarasını gözlerimizin önünde değiştiren kitle kültürü ve modern politik kültüre karşı ayakta durabilir mi? 

Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri.  

Çerkesler de Kafkasya’daki diğer halklar gibi son 20-30 yıldır güçlü bir globalleşme sürecine maruz kalıyor. Bu globalleşme süreci son 15 yıldır kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Tereddütsüz, bir Çerkes kimliği krizinden söz edilebilir. 18 Mayıs’ta Rusya Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde kültür bilimleri alanında bir doktora tezi savunuldu. Yazarı Alim Ahmedov bu krizin temellerini ayrıntılı bir şekilde analiz etmiş. Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. İnsanlar nasıl yaşayacağını, çocuklarını nasıl eğiteceğini bilmiyor. 

Kafkasya’nın diğer bölgelerindeki toplumsal hareketlerin merkezinde İslam yer alıyor. Fakat Çerkeslerde hakim faktör hala milliyet. Bu durumu, hem bölgenin kendi gelişimi hem de Rusya’nın bölgedeki çıkarları bağlamında nasıl değerlendirebiliriz? İleride radikal İslam’a doğru bir evrilme görebilecek miyiz?  

Çerkesler arasında yaşanan etnik kimlik krizi bağlamında zamanla din faktörünün gücü arttı. Belirli bir dönemde İslam Kuzey Batı ve Merkezi Kafkasya’da hakim olmayı başardı, ancak sadece gençler arasında. Orta yaşlı ve yaşlı neslin çoğu genç İslami liderlerin sunduğu İslam’ı kabul etmedi. 

Sonuç olarak Çerkesler hem milli hem İslami değerlerin dışında kaldılar. Böylece, “bundan sonra nasıl yaşanacak” sorusu ortaya çıktı. Globalleşme süreci, entelektüeller arasında etnik ve İslami bağlardan bağımsız evrensel insani değerlerin ve sivil toplum fikrinin yayılmasına sebebiyet verdi. 

  

Size göre gençleri radikallerin safına çeken nedir? 

Gençleri İslam’a çeken birçok sebep var. Bunlardan en önemlisi, başka bir maneviyat kaynağının olmaması. Maneviyat olmadan toplum fonksiyonel olamaz. Gençler İslam’da güven duygusunu buluyor. 

Geleneksel İslam’ın ve Ortodoks Kilisesi’nin radikalleşmesi nasıl önlenebilir? Bu alanda ya da başka sorunlarla ilgili ortak çalışmaları mümkün mü? 

Kafkasya’daki geleneksel İslam ve Ortodoks Kilisesi kendi tebliğ çalışmalarını yürütüyor. Ama bence, bir yığın sebepten ötürü onların yeni bir manevi temel oluşturmaları pek mümkün değil. 

“Khabzizm” kısaca ne demektir? Toplumsal düşüncenin önemli bir parçası mı, yoksa entelektüellerin oyuncağı mı? Çerkesler arasında neo-pagan faktörün kayda değer bir yeri var mı?  

Khabzizm ifadesinin bir taraftan politikacılar, diğer taraftan da Kafkasya halklarını yeterince tanımayan araştırmacılar tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu bir entelektüel oyuncağı, toplumsal düşüncenin bir kutbu değil. 

Kabardey ulusal hareketi son 25 yıldır Çerkes adetlerinin canlandırılması konusunu şişiriyor. Tüm okullarda seçmeli olarak Çerkes örf ve adetleri dersleri okutuluyor. Bu adetlerin çok büyük bir kısmı arkaik, modern toplumda yaşaması mümkün değil. Bu yüzden abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, Çerkes liderlerin, var olmayan Çerkes birliğini pazarlamasıyla aynı şey. Bence neo-paganizm söz konusu değil. Sadece bu doğrultuda bir mit oluşturma çabası var. 

Belki de kimlik krizinden çıkışın yolu dindarlıktadır. Zira din yaşamın tüm sorularına cevap veriyor. Bu arada, son aylarda Kafkasya’da bağnaz kesimlerin giderek aktif hale gelmesini neye bağlıyorsunuz? 

Din ve dini değerlerin (İslam ve Ortodoksluk) temsiliyeti, Kafkasya’da maalesef oldukça zayıf. Bu yüzden Çerkes toplumunda (aslında bütün Rusya’da) farklı dini akımların rolü sürekli artıyor. Ortodoksluk dışı Hıristiyan akımlara sadece Ruslar değil Çerkesler de katılıyor. 

Şahsen Maykop’taki Baptist Kilisesi cemaatine bağlı bir Çerkes ailesi ile röportaj yaptım. Çerkeslerin günlük yaşamının baş köşesinde tek bir şey var. O da bu tür kilise cemaatlerinin sahip olduğu ruhsal ‘konfor’. Modern dünyada bir çok insan kendini kötü hissediyor. Bu tür dini toplulukların üyesi olarak onlar ruhen iyileşiyorlar. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor, onu ‘yenmek’ kesinlikle mümkün değil. 

Bu akımların etkisini zayıflatmak için, kişilerin huzuru sadece kendi cami veya kiliselerinde bulabilmesi sağlamalı, bu ise kolay değil. Bunun için farklı akımlarla mücadelede alanıyla sınırlı kalmayıp, Kafkasya’nın her alanda desteklenmesi konusunda ortak bir İslam-Ortodoksluk gayreti gerekiyor. Aziz Afon manastırının bilge başrahibinin dediği gibi: “insanların manevi yardıma ihtiyacı, şu anda bizim verebileceğimizden fazla”. 

Kaynak: Kafkasya Jeopolitik Kulübü 

Çeviri: Ajans Kafkas 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/soylesi/irina-babic-ile-cerkes-sorunu-uzerine/>  

 

*** 

Ayrışmanın Çağrışımlarına Ekler 

 

Başka kaynak olmayınca, Abuzer Aydemirov'un roman kıvamında olan Uzun Geceler kitabındaki bazı görüşler türünden görüşleri tarihi gerçekler olarak algılamak gerekli ya da zorunlu mudur? 

*** 

Şeyh Şamil'in hayatını dahi İngiliz kaleminden öğrenmiyor muyuz? 

Türkiye'de, Kuzey Kafkasya konusunda, sadece, hem Şeyh Şamil'in ve hem de Şamil'le kavgalı olan Hacı Murat'ın popülerliğinde etnik bir bakış açısının etkisi var mıdır? 

 

*** 

Çeçenlerin Çerkezler kadar dahi tarihi var mıdır? 

Mesela, "HAZARLAR YAHUDİ TÜRKLER TÜRK YAHUDİLER VE ÖTEKİLER Osman Karatay, 1. Baskı: Ekim 2014, Kripto Yayınları, Ankara", ad ve adresli, Kafkasya'nın 5-10. yüzyıllar arası beş yüz yıllık tarihini konu alan bir yayında, mesela,  Alanlar'dan yoğun şekilde söz edilirken, Çeçen sözcüğünün sadece bir defa, "Kialal isimli bir Çeçen kabilesini anlattığı düşünülür", cümlesiyle, o da dipnotta, s. 313-Dipnot 871, geçmesinin anlamı nedir?  

Çeçenler ne zaman müslüman olmuşlardır; Çeçenlerin müslümanlığını, daha çok, Fransızlar'dan okumuyor muyuz?  

*** 

 

Yıllar önce, 45 yıl kadar önce, üniversite öğrenciliğimizde, sanatçı-ressam MA., kendi yaptığı bir Şeyh Şamil resmini hediye ederken, Şamil'in eylemi haklı mıydı, anlamında bir soru sormuştu; o zaman, tartışılması bile gerekmez, elbette vatan söz konusuysa savaşılır, anlamında olmuştu, cevabım. 

Bugün de cevap aynı mı? 

*** 

Bunları ve benzer hususları tartışabiliyor muyuz,  tartışmamalı mıyız? 

21.5.2015 

*** 

Benim Anlayışım 

 

Şahsen, ben, birliktelikten, hem de, sadece Kuzey Kafkasya'nın değil, güneyi de dahil tüm Kafkasya'nın birlikteliğinden yanayım, hakkaniyet çerçevesinde kardeşçe ilişkiler olsun, dostluk olsun isterim, ihtiyaç duyulursa bu amaç doğrultusunda öne çıkarılabilecek yeterli ölçüde maddi zemin unsuru bulunduğuna da inanıyorum; ama, gerçeği de görmek gerek, durum ne, Kafkasyalılar ne istiyor, hangi eğilim ağır basıyor, bu, bilinmeli, gerekirse üzerinde çalışılmalı, bunun için de, sanırım, öncelikle, konu tartışılmalı. 

21.6.2015 

*** 

 

Komitelerde Değişim 

 

Söz konusu ayrışmalarla beraber, komitelerin faaliyete başlamasının üzerinden çok zaman geçmeden,  İstanbul ve Ankara Çeçen derneklerinde de iç tartışmalar ortaya çıktı. 

İstanbul'da bir çok kişi, ilk zamanlarda heyecanla katıldıkları çalışmalardan uzak durmaya başladı. Bunun makul bir nedenini hala görebilmiş değilim. 

*** 

Sanıyorum, en başta, katılım sağlanmadan bireysel kararlarla hareket edilmesi eleştiri konusu oluyordu; ayrıca, parasal konularda şeffaflık olmadığı da iddia ediliyordu! 

*** 

Neden öyle oldu, kim haklıydı, doğrusu neydi, anlayamadım ve bilemiyorum! 

*** 

Ankara'da da dernek ve komite başkanı olan Hilmi Ünal'ın tavırlarından rahatsızlıklar ifade edilir oldu. 

Ne oldu ve nasıl olmuştu?  

Komitede bulunmadığımdan, tam olarak bilemiyordum, ama, söylenenlerden anladığım temsil şekli konusunda bazı eleştiriler vardı; bir de, bununla bağlantılı, benim de gözlemlediğim, büyük önderlik havası!* 

Çok geçmeden de olağanüstü genel kurul kararı alındı, Ankara'daki komitenin en genç üyesi olan Haluk Kutlu'nun başkanlığındaki tek listeyle seçime gidildi ve 1995 yaz aylarında Ankara'da dernek ve aynı zamanda komite başkanı Haluk Kutlu oldu.  

Haluk Kutlu ile o süreçte konuştuk, benim de yönetimde olmamı istedi, bense, öncelikle olağanüstü genel kurulun gereksiz olduğunu, benim de yönetimde resmi olarak bulunmamın önemli ve gerekli olmadığını, hatta memuriyet görevim nedeniyle resmi görev almamamın daha doğru olacağını, kişi olarak faaliyetlere zaten elimden gelen katkıyı vereceğimi belirttim, ama görüşlerim kabul görmedi, ısrar edildi, ben de karşı ısrarı gereksiz buldum ve Haluk Kutlu'nun başkanlığındaki yönetim kurulunda yer aldım.** 

 

(*) O dönemde, şimdiki gibi telefon konuşmalarının kaydedilip yayınlanması henüz moda değilden, Hilmi Ünal, bazı kişilerle yaptığı telefon konuşmalarını kasete kaydedip çeşitli zamanlarda çıkarıp dinletirdi, birkaç kez buna ben de tanık oldum; bana çok garip gelen bu tavra hala anlam veremem! 

(**) Önceki dönemde çok sıcak olmasına karşın Hilmi Ünal'ın bana karşı tavırları o günden sonra hiç sıcak olmadı, gibi gelir bana; ve, benim yönetimde olduğum zamanlarda dernek ve komiteye istisnai haller dışında gelmedi ve faaliyetlere de hiç katılmadı, destek olmadı! Benzer durum, doğal önderimiz NG için de söz konusu! Bunu da garipserim! Oysa, benim, anılan kişilere yönelik hiç olumsuz bir anlayışım olmadı! Ve, hala da, yok! 

 

*** 

İstanbul-Ankara çekişmesi nedendi? 

İstanbul daha büyük bir merkezken, Ankara başkentti! 

Onlarca şubesi olan Kafkas Derneği Ankara'daydı! 

Bunlar etkili miydi? 

Belli ölçüde kişisel uyumsuzlukların etkisi mi vardı? 

Başka nedenleri de var mıydı? 

Bu hususlar bir yana, yukarıda değinilen diğer ayrışmalardan sonra, İstanbul-Ankara çekişmesi 

kendiliğinden ortadan kalktı, sanırım, Fazıl Özen ile Haluk Kutlu'nun uyumu da bunda etkili oldu, aslında doğal olarak olması gerekendi olan, yani uyum.   

Fazıl milliyetçi kökenli iken Haluk sosyal demokrat bir anlayıştaydı, ancak milli bakışta mutabıktılar, ve ayrıca yaşıttılar, gördüğüm kadarıyla uyumlu ve milli bir heyecanla dolu olarak Çeçenistan'a destek için iyi niyetle ellerinden gelen çabayı gösteriyorlardı! 

16.5.2015 

***


Hasbulatov Ankara'da 

 

Savaşın başlamasından bir süre sonra, galiba 1995 ilkbaharıydı, birdenbire, Ruslan Hasbulatov Ankara'ya gelmişti. Yeğeninin haber vermesiyle durumu öğrenen Ramazan Özışın'ın bilgi vermesi üzerine,  aynı gece  geç saatte, Hasbulatov'un kaldığı Stad Oteli'ne gidip kendisiyle görüşerek hoş geldin demiştik. Ertesi gün de Mustafa Önlü'nün bürosunda bir araya gelip konuşmuştuk, görüşmenin görüşmemekten daha iyi olacağını da düşünerek. 

Hasbulatov'un amacı neydi, biz ne yapmalıydık? 

Kendisi söylemiyordu, ama, Hasbulatov'un, Dudayev karşıtı kamuoyu oluşturma çabası içinde olduğu kanaati vardı, belli belirsiz bir şekilde. Biz de, Çeçenistan'a destek olma çabası içindeydik, ve, Çeçenistan dendiğinde anladığımız da Dudayev'in temsil ettiği kesimdi. 

Rus saldırısı öncesinde, 1991-1994 döneminde, Çeçenistan'da, Dudayev iktidardaydı, ancak geniş bir muhalefet de vardı. Hasbulatov da, Dudayev karşıtı cephede yer almıştı ve Dudayev'in Hasbulatov'u hain olarak gördüğü söyleniyordu. Diğer yandan, Hasbulatov, Rusya parlamentosu başkanlığı yaptığı dönemde Ankara'yı resmi olarak ziyaret etmiş ve Cumhurbaşkanı Demirel ve Meclis Başkanı Cindoruk'la görüşmüştü, şimdi de, o ziyaretlerde aralarında oluşan hukuktan kendi anlayışını  anlatmak için yararlanmak istediği kanaatine varılıyordu. 

Farklı katılımlarla görüşmeler oldu, bu görüşmelerden biri de, Ankara'da Göksu Restaurant'ta gerçekleşti, içkili bir mekandaki bu yemekte 20 kadar kişi vardı. O yemeğe İstanbul'dan özel olarak  gelen iki genç arkadaş da katılmıştı, galiba, Nusret ile Cehdi'ydiler, bu arkadaşların, tutumlarından, dinci siyasi komiser tavrı içinde olduğu kanaatine varıyorduk*, şaşırarak, sanki "hain"le yapılan görüşme konusunda denetlemeye gelmiş gibiydiler ve ayrıca, böyle bir zamanda, içkili yerde yemek düzenlemek ve içki içmek doğru mu, der gibiydiler; ve, kimler içiyordu? 

Hasbulatov'la görüşmelerde, sonuç itibariyle, bizler, Türkiye'de Dudayev karşıtı şeyler söylemenin doğru olmadığını düşündüğümüzü anlattık, Hasbulatov da barış için çaba göstermek istediğini belirtti, özetle. 

Hasbulatov, TGRT'de bir canlı yayına katılıp soruları cevapladı, Dudayev karşıtı konuşmayacağını söylemiş olmasına karşın, bir yerde, Dudayev aleyhine konuştu, ama, tercümanlığını yapan Suphi Çeçen o bölümü kendi anlayışına göre çevirince Hasbulatov'un ifadesi ekranlara farklı şekilde yansıdı. 

Hasbulatov, bir de, tam o günlere tesadüf eden, Ankara'daki, galiba ODTÜ'deydi, Kafkaslar konulu bir konferansa da konuşmacı olarak katıldı. 

Demirel ve Cindoruk'tan umduğu ilgiyi göremedi, sanırım! 

Ankara'daki Kafkas camiasıyla ise anlayışları uyuşmadı! 

Bir süre kalıp ayrıldı. 

 

(*) O dönemde, bu ve benzeri başka bazı arkadaşların sergilediği keskin dinci tavra hala şaşırıyorum; bu dinci anlayışı ne zaman, nasıl, nereden edinmişlerdi? Oysa, sonradan olduysa da, o dönemde, Çeçenistan'da o şekilde keskin bir dinci anlayış yoktu; galiba, sonradan orada olmasında da, benim şaşırdığımı belirttiğim anlayışın bir şekilde oraya yansıyıp dalbudak salmasının  en azından etkisi oldu! 

16.5.2015  

 

***

Komite Gazi'de 

 

Kafkas Derneği çevresi ile ayrışmadan sonra Ankara komitesi Mart 1995 sonunda Çeçen Derneği'nin Ankara Gazi Mahallesi'ndeki  iki katlı müstakil bir yapı olan binasına taşındı. 

İlk dönemdeki yoğunluk olmasa da, burada da, çoğunluğu Çeçen kökenli olan epeyce kişinin katılımıyla Çeçenistan'a destek faaliyetleri sürdürüldü. 

Nakdi ve ayni yardımın dışında, bilgi edinme ve aktarma, talepleri cevaplama, görüşmeler ve misafirlerle ilgilenme ilk akla gelen uğraşılarımızdı. 

Başlangıçta katılım yoğunken komite içi ilişkilerden fazla haberdar olamayan benim gibi nefer durumundaki diğer arkadaşlarla, artık, hep birlikte, sürekli nöbette gibiydik ve komitenin planlamadan icraya kadar bütün işleri de bize kalmıştı. 

 

*** 

Bu dönemde bizi "terketmeyen" ve hatta bizden daha gayretli olan iki kişi vardı: Kemalettin Çelikdin ve Alper Suri. Söylenene göre "Alperenler"denlermişler. Düzgün görünümlü, saygılı, temiz ve güler yüzlü, hoşsohbet, "çakı gibi" iki genç. Kemalettin iş müfettişi, Alper'se yeni iş kurmuş bir serbest çalışan imiş. Tanımıyorduk, yeni tanışıyorduk, ama sürekli yanımızdalardı ve yapılacak bir iş olduğunda hazır durumdaydılar, beceriklilerdi de.* Destekleri ilk savaş boyunca hep sürdü, kendilerini sevdik, "dost" saydık; sevgiyle anıyorum. 

 

(*) Mesela, Kemalettin, sonraki bir zamanda, bir bayram sırasında, benim-bizim yapamayacağımız bir tarzda, kısa sürede, pratik bir şekilde, deri toplama işi organize etti ve sonuçlandırdı, o günlerde bizim için hiç de önemsiz sayılmayacak bir miktarda gelir sağladı. Bizden sadece yetki istedi, peki dedik, o da nakit getirdi. 

İlk savaştan sonra görmediğim ikiliden Alper ise, ikinci savaş sonrasında, Çeçenistan'da inşaat yapan müteahhit Bora İnşaat firmasının sahibi olarak ortaya çıktı, basından gördüm, arkadaşlar da anlattılar; bu arada Çeçenlerle ihtilafa düşmüşler, ödemeler yapılmamış, kaçmışlar, falan! 

 

*** 

İkinci savaş döneminde hiç görmediysem de, ilk savaşın başlarında "canla başla" bir şeyler yapmaya çalışanlardan biri de Ata Eyidoğan'dı, çok içtendi, çok fedakardı.  

 

*** 

Kendi ölçeğimizde, yoğun bir çaba içindeydik. 

Ancak, acaba, Çeçenistan'a pek bir faydamız oluyor muydu?  

19.5.2015 

*** 

Bu dönemde tesadüfen yaşadığım bir olay, Çeçenistan'lı Çeçenlerin, bizim faaliyetlerimizi, hem  pek umursamadıklarını ve hem de uygun-doğru bulmadıklarını gösteriyordu, sanki! 

 

Leça Dudayev ile Hasan Hasuyev Dernekte 

 

Hafta sonu olduğu için çalışmadığım günlerden birindeydi, öyle günlerde bazı işlerle ilgilenmek üzere derneğe giderdim, o gün de öyle yapmıştım, saat 10.00 sıralarında derneğe gidip başkan ofisi olarak kullanılan, eski bir masa ve iki sandalye ile "tefriş edilmiş", odaya girdiğimde, iki kişiyi oturur buldum, genç olanı başkanın "makamındaydı", tanıştık, yirmili yaşlarındaki genç olanı Dudayev'in yeğeni Leça Dudayev'miş, gayet düzgün görünümlü ve son derece yakışıklı biriydi, diğeri o dönemdeki Çeçenistan Başbakanı Hasan Hasuyev'miş. 

Konuştuk.  

Bir süredir Türkiye'de ve Ankara'da imişler, öylesine ziyarete gelmişlermiş. Bizim Ankara'ya geldiklerinden haberimiz dahi olmamıştı, şaşırmıştım, galiba MHP'lilerle görüşmüşler. 

O arada konuşma sırasında, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bizim yaptığımız, galiba, günlük ve sıradan olan, bir uygulama için, Leça Dudayev, bu yapılan Rusların yararına olan bir iş dedi, bunun üzerine, ben de, o işi yapan biziz, dedim, soğuk bir rüzgar esti, sonra, fazla kalmadan ayrılıp gittiler. 

Epey bir zaman sonra, galiba, Dudayev'in vefatı sonrasıydı, Hasan Hasuyev'le bir daha karşılaşacaktım, bu defa sıcak bir görüşme olmuştu dernekte ve bir miktar para teslimatı da yapıp göndermiştik. 

Leça Dudayev'i ise bir daha görmedim, Mayıs 1997'de Çeçenistan'ı ziyaret ettiğimizde gündemde olan Caharkale belediye başkanlığı için Cumhurbaşkanı Mashadov'un adayı Turpal Ali Atgiriyev olduğu halde karşı çıkıp emrivaki ile kentin belediye başkanı olduğunu, sonrasında da, 2000 Şubat ayı başında Çeçen savaşçıların Caharkale'yi terketmeleri sırasında yüzlerce Çeçen savaşçı ile birlikte mayın patlamasında vefat ettiğini, uzaktan izlemiştim, Leça Dudayev'in.  

19.5.2015 

*** 

Çeçenistanlılar umursamasa da, bizler, Çeçen meselesini kendi meselemiz olarak görüyorduk, tamamen içselleştirmiştik, açıkça ve militanca taraftık! 

*** 

Oniki Genç 

Sonradan ilgi azaldıysa da, savaşın başlangıcında, ölümü göze alarak gidip Çeçenistan'da Ruslara karşı savaşmak isteyen epeyce kişi vardı, Türkiye'li Çeçenler arasında da. 

Her isteyen gidemediyse de, doğrudan değil, ama, uzaktan, dolaylı olarak bildiğim kadarıyla, Türkiye'li Çeçenlerden on iki kadar genç, sonraki bir tarihte, Çeçenistan'a savaşmak için gitmişti! 

Bunlar hiçbir menfaat beklemeden gönüllü olarak Çeçenistan için hayatlarını hiçe sayıp ölümü göze almış idealist gençlerdi; bana göre, Türkiye'li Çeçenler için iftihar vesilesidirler!   

Sonradan Nejdet Gün'ün anlattığına göre, savaşın sona ermesinden sonra bu gençler orada belli bir yerde bekletiliyorlarmış, çok ciddi ve tehlikeli bir provokasyon ihtimali söz konusuymuş, kendisi inisiyatif kullanıp bu gençlerin olaysız dönmelerini sağlamışmış! 

Ne şekilde gittiler?  

Neler yaşadılar?  

Keşke yazılabilseydi! 

26.5.2015 

*** 

 

Çeçen meselesine bakıştaki ortak yaklaşımımızın pratiğe yansımasının uç bir örneği Haluk'un bir tavrında somut olarak ortaya çıkmıştı! 

 

Abdülreşit Dudayev 

Bir defasında, Gazi'deki derneğe Azmi Ünal ile misafiri olan Abdülreşit Dudayev gelmişti. Misafir kişi daha önce de Türkiye'ye gelmiş ve savaş öncesinden Dudayev muhalifi olarak bilinen biriydi, söylenenlere göre Rus gizli servisinde dinle ilgili bir bölümde de çalışıyormuş. Savaşın yoğun olarak sürdüğü bir dönemdi. Azmi ve misafir kısa bir süre kaldıktan sonra ayrılırlarken, sokak başında, konuşmada nasıl bir seyir oldu hatırlamıyorum, ama, Haluk, sert bir şekilde misafire hainlik anlamına gelen sözler söyledi, Azmi ve misafir, ikisi de bozuldular, gittiler. 

Benim tarzım olmayan keskin bir tavırdı. 

Daha sonraki dönemlerde, Abdülreşit Dudayev'in  iki oğlu, Ruslan ile Timur, yüksek öğrenim için Türkiye'ye gelecekler ve  bir süre kalacaklardı, derneğe de sık sık geleceklerdi. 

Ruslan gayet yakışıklı, zeki görünümlü, ama, bence, hiç güven telkin etmeyen bir tipti, küçüğü Timur ise sevimliydi. Kuzenleri olduğu söylenen Milana isimli güzel bir kızla birlikte aynı evde kalıyorlarmış. Hepsi de fazla kalmadan Türkiye'den ayrıldılar. Sonradan Ruslan'ın altı bin dolar para verip milliyetçi bir çevre kanalıyla siyasal diploması aldığı söylendi; o dönemde hiç ihtimal vermemiştim, ama bu günden bakınca hiç de olmaz diyemiyorum. 

Abdülreşit Dudayev ikinci savaş döneminde Çeçenistan'da evinde bomba ile öldürüldü, bildiğim kadarıyla, oğlu Ruslan'ın ise, babasının izinden giderek, Moskova'da Rus gizli servisinde görev yaptığı söyleniyor. 

*** 

 

Bazı Misafirler 

 

İlk dönemlerde, sık sık misafirlerimiz oluyordu, ve, onlarla ilgilenmek, epeyce, "mesai" gerektiriyordu! 

*** 

Evde 4 misafir 

Mesela, 1995 ilkbaharına doğru olmalı, bir defasında, sanırım İstanbul'dan birlikte gelmişlerdi, sadece benim, evde, aynı anda dört misafirim olmuştu: Kırklı yaşlarında bir kadın, ellilerinde bir erkek ve otuzlu-kırklı yaşlarda bir karı-koca. Daracık evimizde nasıl sığışabilmiştik, bilemiyorum, birkaç gün birlikte kaldıktan sonra karı-koca rahat edemeyip otele çıkmıştı, kadın olanı bir süre misafirliğini sürdürmüştü, erkek fazla kalmamıştı, annem de epeyce zorlanmıştı. 

Kadın masum görünüşlü biriydi, adı Ayset'ti, annemle, benim neden evlenmediğimi konuşuyorlar, kendisinin 17 yaşında bir kızının olduğunu söylüyordu, 2002'de kızıyla birlikte tekrar gelecek ve kayınvalidem olacaktı; erkek ağırbaşlı, ciddi, sakin, düzgün görünümlü biriydi, galiba savaş öncesi Moskova'da bir kamu kurumunda denetim görevlisi olarak çalışıyormuş; karı kocadan koca ise Kazbek adında biriydi, Moskova'daki oğlundan ve yüzbin dolarlardan bahsediyordu, yerlerde sürünen cinsten bir alkolikti. 

*** 

Yazdırhxo Mahmut ile Ashab 

Aynı dönemde bir de Çeçen yazar misafirimiz vardı. Sanırım, İstanbul'dan istemişlerdi ve Haluk Kutlu da ev sahipliğini üstlenmek durumunda kalmıştı. Kırklı yaşlarda olan yazarımızın ismi Mahmut'tu, söylediğine göre gözlem yapıyordu ve gördüklerini yazacaktı, hatta daktilosu yanındaydı ve sürekli bir şeyler yazıyordu. Sakin, makul ve iyi niyetli görünümlü biriydi. Ulus civarında bir otelde epeyce bir süre komitenin misafiri oldu, sık sık eve yemeğe de geldi, fırsat buldukça sohbet ettik, sevimli bir insandı. 

Yazarımızın misafirliği sürerken kendisine bir misafir daha katıldı. Bu misafirimiz yirmili yaşlarının başlarında gencecik biriydi, adı Ashab'dı, çok sevimli, doğal ve tipik bir Çeçen'di, Basayev'in Budennovsk baskınına katılanlardan biriydi ve bu baskın sırasında sol gözüne kurşun isabet etmesi sonucu gözünü kaybetmiş ve kafatası parçalanmıştı, Gazi Hastanesi'nde yapay göz takıldı kendisine ve kafatasından ameliyat oldu, doktor belli bir süre hareket dahi etmemeli dedi, ama misafirimiz dinlemedi, ertesi gün hastaneden çıktı, yağışlı-soğuk Ankara günlerinde bisikletle gezmeye bile başladı, yazarımızın kaldığı otelde bir süre kaldı, birlikte gelip gittiler, sohbetlerimiz oldu. 

Çok geçmeden gitmem gerek, burada durmam olmaz, gidip mücadeleye devam etmeliyim, dedi ve gitti. 

Ancak giderken, genelde olduğu gibi, belki de, haklı ve doğal olarak, para beklentisi içinde idi. Zaten giderken hediye götürmek önemli bir gelenekti ve o da, başta dedesine olmak üzere, yakınlarına hediye götürmek istiyordu. Nasıl gelmişti, kim getirmişti ve giderken para verip yolcu edecek birileri var mıydı, bilmiyorum, ama bizim kaynaklarımız son derece sınırlıydı. Neredeyse sadece yol parası olabilecek bir meblağ ayrıldı kendisine, ve, bunu verip yolcu etmek üzere otele ben gittim. Haluk Kutlu ve Medet Önlü ile daha önce para konusunu konuşmuş muydu, bilemiyorum, ama gittiğimde kendisini bayağı tepkili buldum, Çeçenlerin bayağı olumsuz ifadelerinden birini kullanarak ve Haluk'la Medet'in isimlerini de anarak, buradakiler keçi diyerek konuştu, ben de yapabildiğimizin bundan ibaret olduğunu ve öyle konuşmasının doğru olmadığını söyledim, o anda orada olan yazarımız da biraz sakinleştirdi, vedalaştık, gitti.* 

Yazarımız da bir süre daha kaldı ve sonra o da gitti. Kendisinden bir daha haber alamadım. Gördüklerini yazdı mı, acaba? 

  

(*) İkinci savaştan sonra bir defa daha görecektim, kendisini, galiba 2005 civarlarıydı, yeni gelmiş, biraz sakinleşmiş, epeyce oturmuş, senelerden çok olayların çizgisini taşıyor gibiydi; evlenmiş de.  

*** 

Havaj 

Gazi'deki misafirlerimizden biri de Havaj'dı. Kırklı yaşlarda, uzunca boyluydu. Söylediğine göre, galiba adı İslam partisi olan bir partinin başkanıymış Çeçenistan'da, nasıl gelmişti, bilemiyorum, ama müslüman ülkelere gidip barış için destek aramak istiyormuş, birinde, talebimi karşılamazlarsa kendimi kurban eder, öldürürüm, tarzı, sözler söyleyince, Ömer Abimiz-Ömer Akan, bu konuda yardım etmek için ben de seninle gelirim, demişti ve misafirimizin sesi kesilmişti, sizden bir talebim yok diyerek bir süre dernekte kaldıktan sonra, galiba, Mısır'a gidip gelmiş ve sonra tekrar gitmişti. 

*** 

İki Ürdünlü* 

Ürdün'lü Çeçenlerden de iki misafir gelmişti. 

Birisi onyedisinde sevimli bir gençti, savaşmak için Çeçenistan'a gitmek istiyordu ve biliyorsanız bana yol gösterin diyordu; Haluk kendisiyle konuştu, senin gidip yapacağın bir şey yok diyerek ikna etti, annesine de telefon edip durumu haber verdi, annesi, "i cimim var"-o küçük ya, diyormuş, sonuçta delikanlı Ürdün'e geri gönderildi! 

Galiba, hemen peşi sıraydı, Albi geldi, Ürdün'lü, ama Amerika'da yerleşikmiş, orada kendi işyeri varmış, yararlı olacağına inanıp destek olmak için Çeçenistan'a gidiyormuş, yirmili yaşların sonlarında, sağlam yapılı, orta boylu, temiz yüzlü, düzgün görünümlü biriydi, derneğe telefon etmesi üzerine gece saat 23.00 sıralarında arabası olan Riyazi Canbolat'la birlikte almak için terminale gitmiş, Ankara'daki eski terminalde kalabalık bir ortamda bakalım tanıyacak mıyız demiştik, uzaktan bakıp tipinden olsa olsa bu Çeçendir diye tahmin ettiğimiz oydu, çok sevimli, candan biriydi, otel ve yemek istemedi, çantamda ekmeğim var dedi, istediği sadece mümkünse güzergah konusunda yardımcı olmamızdı, bizim bu konuda özel bir bilgimiz yoktu, kendisine de öyle söyledik, o da ertesi sabah erkenden kendi olanaklarıyla gitti. 

 

(*) Savaşın ilk dönemlerinde 1995 yılı başından itibaren sık sık bir şeyh adı duyardık, bu, Ürdün'lü Çeçenlerden olduğu belirtilen Şeyh Fethi idi, epey bir süre Ruslara karşı fiilen savaşmış, sonra orada ölmüş! 

 

*** 

Gazi Aliyev 

Bir de Abhazya'da yaralanmış bir Çeçen gelmişti, Ankara'ya, adı Gazi Aliyev'di, galiba, Abhazlar tedavisini üstlenmişlerdi, tercümanlık gerektiğinde haberdar olmuştuk. 

 

*** 

 

Bir Kadın ve Kızı 

Savaş öncesinde Çeçenistan'a giden AY orada evlenmiş ve bu evlilikten bir kızı da olmuş. Savaş başladıktan bir süre sonra Ankara'ya gelmişler ve Ulus'ta bir otelde kalıyorlardı. 

Bir süre sonra AY, kadın ve kızını bırakıp gitmiş, onlar da ortada kalakalmışlar. Bir şekilde haberdar olduk, ne yapabiliriz, diye, anlamaya çalıştık. Kadın savaş ortamına geri gitmeye istekli değil, ancak, bizim de, onun geçimini sağlayacak imkanımız yok, kendisinin de parası olmadığından, başka bir yol bulamayınca, kadın mecburen Çeçenistan'a dönmeye razı olmuştu ve bunun üzerine yolcu etmesi için öğrencilerden büyük Zavur'u "görevlendirip" İstanbul'a göndermiştik! 

19.5.2015 

*** 

 

Komite Kızılay'da 

 

Gazi Mahallesi'ndeki mekan geniş ve müstakil olması yönünden gayet iyiydi, ancak merkezi değildi, ulaşımı zordu. Bu yüzden merkezi bir yer insanların ulaşması açısından daha yararlı olur diye düşünerek, Haluk Kutlu'nun başkan olmasından sonra, ben de yönetimdeydim,  sanırım 1995 sonlarıydı, Kızılay-İnkilap Sokak'da kiraladığımız bir yere taşındık. 

Mekan küçüktü, ama gayet merkezi bir yerdeydi. 

Telefonlara bakmak için Nermin Sönmez, bürodaki malzeme işleri için Burhan Çeçen görev üstlendi, kendilerine az bir harçlık ödendi ve yeni ofisimizde belli bir düzen sağlandı. 

*** 

Burhan Çeçen çok faydalı oldu, son derece titiz ve düzgün çalışan biriydi, tamamıyla güvenilirdi, işini çok iyi yaptı, bizleri rahatlattı. 

Ama sonradan bize kırıldı. Nedeni de şuydu: Galiba 1996 yılındaydı, diğer bazı kişilerle birlikte, dernek çevresinden üç genç de, Nihat Aygün, İhsan Pilger ve Ahmet Canbolat, Vakıflar Bankası'nda işe girdiler, Burhan Çeçen'in de iş arayan benzer niteliklere sahip bir oğlu varmış, diğer gençler işe girerken kendi oğlunun işe girememesi nedeniyle kırılmıştı, sanırım, diğer gençleri bizim işe aldırdığımızı ve kendi oğlu için aynısını yapmadığımızı düşünmüş. Ben bunu sonradan öğrendim. Diğer yandan anılan üç gencin işe girmesi konusunda da en azından benim bilgim yoktu. Başkası işe girmelerine aracılık etti ve Burhan Çeçen'in oğlunu bilerek dışarıda mı tuttular bilemiyorum, hiç ihtimal vermesem de. 

Ama çok kıymetli bir insan sonuçta bize kırgın olarak ayrıldı! 

Tamamen haksız mıydı? 

Bilemiyorum! 

20.5.2015 

*** 

 

Genel Durum 

 

1995 yılı sonlarına doğru, komitelerde çalışan sayısı epeyce azalmıştı, ama, yine de gayretli ve inançlı yeterli sayıdaki insanla elimizden geldiğince Çeçenistan'a destek olmaya çalışıyorduk. 

Genç arkadaşlarımız vardı; İhsan Pilger, Dengiz Sönmez, Atila Doğan, Samet Aslan, Ahmet Canpolat, Nihat Aygün hep göreve hazırlardı. 

Aynı şekilde hep göreve hazır durumda olan ilk kuşak Çeçen öğrenci grubu vardı; İsmail, iki Zavur, Maga, Zelimhan, Adem, Bekhan isimleri hemen aklıma gelenler. 

Sonra hep güleryüzlü ve çok iyiniyetli Apti. 

Gençleri ve Çeçen öğrencileri sevgiyle anıyorum! 

25.5.2015 

*** 

Avrasya Feribotu'nun Kaçırılması 

 

1996 yılı Ocak ayına geldiğimizde, Türkiye bir kaçırma olayıyla çalkalandı, Trabzon'dan Rusya'ya gidecek olan Avrasya feribotu kaçırılmıştı, kaçıranlar, ikisi Çeçenistanlı, biri Abhazyalı ve diğerleri Türkiyeli olan dokuz Kafkas kökenli kişiydi, amaç Rusya'yı Çeçenistan'daki katliamları nedeniyle protesto etmek ve Rus saldırısının sonlandırılmasını sağlamaktı, birkaç gün süren eylem, sevindirici bir şekilde, kansız sona ermişti. 

Feribot İstanbul'a gelmiş, eylemciler orada teslim olmuşlardı; o gün, biz de, bir çok insan gibi, İstanbul'a gitmiştik. 

Emin Demirel'in avrasya savunması isimli kitabında bu kaçırma olayıyla ilgili ayrıntılar yer almaktadır. 

16.6.2015 

*** 

Gülen Okulu 

 

Gülenciler savaş öncesi Çeçenistan'da bir okul açmışlar, savaş döneminde, kapatmışlar ve öğrencilerinden, galiba, bir kısmını Türkiye'ye getirmişler ve bir süre Nazilli'de barındırmışlardı. 

Sonra ne oldu? 

Bilemiyorum. 

Ama, galiba, getirdikleri Çeçen öğrencilerle ilgilenmeleri uzun sürmedi! 

Bizimle de zaten hiç ilgileri olmadı, Gülencilerin! 

15.6.2015  

*** 

Dudayev'in Ölümü 

 

Savaş aralıksız bir şekilde süregiderken 21 Nisan 1996 günü Çeçenistan'dan üzücü bir haber geldi, Dudayev uçaktan atılan bir füze ile öldürülmüştü. 

Türkiye'de büyük bir kitle üzüldü ve Ankara'da Kocatepe Camii'nde geniş bir katılımla gıyabi cenaze namazı kılındı. 

Daha sonra Dudayev'in ölümü konusunda çeşitli haberler çıktı. Bunlardan birinde, bir Amerikan NSA elemanının, Dudayev'in kullandığı telefon bilgilerinin Ruslara Amerikalılar veya müttefiklerince verilmesi sonucu Dudayev'in Ruslarca öldürülebildiği belirtiliyordu. Benzer şekildeki haberler, daha sonraları, eski MİT elemanı Mehmet Eymür'ün ATİN adlı internet sitesinde de yayınlandı. 

*** 

Aslında bir telefon olayı vardı, biz, önceden ve şöyle duymuştuk: Türkiye'den Dudayev'e çeşitli yetenekleri olan seyyar bir telefon gönderilmişti; gönderen MİT mi, o dönemde başbakan olan Erbakan mı, ve, nasıl söylemeli, bilmiyorum, ama, anlaşılan, yapılan iş, bir devlet işi olmalıydı; ve, hangi kanalla gitmişti, İHH dahil edilmiş miydi, bilmiyorum, ama, İstanbul komitesinin durumdan haberi vardı! 

Her nasılsa, bir telefonun gittiği belliydi, ve, bu telefon da anlaşılan Amerikan ürünüydü ve Amerikalıların bilgisi dahilinde gönderilmiş olmalıydı! 

Dudayev'in bu telefonu sıklıkla ve rahatça kullandığı da söyleniyordu; hatta, bir defasında, Gazi'deki komitede bulunduğu sırada Haluk'un telefonu çalmış ve açtığında karşısında Dudayev'i bulmuş, Haluk, bunu, şaşırdığını söyleyerek anlatmıştı. Telefonun "operatörü" de, o dönemde Dudayev'in yanında bulunan İshak Kasap'mış. 

*** 

Dudayev'in ölümüyle ilgili haberlerde söz konusu edilen, adlı adınca bu telefondu-olmalıydı. Söylenenlere göre, bu telefonun gizli şifresi ya da kodu olmasa, Ruslar Dudayev'i o şekilde füze ile vuramazlarmış, bu, Amerikalıların veya müttefiklerinin o bilgileri vermeleri sayesinde mümkün olabilmişmiş! 

*** 

Söylenenler doğru muydu? 

Söz konusu haberlerin başka bir amacı var mıydı? 

25.5.2015 

*** 

 

Yandarbiyev Cumhurbaşkanı 

 

Dudayev'in ölümü sonrasında, Çeçenler, kısa sürede Zelimhan Yandarbiyev'in cumhurbaşkanı olması konusunda mutabakat sağladılar ve direnişi kesintisiz sürdürdüler. 

Ayrıca, ilginç bir zamanlamayla, Dudayev'in ölümünden çok kısa bir zaman sonra, Moskova'da, Ruslarla barış görüşmeleri yapıldı. 

*** 

Bu görüşmelerin başlangıcında, Yeltsin, kendisinin başında bulunacağı masanın iki yanında Çeçenlerle Rus görevlilerin karşı karşıya olacağı bir oturma şekli düzenliyor, ama, Çeçenler, sen bizim başkanımız değilsin, seninle iki eşit tarafız, başka türlü görüşmeyiz, diyerek karşı çıkınca, Yeltsin, Yandarbiyev'in karşısına oturuyor ve görüşmeler böyle yapılıyordu, edindiğimiz bilgilere göre. 

*** 

Ankara'da Bir Çeçen Grubu 

 

Yukarıda belirtilen Çeçen-Rus barış görüşmelerinin yapıldığı tarihi izleyen günlerde, 1996 yaz ayları olmalı, Ankara'ya bir grup Çeçen gelmişti. 

Durumu Rahmi Erdem'den öğrenmiştik, komiteye yakın olan Karanfil Sokak civarlarındaki bir otelde kalıyorlardı, bizlerle görüşmek istiyorlardı. 

Elbette, buyursunlar, dedik. 

O günlerde İstanbul komitesi başkanı Fazıl Özen de Ankara'daydı, hep birlikte, komitede karşıladık, gelenleri.  

Galiba yedi kişiydiler, değişik yaş ve meslek grubundan insanlar vardı, birisi de imamdı. 

Söyledikleri özetle, anlam olarak şuydu: Çeçenistan'da insanlar ölüyor, buna bir son verilsin istiyoruz, savaşın bitmesini istiyoruz, Çeçenistan'dan bir çok insanı temsilen geldik, siz buradan savaşan kesime destek olmazsanız bu savaş kısa sürede biter, savaşanlara destek olmayın, savaş bitsin! 

Biz de, özetle, anlam olarak şöyle cevap verdik: Çeçenistan'da savaşın bitmesini biz de istiyoruz, savaş sona ererse çok seviniriz, ama, buna Çeçenler kendileri karar vermeli, bizim amacımız, sadece, savaştaki Çeçenlere destek olmak, Çeçenler savaşırken destek olmamamız söz konusu olamaz!  

Görüşmede özet olarak bunlar söylenmişti! 

*** 

Grubun gelişi Cumhuriyet Gazetesi'nde de haber olmuştu, galiba, uzlaştırma heyeti geldi, gibi bir içeriği vardı, Marşo bülten olarak gazeteye yazdığımız bir yazıyla itiraz etmiş, Rus Elçiliği'nden aldığınızı tahmin ettiğimiz bilgileri haber yapmışsınız, bir grup Çeçen geldi, görüştük, ama, uzlaştırma söz konusu değil, demiştik! 

*** 

Belirtilen Çeçen grubunun söylediği, öz olarak, daha önce Ankara'ya gelen Hasbulatov'un söylediğinin aynısıydı! 

*** 

Ruslarla Antlaşma 

 

Bugünden bakınca, Rusların o dönemde Çeçenistan'daki savaşa son vermek arzusu içinde oldukları söylenebilir, sanırım. 

Nitekim çok geçmeden barış sağlandı. 

Ağustos 1996 başlarında Çeçenler Grozni'yi Ruslardan silahlı güçleri eliyle geri aldılar, arkasından da Ruslar Çeçenistan'dan tamamen çekilmeyi kabul ettiler, geçici antlaşmalar imzalandı ve Rus güçleri gittiler. 

*** 

Bir Bakış 

 

Sanki, Yeltsin amacına ulaşmıştı! 

Yeltsin Sovyetleri dağıtandı, başarmıştı, dağıtmıştı! 

Putin de, Rusya'yı toplayan olacaktı! 

Sanki, Yeltsin'e, Sovyetleri dağıtırken yardımcı olacak bir araç gerekmişti, o da Çeçenleri bulmuştu; sonrasındaysa, Putin, Rusya'yı toparlamak için çalışırken, başta bir kısım Vahabi Araplar olmak üzere, Çeçenlerin bölünmesinde pay sahibi olanlardan yardım görecekti! 

22.5.2015 

*** 

 

***

Bir Değerlendirme Denemesi 

 

Acaba, Hasbulatov'un ve belirtilen Çeçen grubunun dediklerini kabul edip o dönemde Çeçenlere destek olmaktan vazgeçseydik, daha iyi olur muydu? 

Savaş başlamadan önce, Çeçenistan'da, çok açık olarak, Dudayev iktidarına karşı hiç küçümsenmeyecek sayıda taraftarı olan bir muhalefet vardı! Ve, iktidar ve muhalefet mensupları silahlıydılar! Sonradan, keskin bir tavırla, hain nitelemesi zaman zaman kullanılsa da, o dönemde karşıt grup mensupları, her şeye karşın, fazla sorun olmadan bir arada yaşayabiliyorlardı. 

O dönemde, muhalifler Rus yandaşı olarak görülürken, muhalefette de, Dudayev'in gizli Rus elemanı olduğu yönünde görüşler vardı! 

Doğrusu, savaş öncesi, bir seçim yapmak durumunda kalsam, benim sempatim muhalefetten yana olurdu! 

Ama, savaş başladıktan sonra, adı, bize göre, Rus-Çeçen Savaşı idi, ve, bu durumda Çeçenlerin tarafını tutmak boynumuzun borcuydu; samimiyetle böyle düşünüyorduk ve bu doğrultuda davrandık! 

*** 

Farklı davransaydık, Çeçenlere destek olmasaydık, ne olurdu? 

Çeçenistan'daki savaş o dönemde gerçekten sona erer miydi? 

Bence, fazla bir şey değişmezdi; o günlerde bu konuyu hiç düşünmedik bile, bugünden bakınca bu kanaate varıyorum. 

Öncelikle, bizim desteğimiz, abartılacak bir destek değildi, daha çok sembolikti. Çünkü hem sayımız azdı, hem de pek maddi gücümüz yoktu. 

Daha da önemlisi, başka destek olmak isteyen kesimlerin olması durumunda, onlar da, elbette, bir yolunu bulup desteklerini sürdüreceklerdi. 

Nitekim daha sonraki dönemde, bu oldu, ve daha kötü oldu, Çeçenler bölünüp birbirlerini öldürdüler! 

Bizim destek faaliyetlerini sürdürmemiz, belki de, bu süreci geciktirdi ve dolayısıyla daha faydalı oldu, da denilebilir! 

Acaba, öyle midir? 

*** 

Çeçenistan'daki çatışmalara çeşitli kesimlerin kendilerince ilgi duyması ve bazılarının ellerinden geldiğince olayların seyrini istedikleri yönde etkilemeye çalışması, elbette, hayatın gereği ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. 

*** 

Bunun bir örneği, 1996 Eylül ayı civarlarında gazetelerde manşet olan "Medetullah" haberlerinin içeriği değil miydi?  

Bu konudaki haberlerde, hatırladığım kadarıyla, Libya lideri Kaddafi'nin Çeçenlere iletilmek üzere Erbakan veya yakınındakilere on milyon dolar para gönderdiği, ancak bu paranın Çeçenlere iletilmediği belirtiliyor, iki yıl kadar önce Ankara'da katledilen değerli kardeşimiz Medet Önlü'nün adı da anılıyordu. Ankara'da bu konuda adli bir soruşturma da söz konusu olmuş, ve, galiba, Medet de ifade vermişti. Medet'e konunun mahiyetini hiç sormadım, ama, zaman zaman Medet'in, söz konusu haberlere konu olan olayın içeriğini gerçek anlamda bilip bilmediğini düşünmüşümdür ve Ankara'daki konuyla ilgili adli soruşturma dosyasının içeriğini bugün de merak ederim.  

Konu neydi, ciddi bir içeriği var mıydı, varsa, neydi, yoksa, o haberler ne anlama geliyordu, birilerinin bir amacı olmasa o haberler yapılır mıydı?  

Ve, tam da Çeçenistan'da barışın yakın gözüktüğü bir dönemde! 

*** 

Belirtilen durumun somut bir başka örneğini de, Çeçenistan'daki barıştan ve yukarıda değinilen "Medetullah" haberlerinden hemen sonraki bir tarihte İstanbul'da düzenlenen bir toplantıda sanki cisimleşmiş olarak gördük, gibi, geliyor bana, 1996 yılı sonlarına yakın bir tarihte İstanbul'da geniş katılımlı bir Kafkaslar konferansı düzenlendi, görevim dolayısıyla o dönemde tesadüfen İstanbul'da bulunmam sayesinde bir kısmını benim de izleyebildiğim, galiba üç gün süren, bu toplantıya, Amerika'dan, İsrail'den ve Moskova'dan katılımcılar gelmişti, ve,  yüzbinlerce dolarlık bir bütçe ile gerçekleştirilebilecek bir toplantıydı, komitelerimiz ise, davet edilmeye bile değer görülmemişti, sadece haberdar olmuştuk!   

Peki, kim düzenlemişti? 

Yüzbinlerce dolarlık bütçenin kaynağı neydi? 

Kaynak devlet dışı odaklar olabilir miydi? 

Ve, ne amaçlanıyordu? 

Cevaplarını bilemiyorum! 

*** 

Söz konusu toplantının organizatörü olarak, aklımda, galiba sonradan AKP milletvekili de olan, 

Süleyman Gündüz adı kalmış! 

*** 

Süleyman Gündüz adını çok geçmeden Çeçenistan'daki seçimle bağlantılı olarak bir kez daha duyacaktım, Çeçenistan'da Ocak 1997'de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı, bu seçimde, o tarihte cumhurbaşkanı olan Yandarbiyev'in yanı sıra Mashadov ile Basayev de aday oldular, sonradan, bu seçimin tarihi civarlarında bir tarihte, İHH ile Süleyman Gündüz'ün adları anılarak, bavul içinde iki milyon dolar paranın Çeçenistan'a götürülüp seçimdeki adaylara verildiği, ssöyleniyordu. 

Paranın kaynağı olarak da devlet ve o tarihteki başbakan Erbakan gösteriliyordu! 

Doğru muydu? 

Doğruysa, para kime verildi? 

Ve, niçin o kanalla gönderildi? 

*** 

Bu konuda ve bağlantılı benzeri başka bazı konularda, çok önemli iki unsur, sanıyorum, İHH ve Arap Hattab'dır; bu iki unsuru doğru anlamadan Çeçen konusunu tam olarak anlamak, yine sanırım, mümkün olmayacaktır ve ben bu unsurların ikisini de anlayabilmiş değilim! 

26.5.2015 

*** 

Dudayev Dönemi Anlayışı 

  

Başlangıçta Çeçenler dindardı, ama, dinci değillerdi. Savaş başladığında Türkiye'de Çeçenleri destekleyen bazı çevrelerde görülen dinci anlayışlar Çeçenlerde yoktu, ama, bu durum adım adım, zaman içinde değişti. 

*** 

Dudayev: Bizi Afganistan'a mı Çevireceksiniz? 

 

Ben sonradan haberdar oldum: Savaşın yoğun bir şekilde sürdüğü 1995 yılının ilk yarısında İstanbul komitesinden Fazıl Özen ile Ali Yandır, galiba yanlarına bir miktar para da alarak, Çeçenistan'a gitmişler. O dönemde çok tehlikeli bir işti bu, tehlikeyi göze almışlar. 

Hiç güvenli olmayan yolculukları sırasında, Dudayev'in yanına ulaşmadan önce, Çeçenistan içerisinde güzergahları üzerinde rastgeldikleri bazı komutanlara, zor şartlarını görünce, az miktarlarda para vermişler, sonradan Dudayev'e ulaşmışlar. Komutanlara para verilmesinden haberdar olan Dudayev, bizi Afganistan'a mı çevireceksiniz, demiş! 

Burada, çok önemli bir gerçek, erken bir zamanda ifade edilmiş ve buna karşı uyarıda bulunulmuş oluyordu: Farklı yerlere para verilmesi farklı güç odakları yaratır ve bölünmeye neden olur, yapmayın!  

Ne yazık ki, çok geçmeden, tam olarak yapmayın denilen şey yapılacaktı, ısrarla ve din adına, bir kısım Araplarla birlikte Türkiye'den bazı çevreler, ve, galiba, özellikle İHH tarafından. 

22.5.2015 

*** 

***

İHH 

Komiteler faaliyete geçtikten çok kısa bir zaman sonra adını duyar olmuştum, bu organizasyonun. 

Aslında, adı neydi, tam anlayamamıştım; İngilizce bir ifadenin baş harfleri miydi, İHH? 

Sonra, organizasyonun merkezi, Almanya'da mıydı, yoksa, İstanbul'da mı? 

Neden, bilmiyorum, ilk zamanlarda, bu sorular oluşmuştu kafamda, ve cevap da bulamamıştım!  

O dönem, Bosna için toplanan yardımlarla ilgili yolsuzluk söylentilerinin yoğun olduğu bir dönemdi. Basında sürekli bu konu vardı. Erbakan'ın partisi ile bağlantılı Mercümek'in toplanan yardım paralarını zimmetine geçirdiği belirtiliyordu, galiba mahkumiyet de söz konusuydu. 

Yani dinci çevrelerin yardım toplama alışkanlığı ve tecrübesi vardı, ayrıca şaibe de vardı. 

Böyle bir dönemde İHH, Erbakancı, ama yeni bir kuruluş olarak ve yeni yüzlerle ortaya çıkmıştı. Almanya kökenli bir kuruluş olduğu söyleniyordu. Başkanı Bülent Yıldırım Çeçenlerle ilgili çeşitli etkinliklerde sık sık boy gösteriyordu.  

Sonraları, Fazıl Özen, İHH'lılar ilk zamanlarda İstanbul'da komiteye ve yanımıza gelmek için bahane ararlardı, diyecekti; bunun söylendiği zamanlarda ise, İHH büyümüş ve onlara ulaşmak zor olmaya başlamıştı. 

Önceleri komiteye yardım etmeye çalışır bir görüntüleri vardı. Ancak zamanla Çeçenlere yardım faaliyetiyle anılmaya ve daha sonra da, komiteyi bir yana bırakıp müstakil olarak hareket etmeye başladılar, hatta Çeçenlere yardım faaliyetinin patentine sahip çıkar göründüler. İlk başta tek faaliyet alanları Çeçenlerdi, zamanla çok farklı alanlara açıldılar. 

Galiba, ilk yaptıkları işlerden biri, komiteden bir üyeyi aralarına almak olmuş. Sonradan gördüğümüz üzere, bu kişi, Ali Yandır'dı. 

Zamanla şikayetler ortaya çıkmaya başladı. Birinci şikayet konusu, Çeçenler arasında bölünmelere yol açacak şekilde kendi anlayışlarına yakın dinciler lehine ayrımcılık yaparak faaliyet göstermekte olmalarıydı, ikincisi ise Çeçenler için toplanan yardım paralarının Çeçenlere tam olarak ulaştırılmadığıydı. 

Yakın ilişkim olmadığından, bunları, hep sonradan duydum, ama, bu şikayetler sürdü, gitti. 

*** 

 

Benim İHH ile ilgili doğrudan bilgi sahibi olduğum ilk durum şuydu:  

Yayın çalışmalarımızda biz Yandarbiyev'in Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabını hiç kimseden izin almadan ve buna ihtiyaç duymadan tercüme ettirmiş ve komite faaliyetleri kapsamında dağıtmak üzere yayınlamaya karar vermiştik, kitap baskıda iken televizyonlarda İHH başkanı Bülent Yıldırım'ın zaman zaman bu kitaptan bazı bölümleri bilgi olarak anlattığına da tanık oluyorduk, bu arada, galiba 1996 başı civarlarındaydı,  bir gün birlikte olduğumuz bir sırada Bülent Yıldırım Haluk Kutlu'yu telefonla aradı, bizim bu kitabı bastırmakta olduğumuzu öğrenmiş, yirmi bin dolar telif ücreti ödeyerek Yandarbiyev'den yayın hakkını satın aldıklarını, dolayısıyla kitabı kendilerinden önce bizim yayınlamamız  halinde zor durumda kalacaklarını belirterek, kendilerinin yayınlamasına kadar bu kitabın yayınını durdurmamızı istiyordu; hayır dedik, durdurmadık, kitabın basımını gerçekleştirdik. Bu talebe şaşırmıştık: Çeçenler için fayda sağlayacaksa, kimin bastırdığı neden önemliydi ve niçin biz bastırmayacaktık? Kurumsal olarak İHH'nın yararı çok mu önemliydi? Nasıl böyle bir talepte bulunabiliyordu? 

Ve, daha sonra telif ve yayın izni konusunda başka bir itirazla veya durumla karşılaşmadık! 

*** 

 

İkinci bir durum da şu oldu: İkinci savaşın çok yoğun olduğu bir dönemde, galiba 2000 yılı başıydı, komitemizden Samet Aslan, bindiği bir taksi şoförünün, kendisine, İHH Ankara temsilcisi olan şahsın, komitenin topladığı yardım paralarının Çeçenlere ulaştırılmasına devletin izin vermediğini, ancak kendilerinin yardımları Çeçenlere ulaştırdıklarını söylediğini, aktardı. Oysa doğru değildi, açık bir şekilde yalandı.  

Nedendi? 

*** 

 

Daha sonraları ise en önemli iddiayı açık bir şekilde duyduk: Sivas komitesi başkanı Fikret Özkan Erbakancı grubun içinde yer alan biriydi, bizden-Çeçenlerden çok onlara-dincilere yakındı,  galiba, 2001 yılından sonraki bir tarihteki komite toplantılarından birindeydi, o anlattı: İHH'nın Çeçenistan'a gönderdiği kurban sayısı hep 400 ile sınırlı olunca, 1997 yılında neden böyle oluyor diye sorup anlamak istemiş, İstanbul'dakiler Almanya'yı adres gösterince oraya gitmiş, araya sora başvurması gereken makam olarak Milli Görüş Almanya sorumlusunu belirlemiş, o makamda oturan Ali Yüksel'in* ofisine gidip sorusunu sorduğunda, bunu sorgulamak sana mı kaldı, biz neyin nereye gideceğini senden daha iyi biliriz, bir daha böyle sorular sorma, hiç iyi olmaz, anlamında, azar ve tehditle karşılaşmış ve kapı dışarı edilmiş, o yıl Çeçenistan'a İHH adına gönderilen kurban sayısı 400 ve bedeli de 40.000 dolar olduğu halde, Çeçenistan için diye belirtilerek bağışlanan kurban ise sayı olarak 40.000 adet ve bedel olarak 4.000.000 dolarmış. 

Bu bilgiler doğru muydu ve Çeçenler için bağışlanan ancak Çeçenlere teslim edilmeyen para ne olmuştu? 

Bilemiyorum, ancak Fikret Özkan'ın anlattıkları böyleydi! 

 

(*) Ali Yüksel, sonradan, başbakan Erdoğan'ın başdanışmanı olmuş, bakan Suat Kılıç'ın kayınpederiymiş, ve, kendisi üç kadınla evli imiş! 

*** 

T 24'den:  

 

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı Genel Başkanlığı yapan, 'şeyhülislam seçilen', Erdoğan’ın danışmanı Yüksel’in üç eşli olduğu 

   

- A +  

TARİH04 Ağustos 2010 00:00  

inPaylaşın0  

T24 - Avrupa Milli Görüş Teşkilatı Genel Başkanlığı yapan, “şeyhülislam seçilen”, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığına getirilen Ali Yüksel’in “üç eşli” olduğu ortaya çıktı. Yüksel niyetinin “dörde kadar gitmek” olduğunu açıklarken çokeşliliğini “sünnet bir ibadet” olarak nitelendirdi. 

 

Cumhuriyet gazetesinden İlhan Taşçı'nın haberine göre Yüksel duygularını bir tarafa atarak eşlerine “eşit davranmaya gayret ettiğini, bunu da hayli başardığını” söylemesi dikkat çekti. 

 

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın soru önergesiyle eski Avrupa Milli Görüş Teşkilatı Genel Başkanı, Almanya’da “şeyhülislam seçilen”, AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç’ın kayınpederi olduğu belirtilen Ali Yüksel’in Başbakanlığa danışman olarak atandığı ortaya çıktı. 

 

Gazeteci Fehmi Çalmuk’un kaleme aldığı “Merak Edilen Kızlar” isimli kitapta, Yüksel çokeşliliğin “iyi ve zor yanlarını” ayrıntılı olarak anlattı. Kitapta, Yüksel’in üçüncü eşi Dilber Yüksel ile yapılan röportaja da yer verildi. 

 

 

‘Her gün birimizde’ 

 

Dilber Yüksel, eşine 11 yaşında âşık olduğunu açıklarken “... O zamanlar beni etkileyen belki kocamın hali. Belki hayalimde düşündüğüm eşe uygun olması. Bilmiyorum yani. Karakterini tanırsınız, İslami bir yaşantısı varsa o etki yapar. Hepsi bir bütün olarak beyaz atlı prenstir” değerlendirmesini yaptı. 

 

Yazarın “Bir de adil davranması var. Haftanın 7 günü var” sözleri üzerine Dilber Yüksel, “Her gün birimizde. Sırayla gidiyor. Günü üçe bölmüyor. Her gün birimizde. Sıra atlanmıyor. Hanımlar yanında olduğu müddetçe sıra atlanmıyor” diyerek, çokeşli yaşamlarının kuralını anlattı. 

 

Ali Yüksel’in dördüncü evliliği yapmasını nasıl karşılayacağına ilişkinse Dilber Yüksel, “Evlenmesin dersem haksızlık yapmış olurum. Onun hakkıdır. Ama hanım olarak, onu seven biri olarak istemem. Zor. Çok kırılırım” sözleri dikkat çekti. 

 

 

Yazar Fehmi Çalmuk’un yönelttiği sorular ve Ali Yüksel’in verdiği yanıtlardan bazıları şöyle: 

 

Üç evlilik yapan sizsiniz. Üçüne de adaletli davranmak zorundasınız. Sizin olağanüstü bir efor sarf etmeniz gerekmiyor mu? 

 

 ... Duygularımı bir tarafa atarak eşit davranmaya gayret ediyorum. Bunu da zannederim bir hayli başarıyorum. 

 

Birinci evlilikte aşk-sevgi söylenebilir, ama diğerleri için bu biraz muhal (gerçekleşmesi olanaksız) gibi görünüyor? 

 

Yo. Aslında insanın sevgisine sınır yoktur... Allah müsaade etmiş. Ben şöyle dua ettim; Allahım bana bu konuda haram nasip etme, helalden mahrum etme demişimdir. 

 

Zorlandığınızı hissediyor musunuz? 

 

Oluyor tabii.. O zamanki haleti ruhiyesine bağlı. Kafanıza bazı şeyleri takmış iseniz, meselelerin yükü altındayken bazı şeyler insana ağır gelebiliyor. 

 

Her gün sırayı takip ediyorsunuz. Karıştırmıyor musunuz? Elbiseleriniz de karışır.... 

 

Orada giydiğim orada kalır, burada giydiğim burada kalabilir. 

 

Dördüncü evlilik... 

 

Ben iki evlendiğim zaman dedim ki ‘Benim niyetim dörde kadar gitmek ama kısmetim nedir, onu bilemem Allah bilir’ dedim. 

 

İkinciyi alırken birinciye, üçüncüyü alırken ikinciye danıştınız mı? İzin aldınız mı? 

 

Hayır, izin almadım. İzin vermezler ki... Sünnet bir ibadeti yapacağımda izin almak olur da, izin almak mecburiyetinde değilim... 

 

Kaynak <http://t24.com.tr/haber/basbakan-danismani-olan-ali-yuksel-niyetim-dorde-kadar-gitmek,89347>  

 

*** 

Belirtilen dönemde zaman zaman Ankara'da yaptığımız komite toplantılarda, Fikret Özkan, birkaç defa, İHH'nın topladığı yardım parasının bir bölümünün Çeçenlere teslim edilmediğini, teslim edilen kısmın da Çeçen devlet başkanının yetkili temsilcisine değil Şamil Basayev adına hareket eden yetkisiz kişilere verildiğini belirtip, Ali Yandır'a bunun nedenini sormuştu, o da, İHH'da olmakla beraber yetkili olmadığını ve sorulan hususları bilmediğini ifade etmişti; sonrasında da, her defasında tartışma çıkmıştı, konuşup konuya açıklık getirme imkanı olup olmadığını anlamanın yerine.  

Ve, arkasından da, Fikret Özkan bizleri de suçlamıştı, her defasında, benimle birlikte yardım paralarının akibetini sormuyorsunuz anlamında sözler söyleyerek. Oysa, biz, bilgi sahibi değildik, ve, yardım paraları konusunda en az kendisi kadar duyarlı olduğumuz halde, bilgimiz olmadığından kimseyi suçlayamıyorduk, bu iddialara ne diyorsunuz diye sorup cevap almaya çalışmamızı da Fikret Özkan'ın, İstanbul'dan gelen arkadaşları kesin suçlar tarzda sözler söylemesi üzerine konuşmanın tartışmaya dönüşmesi önlüyordu, tartışma sonrası gerginlikle de toplantı bitiyor ve konu öylece ortada kalıyordu.  

Yani, kendi aramızda yaptığımız komite toplantılarında, Fikret Özkan, İHH'nın bir kısım yardım paralarını teslim etmediğini, teslim ettiğini de Çeçenler arasında bölünmeye yol açacak şekilde yetkisiz kişilere verdiğini ifade ediyor, İHH'da da görev yapan Ali Yandır kendisinin yetkili ve bilgi sahibi olmadığını belirtiyor, sonrasında ise tartışma çıkıyor ve bu yüzden konuşmaya devam edilemiyordu. 

*** 

İHH hakkındaki benzer şikayetler sürdü, gitti. 

Mesela, ikinci savaş döneminde Türkiye'de en uzun süre Çeçenlerin temsilcisi olarak görev yapan ve dinci sayılabilecek bir anlayışa sahip olan İsa Abzatov da, İHH'nın, özellikle bölücü nitelikte gördüğü, faaliyetlerinden şikayetçiydi. 

*** 

Doğrusu neydi? 

İHH gerçekte ne yapıyordu? 

Bunları kesin olarak bilemiyorum; zaten, bilmem de mümkün değil! 

Ama, kanaatim şu:  

İHH, diğer bazı Araplarla birlikte, öncelikle, sonraki dönemlerde Çeçenler arasında gerçekleşen bölünmenin en önemli müsebbiblerinden biri olmuştur. Yardım için toplanan paraların yerine teslim edilmediği iddiaları ve diğer bazı hususlar bir yana, İHH'nın yaptığı, tam olarak, Dudayev'in, yaparsanız bizi bölersiniz, Afganistan gibi oluruz, yapmayın, dediği şey oldu; bu da, dini anlayış farkı nedeniyle yapıldı ve sonuçta, Çeçenler din adına bölündüler, birbirlerini öldürdüler!   

*** 

Sonuç itibariyle, İHH'yı anlamak beni aşıyor; ama, Çeçen savaşında İHH'nın din adına denilerek bir kısım Araplarla birlikte çok önemli bir rol oynadığı ve İHH doğru anlaşılmadan Çeçen savaşının seyrinin sağlıklı bir şekilde anlaşılamayacağı, rahatlıkla, söylenebilir! 

Çeçen savaşının başında yeni ortaya çıkan küçük bir organizasyon olan ve o dönemde ağırlıklı olarak Çeçenlere destek için diyerek ve Çeçenleri dayanak yaparak faaliyet gösteren İHH, bugün, neredeyse devletimsi bir nitelik kazanmış, devasa bir kuruluşa dönüşmüş bulunuyor; epey bir zamandır da, Çeçenlerle doğrudan muhatap olmayı bırakmış durumdadırlar, ve, sanırım, bu alanda taşaron, İmkander, kullanıyorlar! 

*** 

 

Yurt Gazetesi'ndeki haberden bir bölüm:  

Erdoğan'la Sedat Peker AK Troll'ün düğününde buluştu 

Irkçı Ak Troll Taha Ün'ün düğünü mafya filmlerini aratmadı. Erdoğan ile Sedat Peker uzun süre sohbet etti. 

15 Haziran 2015 Pazartesi 09:48 

51 69 0  

<a href='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/ck.php?n=a50f97d1&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/avw.php?zoneid=14&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&n=a50f97d1' border='0' alt='' /></a>  

Özellikle Alevilere yönelik ırkçı söylemleri ile bilinen “Ak Troll” Taha Ün, Emine Erdoğan’ın özel kalem müdüresi Sema Silkin ile önceki gece dünya evine girdi. Ün’ün düğününe Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere İslam ile İnsani Yardım Vakfı (İHH) Başkanı Bülent Yıldırım ve yeraltı aleminin ünlü ismi, Ergenekon sanığı Sedat Peker de katıldı. 

 

Ün’le, Silkin’in nikahını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş kıyarken çiftin şahitliklerini, Tayyip ve Emine Erdoğan’ın yanısıra Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İHH Başkanı Bülent Yıldırım yaptı. 

… 

 

Kaynak <http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/erdogan-la-sedat-peker-ak-troll-un-dugununde-bulustu-h90374.html>  

*** 

haber.sol.org.tr'den bir İHH haberi: 

 

İHH Başkanı 'müjdeledi': Suriye'ye yeni tırlar yolda 

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım önümüzdeki 3-4 ay içerisinde Suriye'ye 3 bin tır yollama hedeflerinin olduğunu söyledi. 

Pazartesi, 01 Haziran 2015 22:19 

 

İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) Genel Başkanı Bülent Yıldırım, MİT tırlarına ilişkin tartışmaları sürerken bir açıklama yaparak,  önümüzdeki günlerde Suriye'ye daha fazla tır göndereceklerini söyledi. AKP hükümetinin Ortadoğu politikasında önemli bir yeri bulunan İHH’nın Genel Başkanı Yıldırım, Ortadoğu’ya dair de kimi değerlendirmelerde bulundu. 

'MÜSLÜMAN KARDEŞLER BİR SİVİL TOPLUM HAREKETİ' 

Mısır'daki idam kararlarına değinen Yıldırım, Müslüman Kardeşleri dünyadaki etkisi büyük bir sivil toplum hareketi olarak tanımlarken, "Dünyada 100 milyondan fazla Müslüman'ı harekete geçirme kabiliyetine sahiptirler” dedi. 

'SURİYE’YE 3 BİN TIR GÖNDERECEĞİZ' 

Yıldırım, Suriye'de son zamanlarda önemli gelişmeler yaşandığını söyleyerek son aylarda Türkiye'den Suriye'ye giden “insani yardımlarda" azalma görüldüğünü belirtti. 

Yıldırım, "Buradan çağrıda bulunuyoruz. Suriye halkını, kadınları ve çocukları unutmayın. Orada insanlar bir öğün bile yemek bulamıyor. İsraf etmeyin. İHH olarak 3-4 ay içinde 3 bin tır hedefleyen insani yardım hamlesini başlatıyoruz. Bu yardım organizasyonuna vatandaşlarımızın ilgi göstermesini bekliyorum" dedi. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/turkiye/ihh-baskani-mujdeledi-suriyeye-yeni-tirlar-yolda-118333>  

*** 

Ajans Kafkas'tan İmkander'i de içeren bir haber: 

 

Rusya’nın Kavkaz Center kırgınlığı 

29 Kasım 2013, 09:52 

Rusya, Birleşmiş Milletlerde Kavkaz Center hakkında yaptırım kararı çıkmamasının hayal kırıklığı içinde.  

  

Rusya, BM’nin Kafkasya Emirliği’nin yayın organı Kavkaz Center sitesinin yöneticileri Michael Sturshe ve İsa Cabrailov ile Türkiye’de faaliyet gösteren İmkander derneği hakkında yaptırım kararı çıkmamasını üzüntü karşılıyor. Rusya Federasyonunun BM sürekli temsilcisi Vitali Çurkin, Güvelik Konseyindeki konuşmasında, yaptırımlar listesinin El Kaide’den gelen tehditleri püskürtmesi gerektiğini ifade etti. Rusya temsilcisi “Sturshe, Cabrailov ve İmkander’in liste dışında tutulması üzüntü vericidir” dedi. 

  

Finlandiyalı işadamı Michael Sturshe’nin Kavkaz Center’in sponsor olduğunu, Cabrailov’un da İsveç’te sitenin yönetimiyle ilgilendiği ifade ediliyor. Rusya Eylül ayında BM’ye Michael Sturshe, İsa Cabrailov ve İmkander’in El Kaide için geçerli olacak yaptırımlara tabi tutulmasını önerdi, ancak öneri reddedildi. 

  

AjansKafkas 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/rusya/rusyanin-kavkaz-center-kirginligi/>  

*** 

Mashadov'un vefatı sonrasında İHH başkanı Bülent Yıldırım beni telefonla arayarak başsağlığı dilemişti! 

*** 

 

Peki, kuruluşundan itibaren İstanbul komitesinde sürekli olarak görev yapan ve  uzun süre bu komitenin başkanı da olan ve aynı zamanda İHH içinde yer alan Ali Yandır, İHH'nın belirtilen nitelikteki uygulamalarıyla ilgili sorumluluk sahibi midir? 

Çeçen devlet başkanı Dudayev'in, bizzat kendisine, yapmayın dediği şeyin yapılmasında, yani Çeçenlerin bölünmesinde, pay sahibi midir? 

Kendisi, hayır, diyor! 

Aksi yönde somut bilgi olmayınca, inanmaktan başka seçenek var mı?* 

 

(*) Ben Ali Yandır'ı içten ve olumlu bir insan olarak biliyorum, kişi olarak sevip sayıyorum!  

*** 

Aydınlık Gazetesi'nden bir yardım yolsuzluğu haber-yorumu: 

 

Yüzyılın yolsuzlukları 

Hakkı Keskin 

hakki@keskin.de  

21 Mayıs 2015, 08:48 

5 4 0 0  

Almanya mahkemesinde kayıtlı ismi “Deniz Feneri Derneği” olan kuruluş yöneticileri tarafından, muhtaçlara yardım amacıyla toplanan 41 Milyon Euro’nun büyük bir kısmı, gasp edildi. Frankfurt Mahkemesi Eylül 2008’deki kararında, ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla toplanan paranın 18 milyonuyla Almanya ve Viyana’da evler ve yat alındığını saptadı. Mahkeme, paranın 17 milyonunun Türkiye’ye gönderildiğini, bunun da 8 milyonunun Türkiye’deki Deniz Feneri’ne verildiğini, geri kalan 9 milyonun kimlere aktarıldığının ise belirlenemediğini açıkladı.  

Suçlarını kabul ettikleri için, Deniz Feneri Derneği yöneticisi ve Kanal 7 Televizyonu Genel Müdürü Mehmet Gürhan, yardımcısı Firdevsi Ermiş ve mali müdür Mehmet Taşkan’a Frankfurt Mahkemesi toplam 10 yıl 5 ay hafifletilmiş ceza vermişti.  

Alman mahkemesi gerekçeli kararında, esas suçluların Türkiye’de ve AKP hükümetiyle ilişkili olduğuna dikkat çekmişti. Almanya’da hapis cezası alan 3 dernek yöneticisinin dışında gerçek yönetim ve kontrolün Türkiye’den yapıldığına, Türkiye’de Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’ın, Zahid Akman, İsmail Karahan ve Harun Yoldaş’ın da bu yolsuzluktan sorumlu olduklarına vurgu yapıyordu mahkeme. Almanya ve dünya basınında geniş yankı bulan bu karar hakkında “artık paraların AKP’de parti işleri için kullanıldığının tartışılmaz” olduğunu yazıyordu Alman gazetesi TAZ.   

TÜRKİYE´DE YARGIYA DİZAYN  

Türkiye’de bu davaya uzun bir gecikmeden sonra Eylül 2008’de başlandı. Soruşturmaları Cumhuriyet Savcıları Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yeren ve Mehmet Tamöz tarafından yapılan eski RTÜK başkanı Zahid Akman ile Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman, Genel Müdür Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Karahan, Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çelik ile Ali Solak, Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesince tutuklandı.   

Ne var ki soruşturmayı yürüten savcılar, bu davanın siyasilere kadar uzanan diğer boyutlarını da araştırmak istiyordu. Ancak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararıyla görevlerinden alındılar. Hatta haklarında, görevlerini kötüye kullanma gerekçesiyle dava açıldı. Sonra da tutuklanan Zahid Akman ve arkadaşları serbest bırakıldı.  

Böylece Frankfurt mahkemesi kararında yolsuzluğun AKP’ye kadar uzandığı kuşkusu daha da arttı. Almanya’da “Yüzyılın Yolsuzluk Davası” olarak büyük ilgiyle izlenen bu davada, Türkiye’de yargıya ne denli müdahale edildiği, Almanya medyasında büyük bir hayretle yankılandı. Eylül 2008’de Türkiye’de görülmesine başlanan 20 sanık hakkındaki Deniz Feneri davası, kabul edilmesi mümkün olmayan gerekçelerle 13 Mayıs 2015 tarihine değin uzatılarak, zaman aşımı nedeniyle de beraatla sonuçlandı.  

DÜNYADA BENZERİ OLMAYAN YOLSUZLUKLAR   

13 yıllık AKP döneminde Türkiye, dünyada benzeri olmayan büyük yolsuzlukları yaşayan ülke oldu. Deniz Feneri davasının büyük ilgi görmesi, “muhtaçlara yardım için” toplanan milyonların, gasp edilmesinin Almanya mahkemesinde görülmesi, dernek yetkililerinin suçlarını kabul etmeleri ve cezalandırılmaları oldu.  

Ancak Yeşil Sermaye olarak da bilinen ve İslami Holding adı altında kurulan bir dizi şirket tarafından, yurt dışında yaşayan yüz binlerce insanımız yüksek gelir vaatleriyle aldatıldı. İslami holdinglerin yaklaşık 30 milyar düzeyinde para topladığı, bir süre sonra da iflas ettikleri gerekçesiyle, toplanan paralar artık geri verilmedi. Yaklaşık altı yüz bin kişinin, yurt dışında ağır koşullar altında yaptıkları tasarruflar, daha çok camilerde dini duygular da istismar edilerek gasp edildi. Bu olay birçok intihara neden oldu, büyük acılar yaşandı. “Avrupa Türkleri Dayanışma Derneği”nin açıklamalarına göre, bu holdinglerin AKP’ye para transfer ettikleri, bu parti tarafından korundukları, bu nedenle de haklarında gerekli kovuşturmanın yapılmadığı önemle belirtilmektedir.  

Hiç kuşkusuz, 17 ve 25 Aralık 2014 kovuşturmalarında 100 milyar Euro’yu aşan yolsuzlukların ve iddiaların onda biri, gerçek demokrasinin olduğu bir ülkede olsaydı, hükümet derhal istifa eder, sorumlular yargılanırdı. Yolsuzluklar ve yargıya yapılan müdahaleler, ne yazık ki Türkiye’nin itibarını derinden sarsmıştır 

 

Kaynak <http://www.aydinlikgazete.com/yuzyilin-yolsuzluklari-makale,59897.html>  

*** 

Galiba, 2005 yılı civarlarıydı, bir kısım Çeçenlerin yardım ihtiyacı için talepte bulunulduğunda, yukarıdaki haberde anılan mıydı, Deniz Feneri derneğinin Ankara'daki ilgilileri, yabancı uyruklulara yardım yapamıyoruz, şeklinde cevap verip yardım talebini geri çevirmişlerdi! 

22.5.2015 

*** 

Yurt Gazetesi'nden İHH'nın da dahil olduğu bir "devlet işi" haberi: 

‘Uzun’ Lahey yolcusu 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MİT Tırlarıyla komşu bir ülkeye silah gönderdiği için Lahey'de 'savaş suçlusu' olarak yargılanabilir 

31 Mayıs 2015 Pazar 11:48 

<a href='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/ck.php?n=a50f97d1&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='http://reklam.yurtgazetesi.com.tr/www/delivery/avw.php?zoneid=14&cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&n=a50f97d1' border='0' alt='' /></a>  

HABER MERKEZİ- Adana'da durdurularak aranan MİT Tırlarında insanı yardım adı altında silah kaçırıldığının görüntülerle ortaya çıkması, TIR'ların hamisi Erdoğan'ın insanlık suçu ya da savaş suçu nedeniyle yargılanması olasılığını da gündeme getirdi.  

 

Hukukçular konunun birkaç boyutu olduğunu söylüyor. Asıl olarak Türkiye'nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler şartlarına aykırılık ve yine Türkiye'nin de tanıdığı Roma Statüsü ile tanımlanan insanlık suçu ya da soykırım suçu. MİT Tır'ları Suriye'de ve Irak'ta “etnik ve dini katliamlar” yapan IŞİD'de insanı yardım adı altında silah ve mühimmat götürüyordu. 

 

Türkiye Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nın yetkisini tanıyan bir devlet değil. Ancak BM Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi ve benzer bazı organları Divan'ın “danışma görüşünün istenmesi”ne karar verebiliyor. Genel Kurul oy çokluğu ile karar veriyor. Ancak Güvenlik Konseyi'nin önüne gelen bir konu Genel Kurul'da tartışılamıyor.  

 

İkinci yargı yeri olan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 139 devletin imzaladığı ve 122 devletin taraf olduğu Roma Statüsü'ne dayanıyor. Türkiye Roma Statüsü'nü imzalamasına rağmen UCM dışında kalan birkaç devletten biri. Fakat Türkiye taraf olmasa da Suriye için Birleşmiş Milletler UCM'yi devreye sokabilir. İşte bu noktada da devletler değil “kişiler” yargılanabiliyor.  

 

İnsanlığa karşı suç işlendi diye suçlama yapılabilir 

 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu: Bu iddiaların gündeme gelmesi dahi Türkiye'ye inanılmaz prestij kaybettirmektedir. TIR'ların kapıları açıldığında silahlar çıktı mı? Çıktı. Bu silahlar terör örgütlerine gidiyor muydu? Gidiyordu. Bu silahlar Suriye'yi ve Irak'ı bölmeye çalışan kafa kesen teröristlere gidiyor. Bu silahların sevki için parlamentodan karar çıktı mı? Ya da Bakanlar Kurulunun kanuna dayanarak verdiği bir karar var mı? Yok. O zaman burada hem yurt dışına kanuna aykırı olarak silah sevkiyatı var, bu ayrı bir suç. Bir de o silahların kimler tarafından ne için kullanıldığı konusu var. İnsanlığa karşı suç işlendiği suçlamasıyla Türkiye'den kamu görevlileri ve politikacıların yargılanması, en azından suçlanması söz konusu olabilir.  

 

Ortaya çıkan delillere göre insanlar suçlanacaktır! 

 

İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan: MİT tırlarında bulunan silahların orada kime gittiği anlaşılıyor. Bu BM şartlarına aykırı bir durumdur. Çünkü savaş ilan etmediğiniz bir ülkedeki gruplara iç karışıklıkları nedeniyle silah gönderiyorsanız bu BM'nin iyi komşuluk, komşuların birbirine karşı olan sorumluluğu ve saldırmama ilkesine aykırıdır. Bu tip konularda yargılama olması için bazı şartların oluşması gerekir. Suriye'deki iç savaş sona erip orada bir barış sağlanırsa mutlaka ya Suriye nezninde ya da uluslarası alanda bir mahkeme kurulacaktır. Aynı Yugoslavya'da olduğu gibi. Eğer böyle bir ceza mahkemesi kurulur ise, bu mahkemenin savcıları Suriye'de insanlığa karşı savaş suçu işleyenler ve buna yardım edenler hakkında soruşturma açacaklardır. Ortaya çıkan delillere göre de insanlar suçlanacaktır.  

 

Bunu saklamaya çalışmak kabul edilemez bir ayıptır 

 

Avukat Turgut Kazan: Bir haber çıkıyor ve bu haberle siyasi iktidara artık bağlı olduğu apaçık anlaşılan yargı alarma geçiyor. Haberi yapanlara casus deniyor. Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Siyasi iktidar orada insani yardım olduğunu söylüyordu. Bunu bütün insanları ikna edecek bir şekilde ortaya koymalıdır. Gazeteci haber yapar ve bu haberdir. Hele ki seçime giderken. Seçim sırasında oy kullanacak yurttaşların herşeyi bilmesi gerekir. Dolayısıyla bunu da bilmesi gerekir. Gazete haber yapmıştır.  

Yargı organları bunlar oldu ise ki, olduğu anlaşılıyor. Bunu saklayamaya çalışması kabul edilemez bir ayıptır. Türkiye'de bu iddiaların soruşturulması için öncelikle bir hukuk devleti olması gerekir. Eğer olsaydı zaten iddialar şimdi araştırılıyor olurdu. 

 

ABD’li gazeteci 2012’deki olayı ayrıntılarıyla anlatmıştı 

ABD'li gazeteci Kenneth Timmerman'ın “Karanlık Güçler” adlı kitabı, Libya'dan Suriye'deki rejim karşıtlarına insani yardım adı altında yapılan silah yardımını ayrıntılarıyla anlatıyor. 29 Ağustos 2012'de İskenderun'a gelen El İntizar adlı balıkçı gemisi İHH'ya yardım paravanı altında Suriye'deki rejim karşıtlarına silah ve mühimmat getirdi. Gemi Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin oluşturduğu “silah hattında” çalışıyordu. Times of London Gazetesi ABD Kongre raporuna dayandırdığı haberin geminin Suriyeli muhaliflere ulaştırılmak üzere, 400 ton ağırlığında, uçaksavar füzesi, RPG’ler ve MANPAD tipi füzeler boşalttığını ileri sürdü. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise geminin giyecek, yiyecek ve tıbbi malzeme boşalttığını, alıcının İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı ( İHH) olduğunu söylüyordu. 

 

NPC: Gazeteye soruşturma demokrasiye aykırıdır 

ABD Dışişleri Bakanlığı, MİT TIR'larındaki silah görüntülerinden dolayı Cumhuriyet gazetesine soruşturma açılması ile ilgili soruya ‘Hükümetinize sorun’ yanıtını verirken, Ulusal Basın Örgütü (NPC) ise “Soruşturma, demokrasiye aykırı” diyerek tepki verdi. NPC, konu ile ilgili yaptığı yazılı açıklamada, Türk hükümetinden, haber değeri taşıyan hadiselerin duyurulmasını engellememesini talep etti. ABD Dışişleri Bakanlığı Basınla İlişkiler Direktörü Jeff Rathke ise günlük basın toplantısında kendisine yöneltilen, MİT TIR’ları ile ilgili soruya verdiği yanıtta, “O soruyu Türk hükümetine sormanızı öneririm” dedi. “Türkiye’nin medyaya agresif davranan kötü bir geçmişi olduğuna” vurgu yapan NPC, gazeteye ve yöneticiye yönelik soruşturma açmanın demokratik bir yol olmadığını" belirtti.  

 

Dış basın: Görüntülerle AKP’nin yalanı ortaya çıktı 

FRANSIZ Haber Ajansı AFP, "Türk hükümeti, Suriye'deki isyancıları silahlandırdığı yönünde daha önce ortaya atılan iddiaları şiddetle yalanlıyordu ve TIR'ların aranmasına müdahil olan savcı, asker ve subayları kendisini devirmeye çalışmakla suçluyordu. Gazetenin iddiasına göre TIR'lar toplam 1000 havan mermisi, ağır ve hafif silahlar için 80 bin merminin yanı sıra yüzlerce bomba atar taşıyordu" diye yazdı. Fransız gazetesi Le Monde ise "Cumhuriyet gazetesi Türkiye'nin Suriye'deki Esad karşıtı muhalif Cihadistler'e gönderdiği silahların görüntülerini yayınladı. AKP Hükümet'inin yalanları ortaya çıktı" diye duyurdu. İngiliz yayın kuruluşu BBC de, “Türkiye Suriye’deki İslamcı savaşçılara yardım ettiğini inkâr etmişti” ifadelerine yer verdi. 

 

Kaynak <http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/uzun-lahey-yolcusu-h89251.html>  

*** 

Arap Hattab 

Galiba, tam da, Dudayev'in öldürüldüğü tarih civarlarındaki bir tarihte ilk kez duyacaktım, sonradan çok ünlenecek Arap Hattab'ın adını. 

1996 ilkbaharında bir Rus konvoyunu pusuya düşürmelerinin kaseti de ortada dolaşıyordu; propaganda en az icraat kadar iyiydi! 

Söylenenlere göre, önce bir süre Dağıstan'da kalmış, orada evlenmiş, tesadüf mü, Dudayev'in öldürüldüğü tarih civarlarında Çeçenistan'da boy göstermişti, o tarihten sonra Çeçenistan'daki ilk savaş fazla sürmeden sona erecek ve daha sonraları Hattab'ın adı çok konuşulacaktı, orada da evlendiği belirtiliyordu! 

Afganistan'da savaşmışmış, CIA'lıymış, da deniyordu! 

Epeyce bir zaman sonra, ikinci savaşın sürdüğü bir dönmede, zehirli bir mektupla öldürüldüğü söylendi! 

Benim için sırlarla dolu bir kişilik! 

Galiba, Hattab'ın kişiliği etrafında seyreden olayların bilinip analiz edilmesi Çeçen savaşının doğru anlaşılması açısından önemli olan hususlardan biridir! 

*** 

Hattab'la birlikte olanlar içinde, galiba, sadece birkaç kişi Arap'tı, çoğunluğu Kafkasyalı ve muhtemelen, epeycesi de, Dağıstanlı olmalıdır!  

Hattab'ın grubunun oluşumunu sağlayan temel faktör, elbette, paradır, ve, paraya sonradan ideolojik faktör de eklenmiştir! 

Peki, paranın kaynağı neresidir? 

26.5.2015 

*** 

Dincilik Değirmene Su Taşıyanlar 

 

Hattab'ı etkili kılan, muhtemelen, tabir uygunsa, onun dincilik değirmenine su taşıyan etkili Kafkasyalılar olmuştur; onlar olmasa, Hattab'ın ve çevresinin, elbette, öyle önemli bir etkisi olamazdı! 

Dinciliğe katkı sağlayan en önemli kişi, sonradan kendisi de radikal dinci olan, Şamil Basayev olmalı; en azından, Hattab'la hep müttefik olmuştur, denebilir! 

Bir diğeri de, Zelimhan Yandarbiyev'dir; başlangıçta, Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabından da görüleceği üzere, milliyetçi bir çizgide olan Yandarbiyev, sonradan radikal dinci bir çizgiye  gelmiştir! 

Bir diğer şahsiyet, Movladi Udugov'dur; benim açımdan gizemli bir kişi olan Udugov, başlangıçtan itibaren Çeçen hareketinin merkezinde yer almıştır, Dudayev döneminde, enformasyon ve dışişleri bakanlıkları görevlerinde bulunmuş, sonraları, söylenenlere göre, radikal dinci bir çizgide yayın yapan ve Çeçen direnişinin sözcüsü konumunda görülen Kavkaz Center isimli internet sitesinin organizatörü olmuştur! Udugov, belki de, dincilik değirmenine su taşıyan olmaktan ziyade, dinciliğin öncülerinden biri sayılmalıdır! Ve, Çeçen hareketinin hep o kadar merkezinde yer alıp bu kadar az bilinen başka biri yoktur, gizemli olmaktan da ötedir, denebilir! 

Acaba, şu anda nerededir? 

*** 

Bu kişiler Dudayev zamanında farklı bir çizgide görünürlerken, Dudayev sonrasında radikal dinci bir anlayışla hareket etmeye başlamışlardır! 

Dudayev dinciliğin karşısında bir set miydi? 

Dudayev'in ölümüyle dinciliğin önündeki set yıkıldı mı? 

Ve, acaba… 

*** 

Elbette, az bir parayla ya da ideolojik anlayışla, dincilik değirmenine su taşıyan başkaları da olmuştur! 

*** 

Hattab'ın adı Çeçenistan'da ilk defa Dudayev'in öldürüldüğü tarih civarlarında duyulmuş, Dudayev sonrası Çeçen devlet başkanlığı görevini, muhtemelen Basayev'in de desteğiyle, Yandarbiyev üstlenmiş ve sonrasında Çeçenistan'da radikal dinci anlayış etkili olmaya başlamıştır!   

*** 

Dinciliğin en önemli destekçilerinden biri ise, kanaatimce, İHH, ve dolayısıyla Türkiye'deki dönemin iktidarları, olmuştur! 

21.6.2015 

***

Mashadov Cumhurbaşkanı 

 

Ocak 1997'de yapılan Çeçenistan cumhurbaşkanlığı seçimini Mashadov %60'ın üzerinde oy alarak açık farkla kazandı. İkinci Basayev, üçüncü Yandarbiyev olmuştu. Seçim sonrasında, Mashadov Basayev'i başbakan olarak görevlendirecek, ancak Basayev bu görevde fazla kalmayacaktı. 

Bu seçim döneminde, 1997 yılı başları civarındaki bir tarihte, Ankara'dan da üç genç kardeşimiz, Dengiz Sönmez, Atila Doğan ve İhsan Pilger, Çeçenistan'a gidip sevimli izlenimlerle döneceklerdi. 

*** 

Fazıl ile Haluk Kaçırılıyor 

 

Çok geçmeden, Mart 1997 tarihinde, İstanbul ve Ankara komitelerinin başkanları Fazıl ile Haluk da ziyaret amacıyla Çeçenistan'a gittiler. 

Bir hafta kalıp çeşitli görüşmeler yapan iki başkan, dönüş için yola çıktıktan hemen sonra yolda silahlı kişilerce kaçırılıyorlar. 

Sonradan öğrendiğimize göre, giderken, rehber olarak, bir defasında köyümüze geldiğinde benim de gördüğüm, İlman isimli İstanbul'da okuyan bir Çeçen öğrenciyi de yanlarında götürmüşler ve Çeçenistan'dayken  Şali civarındaki bir köyde olan İlman'ların evinde kalmışlar. Dönüş için evden ayrıldıklarında da Şali civarında yoldayken kaçırılmışlardı. 

Haber bizde şok etkisi yapmıştı, Çeçenistan'a destek olmak için uzun bir süre yürekten çaba gösteren bu iki kişi, kendi evleri gibi güvenilir saydıkları yerde, kaçırılmışlardı! 

Büyük bir hayal kırıklığı vardı! 

*** 

Üstüne üstlük bir de asılsız bir söylenti ortalıkta dolaşır oldu, güya, Çeçenistan için toplanan, ancak teslim edilmeyen paranın hesabının sorulması amacıyla tutulmuşlardı, yani, güya, kaçırılanlar yardım paralarını çalmışlardı, onun hesabı soruluyordu, oysa, bu söylentinin aslı astarı yoktu, tamamen fidye amaçlı bir kaçırma söz konusuydu. 

Sonraları da, inatla, bu konudaki asılsız söylenti konuşulmaya devam edildi, konuşanlardan bazıları kaçırılanlara da yakın sayılabilir kişilerdi, bana göre, üzücü bir durumdu, o konuşan bazılarının isimlerini şimdi buraya da yazmak istemiyorum! 

*** 

Belli bir süre sağlıklı bir haber de alınamamıştı, sonra beş milyon dolar fidye istendiği söylenir oldu. 

Ancak beş milyon dolar bir yana, fidye için ödemek üzere yüz bin dolar bile bulmak mümkün olmayacak gibi görünüyordu, yakınları seferber olmuşlardı, gerekirse ne var ne yok satılmalıydı, doğal olarak. 

*** 

Birkaç aydır Çeçenistan'da bulunan Nejdet Gün ile kaçırılma olayından sonra oraya giden Fazıl'ın abisi Çetin de, birlikte, kaçırılanları bulmak üzere çaba gösteriyorlardı, ancak uzunca süre devam eden bu çabaları sonuçsuz kalıyordu. 

*** 

Biz de, çaresizce, bekliyorduk; ne yapılabilir, diye bir arayış vardı. 

Gerekirse diye, para toplama düşüncesi de oldu, bana rağmen benim tek patron arkadaşım olan İZ de böyle bir düşüncemizin olduğu bir günde uğradığı dernekte durumdan haberdar olunca beş bin dolar vermişti, sonradan kullanılmadığı için bu parayı iade edecektik, genç sayılabilecek bir yaşta vefat eden bu arkadaşımı da bu vesile ile sevgiyle anıyorum, sonuçta ciddi bir meblağ da toplanamamıştı, sanırım. 

Fazıl'ın kardeşleri yoğun olarak ayrıca arayış içindelerdi! 

Bunun dışında, para toplama konusunda asıl çabayı gösteren Haluk'un kuzeni Riyazi Canbolat olmuştu, bildiğim kadarıyla; yakından bilmesem de, izlenimim, bu konuda öğünülecek bir tablonun söz konusu olmadığıydı! 

Keşke Riyazi o para toplama mesaisiyle ve bağlantılı diğer hususlarla ilgili anılarını yazsa! 

O tarihten sonra Riyazi'yi dernekte de, nedense, hiç göremeyecektik. 

*** 

Düşünülen çarelerden biri de, Çeçen devlet başkanına Türkiye Çeçenlerini temsilen bir heyet halinde gidilip kaçırılanların bulunmasını istemek oldu, öyle de yaptık. 

Organizasyonu kim yapıyordu? 

Ali Yandır mı yapıyordu? 

Sonuçta, heyet için yedi kişi belirlendi, onlar şunlardı: Hikmet Kutlu, Duran Bolat, Süfyan Düzgün (müydü?), ben, Abdullah Ocak, Salih Göçgün ve ismini şimdi hatırlayamadığım bir kişi. 

Heyet üyeleri olarak birbirimizle önceden hiç görüşmeden yola çıktık, pasaportlarımızı İstanbul'a göndermiştik ve biletler alınmıştı, Nalçık'a gidecektik ve orada, hatırladığıma göre, eğitim bakanı Hoj Ahmed Yarıhanov'un göndereceği kişilerce karşılanacaktık. 

Ama, Nalçık'ta başka bir tabloyla karşılaştık, bize söylenen karşılayıcılardan hiç iz ve ses yoktu, neyse ki, Nejdet Gün oradaydı, sonra kendisi anlattı, geleceğimizi duyunca, durumu izlemiş, provokasyona açık tehlikeli bir ortam varmış, ve, kendi insiyatifiyle bizi karşılamaya gelmiş, sizi de kaçırabilirlerdi, diyordu. 

O gece, Nalçık'ta, Türkiye'den gitmiş bir kişinin otelinde konakladık, ertesi gün taksi ile Grozni'ye hareket ettik, karşılayıcılarımız ortada olmadığından orada da konaklayacağımız belli bir yer yoktu, neyse ki, heyetimizdeki Süfyan Düzgün'ün (!) dünürleri Grozni'delermiş, onlara gittik, onlar, yakınlarındaki bir akraba evini bize tahsis ettiler, orada konakladık, tabii, karşılayıcı olmayınca görüşmek istediğimiz Çeçen devlet başkanıyla randevumuz da yoktu, bunu da Nejdet Gün halletti, bir sonraki gün için randevu aldı.  

O gün Grozni'de dolaştık, önceki devlet başkanlığı sarayının kalıntılarını gördük. Bu gezintide bize rehberlik yapan, ev sahibimizin elli yaşlarındaki kardeşi Adem adlı, hoşsohbet bir şahıstı. Heyetimizden Salih biraz dini içerikli konuşmalar yaptı. Sonra sohbetimizde konu Çeçenistan'daki seçimler ve diğer bazı hususlar oldu. 

Gayet açık konuşan Adem'in sohbet sırasında söylediklerinden bir kısmı özetle şöyleydi: 

Kendisi Sovyet döneminde partinin yerel yöneticileri arasındaymış ve ayrıca Şali civarındaki bir tütün fabrikasının yöneticisiymiş. O dönemde, Sovyetlerde, işletmeler arasındaki ürün teslimlerini kayıtlar üzerinde farklı göstermek genellikle yapılan bir işmiş, bu yolla, işletme yöneticileri karşılıklı olarak ürün artığı oluşturup bunu kendi kişisel yararları için kullanırlarmış, Sovyetlerin birçok yerini iş dolayısıyla gezmiş, rahat bir hayatı varmış, son Çeçenistan seçiminde, hepsi sakallı olan adaylardan Mashadov'a oy vermiş, ancak hiçbir olumlu beklentisi yokmuş, olabilse, kendisi de ayrı bir Çeçen devletinin olmasını elbette istermiş, ama, ona göre, Çeçenler şu anki durumda bir devlet kurup bunu sürdürecek anlayışta değillermiş. 

Çeçenler devlet olmaz, Çeçen devleti olmaz, diyordu; ve, bunu söylediği tarih, Rusların Çeçenistan'ı terkedip barış antlaşmasını imzaladığı tarihin hemen sonrasıydı, Mayıs 1997'ydi. Bunu da, o günlerin Çeçenistan'ında, yeni görüp tanıdığı bizlere hiç sakınmadan açıklıkla söylüyordu. 

Ertesi gün Mashadov'la olan randevumuza gittik, Türkiye'den giden heyet üyelerine Nejdet Gün de katılmıştı, ziyaret öncesinde kendi aramızdaki görüşmede sözcü olarak da benim konuşmam kararlaştırıldı. 

Mashadov'un makamı mütevazi bir binadaki mütevazi bir ofisti, ilk kez karşılaştığım Mashadov, gayet ciddi, ağırbaşlı, mütevazi, makul biriydi, selamlama faslından sonra ben söz aldım ve özetle, Çeçence olarak, şunları ifade ettim: 

Biz Türkiye'deki Çeçenlerin bir dileğini iletmek üzere heyet halinde onların temsilcisi olarak size geldik. Ben de onların sözcüsü olarak konuşuyorum. Öncelikle, savaşın sona ermesine ve Çeçenlerin bağımsızlıklarına kavuşmasına çok sevindik. Bundansonra da Çeçenlerin kendi ülkelerinde bağımsız olarak barış içinde kendi istedikleri şekilde huzur içinde yaşamalarını diliyoruz. Savaş döneminde gönlümüz Çeçenlerin yanındaydı ve elimizden geldiğince yardımcı olmaya da çalıştık. Bu yardım faaliyetleri boyunca İstanbul ve Ankara'da kurulan komitelerimize başkanlık eden, yürekten Çeçenlere yardımcı olmak isteyen iki kişi, bildiğiniz gibi, burada kaçırıldı. Buna çok üzüldük. Bu konuda müracaat mercii olarak da, Çeçen devlet başkanı olarak, sadece sizi gördük. Bu yüzden, Türkiyedeki Çeçenler adına size geldik. İsteğimiz, bu iki kişinin sağ salim kurtarılması ve evlerine dönmelerinin sağlanmasıdır. Bunu da sizden istiyoruz ve bunun için başka hiçbir mercii de görmüyoruz. Ve, bütün işlerinizde size kolaylıklar diliyoruz. 

Bunun üzerine, Mashadov da, başka kaçırılanların da olduğunu, kaçırılanların kurtarılması için ellerinden geleni yapacaklarını, ülkelerinde yönetim açısından kendi bildikleri din anlayışını da esas alarak kendi anlayışlarına uygun bir düzen oluşturacaklarını, bu konuda başkalarının anlayışlarına itibar edilmeyeceğini, vurgulayarak, gelecekle ilgili olumlu bir tablo çizen sözler söyledi ve iyi dileklerimiz için de teşekkür etti. 

Mashadov'a veda edip ayrıldık, ertesi gün de Nalçık üzerinden İstanbul'a döndük, Nalçık'a kadar Nejdet Gün de eşlik edip bizi yolcu etmişti. 

Gidiş ve dönüşte gümrükte-sınırlarda hiçbir sorunla karşılaşmadık. 

Heyetimiz sadece bir görüşme için organize olmuş bir yapıdaydı ve görüşmeden sonra heyet olma niteliğimiz bitmişti. Kendi aramızda bir değerlendirme ya da fikir alışverişi söz konusu olmadı ve dönüşte de, aynı uçakla döndüysek de, herkes kendi yoluna gitti. 

Fazıl ve Haluk olmayınca, İstanbul'da Ali Yandır ve Ankara'da ben, komitelerde ikinci adamlar gibiydik, ve, ayrıca, dünya görüşlerimiz farklı da olsa, Ali'ye sempati ile bakıyordum, dolayısıyla, doğal olarak, gitmeden önce pek konuşamadıysak da, hiç olmazsa şimdi konuşalım, durumu anlatayım, karşılamaya gelenin olmadığını da belirteyim, düşüncesiyle, Ali'nin Laleli'deki ticarethanesine gittim. Gittiğimde, Ali telefonda konuşuyordu, arkası girişe dönüktü ve girdiğimi görmemişti, bu sırada telefondaki muhatabına söylediği ve benim de duyduğum son sözleri mealen şöyleydi, hiçbir şey beceremeden gelmişler, sonra beni gördü ve bozulur gibi oldu, anlaşılan heyetimizden birileriyle telefonda konuşup bilgi almış ve o anda da bizden bahsediyor olmalıydı, ben de şaşırmıştım, gidiş organizasyonumuzdaki rezalet durumu, Nejdet Gün'ün orada olmaması halinde düşeceğimiz hali, hatta muhtemel başka tatsız olasılıkları konuşmak bir yana, başarısızlıktan söz ediliyordu, artık, ne başarı bekleniyorduysa, o da ayrı bir konu ya. 

Şaşırdım, üzüldüm de. Ali'ye sempatim vardı ve hala var. Ama, orada, konuşmasının üzerine gitmek de gelmedi, içimden, duymamışçasına sessiz kaldım, ve, düşündüğüm şeyleri konuşmayı da gereksiz görüp kısa bir selam faslından sonra ayrıldım, sonraları da yararını görmediğimden bu durumu konu etme ihtiyacı duymadım. 

*** 

O zaman da konu olmuş muydu?  

Çeçenistan'a heyet gitmesi söz konusu olduğunda, heyet üyeleri nasıl belirlendi, gitmek istemeyenler oldu mu, hatta, Çeçen yetkililerden istenecek hususun buradan bazı kişilerin görüntü ve sesleriyle kasete kaydedilip Çeçenistan'daki ilgililere gönderilmesi fikri karşısında kasete konuşma ve kimlerin konuşacağı da mesele olmuş muydu ve kasete konuşmaktan kaçınma var mıydı?  

*** 

Çeçenistan'dan döndüğümüz günlerden sonra olmalı, bir süredir Türkiye'de bulunan Yandarbiyev'le kaçırılanların durumu konuşulduğunda, benim duyduğum ifadeye göre, Yandarbiyev, biz savaşta çok kişi kaybettik, iki kişinin kaçırılması o kadar da büyütülecek bir konu değil, anlamında sözler söylemiş, o sırada Ankara'da da, Yandarbiyev için bir yemek düzenlenmişti, belirtilen sözlerdeki yaklaşımı yüzünden Yandarbiyev için düzenlenen yemeğe katılmak istemedim ve katılmadım. 

Önceleri, Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabından da görüleceği üzere, milli ağırlıklı bir anlayışa sahip olan Yandarbiyev, sonradan neredeyse el-Kaide'yi geride bırakan aşırı radikal bir dinci anlayışın savunucusu olacaktı. 

Türkiye'de epeyce kalıp köylerimizi de ziyaret eden Yandarbiyev, daha sonra Katar'a gidecekti, ve, 2004 yılında Katar'ın başkenti Doha'da aracına konan bombanın patlatılmasıyla öldürülecekti; katillerinden bazıları, yakalanıp yargılanarak mahkum edilecek, ancak, Yandarbiyev'in anlayışlarını paylaştığı Katar'lı din kardeşleri, katillerini hapishaneden çıkarıp Rusya'ya verecekti! 

*** 

Ekim 1997'de, başkanın yokluğunda dernek genel kurul toplantısı yaptık ve Hilmi Ünal'ın başkanlığındaki bir grup yönetime geldi. 

*** 

Aynı tarihlerde, 1997 yılı Ekim ayında Mashadov İngiltere yolculuğu sırasında, Ankara'ya da uğradı, küçük bir özel uçakla gelmişti, sanırım pilotları Rus'tu, Esenboğa'da karşıladık,  Mashadov bakan Abdüllatif Şener'le birlikte doğruca başbakan Erbakan'ın yanına gitti, sonra da Dedeman Oteli'nde konakladı, burada ziyaret edip görüştük, Fazıl ile Haluk'un durumunu da tekrar konuştuk, Mashadov olumlu yönde açıkça umut verici tarzda konuştu, sonra Londra'ya gitti ve bir süre kalıp döndü. 

Sonradan duyduğumuza göre, Mashadov, Fazıl ile Haluk'un bulunması konusunda, o dönemdeki konuyla ilgili görevli olan Hünkarpaşa İsrapilov'a özel olarak talimat vermiş ve onun çabaları da olumlu olarak sonuçlanmıştı. 

*** 

Nihayet tam sekiz ay sonra 8 Kasım 1997'de iyi haber geldi, Fazıl ile Haluk sağ salim kurtarılmışlardı, iki gün sonra da evlerine döndüler. 

Hiç olmazsa sonuç sevindirici olmuştu. 

Yaşadıkları kuşkusuz çok önemliydi, dersler çıkarılmalıydı; keşke, bu arkadaşlarımız o sırada yaşadıklarını yazsalardı, hatta filmi de yapılabilseydi!  

*** 

Dönüşte anlattıklarına göre, Fazıl ile Haluk, sekiz ay boyunca, Çeçence konuşan kadın ve çocukların da bulunduğu mekanların bodrumlarında son derece olumsuz koşullarda bağlı olarak tutulmuşlar, aramalar yüzünden kaçıranlar için oluşan tehlikeler nedeniyle olmalı, sık sık yerleri değiştirilmiş ve sekiz civarında farklı mekana götürülmüşler, yani, epeyce Çeçenin bir şekilde dahil olduğu bir olay yaşamışlar. Anlaşıldığı kadarıyla kaçıranlar, kaçırılanların ev sahiplerinin de aralarında bulunduğu Çeçenlermiş, ve, fazla bir zaman geçmeden hepsi bir şekilde öldürülmüşler. 

27.5.2015 

*** 

Bu gelişmelerin olduğu dönemde şöyle bir olay da yaşamıştık.. 

 

Gürcistanlı Çeçenler 

Bir ara, 1997 yılı ortalarında olmalı, hiç aklımızda olmayan bir durumla karşılaşmıştık, sanki birdenbire, gibi.  

Gürcistan Ankara Büyükelçiliğinin talebi üzerine, büyükelçiyle görüşmüştük, söylenene göre, dostluk ilişkilerini geliştirmek istiyorlardı, istersek Gürcistan'ı ziyaret edebilir, devlet başkanı Şvardnadze ile görüşebilirdik; böyle bir tabloyla karşılaşınca şaşırmıştık, ancak dostluk ilişkilerinin gelişmesinden bizim de memnun olacağımızı belirtmiştik. 

Arkasından Gürcistan'ın yaptığı bir organizasyonla kültürel bir grup oluşturan bir otobüs Gürcistanlı Çeçen Ankara'ya gelmişti, sonradan pek ünlenecek olan Pankisi vadisi civarlarındandılar, birkaç gün Ankara'da kaldılar, Milli Eğitimin Beşevler'deki salonunda bir de kültür ağırlıklı sevimli bir gösteri sundular, güzel ilişkimiz oldu, gittiler.  

Ne yazık ki, kurumlaşamadık ve ilişkiyi kalıcı hale getirip sürdüremedik! 

27.5.2015 

*** 

Mashadov'un Mektubu 

 

Galiba, yine aynı dönemdi, yıl 1997 olmalı, ve, bana, muhatabına ulaştırmam isteğiyle Ali Yandır tarafından gönderilmiş olmalıydı, Mashadov cumhurbaşkanı Demirel'e bir mektup göndermişti. 

Mektup bir sayfaydı, ve, yine galiba, Rusça yazılmıştı; ama, tercüme edilmiş hali de mevcuttu, açık zarfa konmuştu, dolayısıyla, okuma imkanı vardı, okuduğumda iyi dilek ve temenniler içeren bir mektup olduğunu görmüştüm. 

Doğrudan cumhurbaşkanlığına götürmek yerine, ilgili devlet kurumu kanalıyla cumhurbaşkanına intikalinin daha uygun olacağını düşünmüştüm, ilgili devlet kuruluşu olarak da, öteden beri, Çeçen meselesi için, Dışişleri bakanlığıyla değil, Türk ve Akraba Topluluklarla ilgili görevleri yapmak üzere belirlenen devlet bakanlığıyla ilişki kurulduğundan, bu bakanlığın uygun olacağını varsaymıştım. 

Daha önceleri Ayvaz Gökdemir ve Abdullah Gül gibi isimler bu konudaki bakanlar olarak görev yapmışlardı ve ilişkilerde çok sıcak yaklaşmışlardı. 

Türk ve Akraba Topluluklarla ilgili görevleri yürütmek üzere belirlenen o dönemdeki devlet bakanı da Anap'tan Ahad Andican'dı, randevu istedim, akşam saat 18.00 civarında randevuya gittim, Mashadov'un Demirel'e mektubu olduğunu belirttim, Andican, söyleyeceğimi bitirmeme dahi fırsat vermeden son derece olumsuz-kaba bir tavırla burası evrak havale yeri değil, anlamında sözler söyledi, şaşırdım, düzgün bir şekilde söyleyebilirdi, öyle yapmamıştı, ben de, nezaket içermeyen bir tavırla memnuniyetsizliğimi göstererek, ayrıldım. 

Ertesi sabah işyerime, milli emniyet müfettişi olduklarını söyleyen iki kişi geldi. Mashadov'un mektubunu istiyorlardı. Özel olduğunu, veremeyeceğimi söyledim, ısrar ettiler, mutlaka almalıyız, biz, ilgili makama teslim ederiz, dediler. İlgili makama ulaştırma sözü alıp mektubu verdim. Vermeyebilirdim, vermemekte ısrar edebilirdim, ama, elbette, istenirse, devlet gücüyle bir şekilde rızam olmadan da alınabilirdi. Bu konudaki itirazda ısrarı gereksiz gördüm, zira, mektubun içeriğinde başkalarınca görülmesinde sakınca oluşturabilecek  ya da gizli bir husus olmadığını biliyordum ve mektup muhatabına da ulaşacaktı, dolayısıyla konuyu daha fazla uzatmayı gerekli görmemiştim.  

*** 

Peki, ama, mektuptan bu kadar hızlı nasıl haberdar olmuşlardı? 

Telefon mu dinlenmişti? 

29.5.2015 

***


İki Savaş Arası 

 

1996 Ağustosu'ndan 1999 Ağustosu'na kadar süren iki savaş arasındaki üç yıllık dönemde, Çeçenler, görüntü itibariyle, sanki, bir blok olarak, büyük ölçüde, milliyetçi bir halden, dinci bir hale evrildiler!  

Belki de, toplumsal olarak fazla değişiklik söz konusu olmadığı halde, bazı etkili öncülerin dönüşümü bu görüntünün oluşmasını sağlamıştır! 

Diğer yandan da, sanki, paralel bir şekilde, aynı dönemde, Çeçenistan'da, toplumsal ortam açısından, önemli ölçüde, bir "anormalleşme" söz konusu oldu, denilebilir!  

Bu süreç nasıl gerçekleşti?  

Bir bilen olsa da yazsaydı! 

*** 

"Anormallleşme!" 

Uzaktan bakınca o dönemde orada bir kaos ortamının olduğu söylenebilir! 

Bir tarafta neredeyse her biri bağımsızlık ilan etmiş "komutan"lar! 

Diğer yanda fırsat kollayan Rusya! 

Can güvenliği yok! 

Para için insan kaçırma faaliyeti neredeyse meslek haline gelmiş! 

Para söz konusu olduğunda insan en yakınına bile güvenemez bir durumda! 

*** 

Çok şaşırdığım bir konu, sanırım 1997 başı civarlarındaydı, Atığ'da, altı İngiliz kızılhaç çalışanının öldürülmesi olmuştu. 

*** 

1997 başında seçim yapıldıktan sonra, seçimde ilk iki sırayı paylaşanlar cumhurbaşkanı ve başbakan olmuşlardı, yani halkın çok büyük kısmının desteği yönetimin arkasında sayılırdı.  

Ancak çok geçmeden Şamil Basayev başbakanlık görevini bıraktı!  

Neden? 

Galiba, 1998 ortalarından önceydi, Çeçen-Dağıstan islam şurası denen bir yapılanmadan söz edilir oldu, başkanı Basayev'di! 

Basayev, Hattab ve diğer bir kısım Araplarla birlikte hareket ediyor görünüyordu. 

*** 

O dönem Arapların Rusya içinde çok rahat hareket edebildikleri söyleniyordu. 

*** 

1998 yılı ortalarında Gudermes civarlarında iki grubun çatışması sonucu yüz kadar kişinin öldüğü söylendi; çatışmanın nedeni de, Araplarla birlikte olan Vahabi bir grubun, anlam olarak, diğerlerine siz müslümanlığı bilmiyorsunuz, bizim gibi olmalısınız, demesine, diğer grubun, biz atalarımızdan gördüğümüz dini yaşıyoruz, onlardan gördüğümüz bu, anlamında cevapla itiraz etmeleri  sonucu ortaya çıkan dini uygulamalar konusundaki anlaşmazlık olarak belirtiliyordu! 

Benzer şekilde Urus-Martan'da da Vahabilerin zorbalık yaptığından bahsediliyordu! 

*** 

Ajans Kafkas'tan bir Kafkasya'daki Araplar haber-yorumu: 

 

Kafkasya IŞİD’e kucak açmış değil 

30 Mayıs 2015, 16:57 

Yazan: Aleksey Malaşenko 

Kafkasya Emirliği’nin başında artık, bir süre önce IŞİD’i kınayan Muhammed Ebu Osman Gimrinski var. Peki bu, bir kısmı IŞİD’e bağlılık yemini etmiş olan direnişçiler arasında çatışmaya dönüşecek mi? 

Ben bunu, daha çok durumu anlamak için gerekli temaslar olarak adlandırmayı tercih ederim. Çünkü Kafkasya Emirliği kendisini IŞİD’den soyutlayabilmesi zor, onu Kafkasya’da direnişin meşru adresi olarak kabul etmesi de mümkün değil. 

Kafkasya Emirliğinin şu anda karizmatik bir lideri yok. Bu lider karizması Doku Umarov’da yoktu, şimdiki komutanlar da bu vasfa sahip değil. 

Bir geçiş döneminde bulunuyoruz. Birçok şey IŞİD’in ilerleyen dönemdeki vaziyetine bağlı olacak. Sert bir hamle yaptılar, son iki günde de sert bir darbe yediler. 

Eğer IŞİD Kafkasya’da hayatiyet belirtileri gösterirse bu bir şeydir, ama gelecek iki ay içinde herhangi bir sürtüşme yaşanırsa, ki IŞİD’in pek çok muarıza diş bilediği göz önüne alınırsa bu da mümkün, o zaman Kafkasya’da taşlar yerinden oynar. 

Buradan derin sonuçlar çıkarmak oldukça zor. Eğilimlerle ilgili çelişkili bilgiler var. Komplo teorileriyle başkaları ilgilensin, kesin bir şeyler lazım, ama şimdilik yok. 

Bu arada, gerçeklerden söz edecek olursak, kısa süre önce IŞİD ele geçirdiği Palmira’nın fotoğraflarını yayınladı. Kendilerinin, tasvir edildiği gibi korkunç kişiler olmadıklarını göstermek istediler. 

Kafkasya’nın IŞİD ideolojisinden beslenip beslenmediğine gelince, ben beslenmediğini düşünüyorum. 

Araplar daha önce de Kafkasya’da bulundu. Kafkasyalılar ve Araplar arasında bazı yanlış anlaşılmalar var. Bu da Arapların 90’lı yıllarda herkese ders vermek istemesinden kaynaklanıyor. Onların bu tutumu Kafkasyalıları tedirgin etti. 

Savaş döneminde bir Çeçenle evlenmiş olmasına rağmen, oldukça sert, kaba bir figür olarak görünen Hattab gibi liderlerin sözleri ve vaazları herkes tarafından biliniyor. Yani Kafkasya’da IŞİD’in fikirlerini sorgusuz kabul edecek kimse yok. 

Şunu anlamak lazım, insanların endişe ettiği şey IŞİD’in kendisi değil, tüm dünyada var olan alternatif İslami eğilim arayışı. IŞİD sadece yüzeyde duruyor ve herkesten daha çok kendisini gösteriyor. 

Bu gerçekten problem, medeniyetin iletişim problemi, savaş problemi. Korkutuyor, çünkü yayılabilir, çok büyük insan kayıplarına yol açabilir. Afrika’da, Asya’da, hatta Avrupa’da… IŞİD bunun en bariz örneği o kadar. 

Kaynak: Kavpolit 

Çeviri: Ajans Kafkas 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/makale/one-cikanlar/kafkasya-iside-kucak-acmis-degil/>  

*** 

Ajans Kafkas'tan başka bir yorum: 

 

IŞID Kafkasya Emirliği’nin yerini alır mı? 

1 Haziran 2015, 20:35 

Yazan: Mansur Vaynah 

Son gelişmeleri dikkate aldığımızda yazının başlığı olan sorunun artık Kafkasya’nın en önemli sorularından olduğunu görüyoruz. 

Neden mi? 

Nedenleri basit aslında. Daha dün bağımsızlıkları için mücadele eden Kafkasya halkları kısa bir süre sonra dünyaca kabul edilmiş en büyük terör örgütüne mensup olabilirler. 

İŞİD (DAEŞ) Kafkasya’da tehdit olur mu? Bunu tabi ki zaman gösterecek ancak son gelişmeler DAEŞ’in alternatifsiz isyankar gençlerin seçimi olacağını ve ona biat eden gençlerin sayısının artacağını söylüyor. 

DAEŞ nedir? Neden Kafkasyalılar ve post Sovyet müslümanları bu örgüte katılıyor? Bu sorunun cevabını Kafkasya’da değil Şam topraklarda aramak lazım. Kesin olan şu ki Kafkasyalı gençlerin tercih etmeye başladıkları DAEŞ popülizm yapmıyor. Çok radikal olsa da yine de ilkel İslami değere dayanıyor. DAEŞ dünya’da terör örgütü olarak kabul edilse de aslında bir devlet. Zaten mevcut olan müslüman nüfuslu devletlerden tutunda, BATI, DOĞU ayrımı yapmadan “Ümmetin” bütün düşmanlarına kafa tutuyor. DAEŞ bunu lafla da yapmıyor. Yaptığı eylemlerle ortaya koyuyor amacını. Ancak bu eylemler tabi ki tartışmaya açık. Yapılanların ümmete faydası yada zararı ayrı bir tartışmanın konusu. 

Nasıl ki Çeçen İçkeriya Cumhuriyeti içerden gelen, daha etkili bir dini ideoloji uğruna kurban edildiyse Emirlik de aynen bu tarihi süreci yaşayacak ve sonuçta bir gün Birleşik Kafkasya Emirliği “İslam Halifesi”ne biat edecek. Görünen bu… 

Yaşadıkları ülkelerde baskı gören ve ezilen genç isyancı ruhlar bu çok yönlü siyaseti anlamak istemiyor, onlar için sadece iki taraf var. Bizimle olanlar ve bize karşı olanlar! İşte burada DAEŞ devreye giriyor. O, bizimle olan… Rusya’ya kafa tutarken ABD’yi tölere etmeyen bir devlet. Filistin’e yardım gönderirken, İsrail’le ticaret yapmayan bir devlet. Kafkasya’da cihadı desteklerken doğal gaz boru hattı için bu desteği kesmeyen bir devlet. Bunların sinir bozucu olduğunun farkındayım ancak DAEŞ gençlerin gözünde büyük ölçüde tam da bu “dürüstlüğe” karşılık geliyor. Tam da bu yüzden DAEŞ gelecek dönemde Kafkasya’da direnişin ve cihadın temsilcisi olacak gibi duruyor. Bu sebeple Kafkasyalı gençlerin önümüzdeki dönemde DAEŞ’e yönelimlerinin artacağını öngörmek mümkün. 

Kafkasya Emirliği bu durumda ne olacak? Yeni bir perspektif geliştirebilecek mi sorularının cevabı ise yakın geçmişte saklı. Nasıl ki Çeçen İçkeriya Cumhuriyeti içerden gelen, daha etkili bir dini ideoloji uğruna kurban edildiyse Emirlik de aynen bu tarihi süreci yaşayacak ve sonuçta bir gün Birleşik Kafkasya Emirliği “İslam Halifesi”ne biat edecek. Görünen bu… 

Halen BATI ile arası bozuk olan olan -hatta soğuk savaşın başladığının konuşulduğu- Rusya ve sorunlu olduğu BATI nasıl DAEŞ’e karşı ortak tutum sergileyerek seyrediyorsa, Rusya’da slovikler ve bürokrasinin baskısı altında başka seçimi kalmayan genç müslümanlar da bir güç ve bir çatı altında toplanmayı tercih edecekler. Bugün bağımsız görünen, gerektiğinde maddi gerektiğinde ideolojik ve dini destek verebilen çatı olarak da DAEŞ görünüyor. 

Tabi DAEŞ’in de bu konuda bazı adımlar atması gerekiyor. Bazı konularda liberalleşmeye ihtiyacı olan DAEŞ’in böyle bir süreç yaşayacağı ve küresel olarak ümmetin silahlı kolu olacağı konuşuluyor. Bunu konuşanlar ise, bugün vahşi ve kabul edilemez bir tutuma sahip olan ancak bu vahşi tutumu otoritesini güçlendirmek için kullanan DAEŞ’in üst düzey yöneticileri ile içeriden ve dışarıdan bir şekilde irtibat kuran istihbaratçılar. 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/gorus/isid-kafkasya-emirliginin-yerini-alir-mi/>  

*** 

Vahabiler gücü nereden buluyordu? 

Paradan mı? 

İHH neler yapıyordu ve onlara para veriyor muydu? 

*** 

Ağustos 1999'a gelindiğinde, Basayev ve birtakım Araplar, sanki, din eksenli bir sefere çıkmışlar gibi, Çeçenistan'dan kalkıp Dağıstan'daki bazı bölgelere silahlı saldırı düzenliyorlardı. 

Aynı dönemde Moskova ve civarlarında da bazı binalar bombayla havaya uçuruluyordu. 

Arkasından da Ruslar Çeçenistan'a yönelik ikinci saldırıyı başlatıyorlardı. 

*** 

Basayev'in 1999 Ağustosu civarlarındaki Dağıstan "seferi" konusunda birtakım gerekçeler ileri sürüldü, güya, Ruslar müslümanlara zulmediyorlarmış da, Basayev yardıma yani kurtarmaya gitmişmiş, ve benzeri şeyler söylendi!* 

Sesli olarak itiraz etmediysem de, bu açıklamaları ve Basayev'in söz konusu "seferi"ni hiçbir şekilde kabul edilebilir, göremedim! 

Oysa, aynı dönemdeki, Moskova ve civarlarındaki patlamalar için tam tersi söz konusuydu; bu patlamalar Çeçen işi değil, Rus işiydi, sanırım, bu gerçek, bugün için kanıtlanmış durumdadır, ancak bu büyük suç cezasız kalmıştır ve kalmaktadır! 

Moskova patlamaları gibi büyük bir suç, Basayev'in Dağıstan "seferi"nin gölgesi arkasına saklanmış oldu, sanki! 

 

(*) Benzer bir durum 4-5 Aralık 2014 gecesi Grozni'ye yapılan saldırı için söz konusu. Onu saldıranlar olmak üzere yirmi kadar kişinin ölümüyle sonuçlanan o saldırının gerekçesi olarak kadınlara yönelik bazı davranışlar ileri sürüldü. Bence, hiçbir makul yönü yok! 

*** 

Mashadov yönetimi ne yapıyordu? 

Mashadov, o dönemde, Basayev'in eylemleri de dahil, hukuksuzluklar üzerine, işbirliği yaparak, birlikte gidelim çağrısı yapıyordu, ama, Rusya dinlemeyip saldırıyordu.  

*** 

Savaskarsitlari.org'dan bir aktarma: 

Mashadov Putin’e görüşelim dedi 

 

08-02-2005 Hürriyet   

 

Çeçen bölücülerin lideri Aslan Mashadov, Rusya’da yayınlanan Komersant gazetesi aracılığıyla Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e çağrıda bulunarak bölgedeki savaşa son verilmesini, Rusya yönetimiyle Çeçen direnişçilerin görüşme masasına oturmalarını önerdi. 

 

Mashadov, ‘Operasyonların sürdürülmesi durumunda bölge daha büyük bir felakete sürüklenecek. Taraflar silahları bırakarak görüşme masasına oturmalı. Özel temsilcimiz olarak Çeçenistan Sağlık Bakanı Umar Hambiyev’i görevlendiriyorum’ dedi. Rusya ise ‘teröristlerle masaya oturmayız’ diyerek Mashadov’un teklifini reddetti.  

 

Kaynak <http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=24464>  

*** 

Mashadov, bu haberde görüldüğü üzere, öldürülmesinden az bir süre önce de barış istiyordu, bundan bir süre önce de, dışişleri bakanı İlyas Ahmadov'u, hazırladığı barış planını, ABD ve BM başta olmak üzere, çeşitli mercilere anlatması için görevlendirmişti. 

 Bir sonuç çıkmamasından, muhatapların, bu görevlendirme çerçevesinde anlatılanlara pek itibar etmedikleri anlaşılıyor! 

*** 

İkinci Rus Saldırısı 

Bu saldırının sonucu ilkiyle kıyaslanamayacak yoğunluktaki bir vahşet ve yıkım oldu. 

Ve, bu dönemde Çeçenler açıkça bölündüler. 

Ne zaman, nasıl oldu? Tam olarak bilmiyorum! 

Ama, sonradan net bir şekilde göreceğimiz üzere, önceleri Ruslara karşı mücadele edenlerin safında yer alan Çeçen müftü Ahmet Kadirov'un* önderliğindeki bir grup Ruslarla birlikte hareket etmeye başlamıştı. 

Yine, sonradan duyduklarımıza bakılırsa, aslında, Kadirov daha önceki dönemlerden itibaren Vahabilerden şikayetçi imiş, Mashadov'dan da onlara karşı tedbir alınması yönünde talepte bulunmuş, ancak Mashadov bu konuda hareketsiz kalmışmış! 

Yani, bir anlamda, bölünmenin zemini, öncesinden hazır durumdaymış! 

Günümüzde Çeçenistan'da yönetimde olanlar, bu grup, yani Kadirov grubu ve uzantılarıdır, ancak zaman içinde direniş saflarında yer alanlardan bir çoğu da bu gruba katılmıştır! 

 

(*) Ahmet Kadirov, 1997'de kaydedilen benim de izlediğim bir cd'de, Nejdet Gün ve Cetin Özen ile birlikte, sayıları on beş kişi kadar olan bir grupla toplantı yaparken görülüyor, Fazıl ve Haluk için, onlar bizim kardeşlerimiz, bulunmaları için biz de elimizden gelen gayreti gösterelim, şeklinde konuşuyordu! 

27.5.2015 

*** 

Çeçen Saflaşması 

1999 yılı sonlarında bir blok olarak dini anlayışa kaymış görünen Çeçenistan'da, Rusların ikinci saldırıyı başlatmasından sonra, dini anlayışları farklı iki grup arasındaki ayrışma netleşmeye başladı ve 2007 yılı sonlarına yaklaşıldığında, din eksenli ayrışma, kan davası halini almış bulunuyordu.  

Bir taraf geleneksel islamı benimserken diğer taraf radikal Vahabi bir islam anlayışına sahip bulunuyordu. 

Ve, adım adım gelinen bu aşamada, o dönemde lider olan Dokku Umarov, Ekim 2007'de, Çeçen devletini lağvedip Kafkas Emirliği oluşturduklarını ilan ediyordu.  

Bunu da Zakayev grubu kabul etmiyor, ve, burada da başka bir ayrışma ortaya çıkıyordu. 

*** 

İkinci Savaş Başındaki Durumumuz 

1997 yılında derneğin Kızılay'daki bürosunu kapatmış ve derneğin adresini de taşıdığımız Cahit Temur'un işyeri adresinde, başkanımızın yokluğunda, genel kurul yaparak, itirazsız bir şekilde, pek hevesli gözüken Hilmi Ünal başkanlığındaki gruba yönetimi devretmiştik. 

Sonra, sanırım 1998 sonları olmalı, Celal Polatkan'ın işyeri adresinde yapılan genel kurul sonucunda, dernek başkanı oldum! 

Savaşın olmadığı bir dönemde hiç istekli olmadığım halde, nasıl bu görevi üstlendiğimi, doğrusu, şu anda tam olarak hatırlayamıyorum, ama, istekli olmadığım kesin, sanırım, alternatifsizlik ve Haluk da dahil bazı arkadaşların itelemesi, bu görevi üstlenmemde etkili oldu. 

Aslında, belirsizlikler ve savaş ihtimali de yok muydu? 

*** 

Kızılay'da Komite 

İkinci Rus saldırısı başlayınca, Ömer Akan'ın organizesiyle, öncesinden süregelen görüşmelerimizi yoğunlaştırıp, yardım için yine Kafkas Çeçen Dayanışma Komitesi adıyla bir komite oluşturarak, aylık belirli bir gelir taahhüdüne ulaştıktan sonra bir ofis yeri kiralamaya karar verdik ve 1999 sonbaharında Kızılay'da Mithatpaşa Caddesi'nde bir yer kiraladık. 

Yardım için, resmi olarak, Ömer Akan, Şahsuvar Işık ve Cahit Temur adına izin aldık. 

*** 

Bu faaliyetler sırasında ve sonrasında, canla başla gayret gösteren diğer pek çok kişiyle beraber, görünür bir noktada ben vardım, ama asıl olarak, faaliyeti organize eden Ömer Akan, icra eden de Reyyaz Canbolat oldu, her zaman göreve hazırdılar ve yetenekliydiler, bence, faaliyetlerinin değeri ne kadar takdir edilse azdır. 

Bu dönemde Şahsuvar Işık'ın yaklaşımı son derece takdire şayandı! Başlangıçta, yardım faaliyetinde, özellikle, bir bayan da olsun düşüncesiyle, daha önceki dönemde birlikte çalıştığımız NS'in resmi yardım komitesinde yer almasını arzu etmiştik, nasıl olduğunu tam hatırlamıyorum, ama, aklımda kalan ve beni şaşırtıp üzen izlenimime göre, N, bu talebimizi, hala anlam veremediğim bir yaklaşımla, reddetmişti, bunun üzerine talepte bulunduğumuz Şahsuvar Işık hem talebimizi derhal kabul etmiş ve hem de epeyce bir süre içtenlikle katkıda bulunmak için çalışmıştı. 

*** 

Yakın çevremizden bir grup aylık olarak belli meblağlarda para ödemeyi taahhüt etmişti. Komite giderleri için düzenli olarak ödeme taahhüdünde bulunan ve aylık olarak ödeme yapanlar, hatırladığım kadarıyla, şunlardı: Burhan Erdoğan, İhsan Pilger, Ali Işık, Zafer Aydın, Ömer Faruk Kutlu, Hamza Uğur, Orhan Özcan, Bedrettin Yaşar, Haluk Kutlu, Cahit Temur, Ahmet Işık, Atila Doğan, Reyyaz Canbolat, Şerafettin Ateş, Hasan Türk ve ben.  

Necati Canbek, hem aylık olarak düzenli ödeme yaptı, hem de ihtiyaç sahibi Çeçenlere zaman zaman ilave ödemelerde bulundu. 

Ayrıca zaman zaman ödeme yapanlar da vardı; bunlardan biri Medet Önlü'ydü. 

Sonraları, Mahmut Fadıl Atik, Oktay Gültekin ve Fatih Atay da, bir dönem, aylık ödeme yaptılar. 

Çeçenler için yardım duygusuyla dolu Ramazan Özışın ile iyi niyetli Şerafettin Uğur hep yanımızdaydı. 

Rahmi Erdem hep destek oldu. 

Ne var ki, isimlerini yazma gereği duymadığım bazı yakın arkadaşlarımız da dahil, ısrarla ödeme yapmaktan kaçınanlar da oldu!     

O dönemde Doğru Yol Partisi milletvekili ve aynı zamanda komite başkanımız olan Mümtaz Yavuz, bizim için önemli sayılabilecek bir meblağı aylık olarak ödemeyi taahhüt etti ve sonraki dönemde belli bir süre hem ödemeleri sürdürdü hem de MHP meclis grup başkanvekili Ahmet Çakar ile birlikte sürekli olarak komite için çok önemli faaliyetlerde bulundu, diğer bazı hususların yanısıra ofisini ve araçlarını hizmetimize sundu, ihtiyaç duyduğumuz her an önümüze düşüp istenen makama ulaşmamızı ve isteğimizi anlatmamızı sağladı.  

Samet Aslan elimiz ayağımız oldu. 

Atila, İhsan ve Dengiz her zaman her işe hazır durumdaydılar. 

Sonra, çok fedakar gençlerimiz; Bora, Sait, Can, Cevat, Mustafa, Eftal ile diğerleri ve tabii en başta da Filiz ile Ayşen. 

Daha sonraları Suna, Esra ve Savaş. 

*** 

Gençlerimiz belli bir süre düzen konusunda bazı sıkıntılar yarattılar, ama, çok geçmeden sorun halledildi, düzen sağlandı. 

*** 

Gençlerimiz bir ara çok özverili bir çabayla, Savaş'ın öncülüğünde, bir tiyatro eseri sahneye koymuşlardı, keşke, bazı imkanlar sağlayabilseydik onlara, başka verimli işler de yapabilirlerdi!  

*** 

Bu gençlerimizden Savaş, çok kısa bir sürede, sanırım, önemli işler yapma iddiasıyla, benim performansımı beğenmedi, ve, komitemizi bırakıp Konseye gitti! 

*** 

Ve, çok önemli yardımlarda bulunan Çeçen öğrenciler. 

*** 

Ve, elbette ki, her zaman bizden daha gayretli ve ufuk itibariyle önde olan Abdüllatif Şener. 

Şener, her iki savaş döneminde her zaman yardıma hazırdı, hatta öncüydü, gayretleri anlatmakla bitmez, AKP iktidar olduktan sonra, başbakan yardımcılığı döneminde de, zaman zaman makamında ziyaret edip Çeçen meselesiyle ilgili çeşitli sıkıntıları anlatıp yardım talebinde bulunduk, kendisinden. 

Gerektiğinde her zaman görüşme imkanı bulduğum için, kendisinden bazı talepleri olan çevremizdeki insanlar, zaman zaman, bir umutla, isteklerini iletmemi talep ediyorlardı, ben de, sadece talepleri iletebileceğimi söyleyip, verilen birkaç talep dosyasını kendisine vermiştim, doğrusu, benim pek beklentim de olmamıştı, ve, sanırım, ilettiğim taleplerden hiçbiri olumlu şekilde sonuçlanmadı. 

Bizim isteğimiz olarak, kendi isteğimle, bunu da belirterek, bir tek talep oluşturup iletmiştim, o da, sağlık bakanlığında şube müdürü olan Hamza Uğur'un bir üst makama terfi ettirilmesine yardımcı  olmasıydı, Hamza, hem AKP anlayışına ters düşmeyecek yapıda, hem memuriyet olarak normalde zaten istediğimiz makamda olması doğal olan ve ayrıca gayet dürüst, kısacası o makama fazlasıyla layık ve yakışacak ve tavassutta bulunanın da yüzünü ağartacak nitelikte, Şener'in Sivas'lı bir hemşerisiydi, ama o da gerçekleşmedi; ne var ki, sonradan, doğal olarak, fazlasıyla layık olan Hamza'nın terfisi, sanırım, kendiliğinden gerçekleşti. 

Bir de, Şener'e, politik bir talebin iletilmesinde aracılık yapmıştık, galiba, 2002 yazıydı, tatil için köyde olduğum bir zamandı, bir gece geç bir saatte Nejdet Gün ve CB uğradılar, B'lerin küçük oğlu R'ın AKP'den milletvekili adayı olması isteniyormuş, birlikte Şener'e gidebilir miyiz diyorlardı, elbette, dedim, aday olan şahıs AKP anlayışına uygun bir anlayışta imiş, aile de varlıklıydı, doğrusu AKP için de ideal bir aday gibi duruyordu, ertesi sabah çıkıp Ankara'ya geldik, adayı Şener'e tanıttık, ama, sonunda, hiç şaşırmadığım bir şekilde, sonuç olumsuz oldu.   

Sonraları, galiba, 2003 yılındaydı, bir ziyaretimizde, Şener, bizi, daha önceden tanıdığımız, bizlere yardımcı olmaya gayret eden ve o dönemde başbakanlıkta kendisinin yanında görevlendirilmiş bulunan Dağıstan kökenli hakim NV'a yönlendirip, benim adıma yetkili o, bundan böyle taleplerinizi ona iletebilirsiniz, anlamında konuştu. İlginç bir tavır olarak algıladım, hala tam olarak anlam verebilmiş değilim, ama, o görüşmeden sonra, bir faydası olacağına inanmadığım için, bir daha ne Şener'i, ne de V'u ziyaret ettim, zorunlu ihtiyaç durumunda başka arkadaşlar gittiler, ben o tarihten sonra ikisini de görmedim. 

AKP öncesinde, Şener, her zaman önümüze düşüp hükümet katlarına ulaşmamızı sağlıyordu, AKP döneminde, Şener eliyle, bu durum değişmiş oldu! 

*** 

Becerikli ve hep güler yüzlü Cahit Temur her zaman her işe hazır olanlardandı! 

Bedrettin Yaşar, muhtemel gereklilik halleri için, son derece güven vericiydi! 

*** 

O zamanlar bazı farklı şikayet ve serzenişler söz konusu olduysa da, bugünden bakınca gördüklerim böyle; hiçbir karşılık gözetmeksizin özverili bir şekilde çaba gösteren anılan kişileri sevgiyle anıyorum. 

*** 

Sanırım bazı memnuniyetsizlikler de oldu: 

Belli bir dönem komiteye sürekli gelen çok düzgün ve faydalı çalışmalar yapan Serdar Saydam, birdenbire gelmez oldu; nedenini doğrusu hala merak ederim, bir defasında yolda karşılaşmak dışında başka görüşmemiz olmadı.  

*** 

Yine bir dönem komiteye sık gelen ve her yere ulaşmayı başaran çok faal Leman Ekici bir dönem dernek yönetim kurulunda yer almak istedi, ben de, doğrusu, çok olumlu buldum ve listeye yazdım, ama, genel kurulun olacağı günün sabahı dernek üyesi olmadığını hatırladım ve hukuken doğru değil diye, kendisine söyleyerek, yönetim kurulu aday listesinden çıkardım. Sanırım, üzüldü, belki de, yönetimde istemediğimi düşündü, oysa, hiç de öyle değildi, tam tersine aday olmasına sevinmiştim. Ayrıca, hukuken doğru olmasa da, keşke, bıraksaydım da, yönetim kuruluna girseydi, diyorum, bugünden bakınca. Ama, bende, doğrucu davutluk var ya, yapamadım ve aslında yapamazdım da. Sonrasında o da komiteye gelmez oldu. 

*** 

Aslan Yılmaz, Çeçenlere hep yardım yaptı, hatta yardımını bizim aracılığımızla değil, kendi elleriyle vermek için gayret etti, komiteye ise hiç yardım yapmadı. 

*** 

Türkiye'de Çeçen konusu denilince tartışmasız öncü olan Tarık Cemal Kutlu * Kafkas derneğinin ikinci savaş döneminde düzenlediği bir konferansa konuşmacı olarak katılmak üzere Ankara'ya geldiğinde komitemize de uğramıştı, kendisini saygıyla karşıladık, bir süre sohbet ettik, sonra, birdenbire kalktı, benim burada ne işim var, dedi ve gitti; neden öyle yaptı, hala merak ederim. 

 

(*) Türkiye'de Çeçen konusunda gerçek bir öncü ve çok emek vermiş bir insan olan ve Çeçenlerden de gerçek anlamda, hakkıyla, Komun Siy, Milletin Onuru, madalyası almış bulunan  Tarık Cemal Kutlu, galiba 1996 yılı sonları civarındaydı, bir sohbetimizde, hala sahip olduğu o heyecanla, yayına hazırladığı altı kitabını bitirmek üzere olduğunu söylemişti; bildiğim kadarıyla, bunlardan bir tek Çeçen Direniş Tarihi yayınlandı, dilerim, diğer çalışmaları da tez zamanda yayınlansın. 

Fazıl Özen, Tarık Cemal Kutlu'nun İstanbul'da komitelerine gerektiğinde hep yardıma hazır olduğunu ve yardım ettiğini anlatmıştır. 

*** 

Memnuniyetsizlikten öte, beğenmeyenler de vardı: 

Bunlardan biri, İlter Kuşoğlu idi. Anne tarafından Çeçen ve akrabam olan İlter'i 1999 sonlarında komiteye geldiğinde tanıdım, gençti, faaldi, özgüveni yüksekti, ziyaretler yapalım, hareket olsun, Çeçenlere daha yararlı oluruz, gibi, bir anlayıştaydı, bunlara elbette karşı değildik, ama, benim anlayışıma göre, ne olursa olsun, birileriyle görüşmeye çalışmak ve görüşmek de fazla anlamlı değildi. 

İlter bir süre komiteye geldi, renk kattı, toplantı düzenledi, hatta, bir defasında, Clinton ile Yeltsin'in de İstanbul'da bulundukları bir sırada gerçekleşen Hulki Cevizoğlu'nun bir televizyon programına telefonla katılmamı sağladı; gece, 04.00 gibi, bir saate kadar bekleyip birkaç cümle konuşma fırsatı bulmuştum, bu programda. 

Sonuçta, açıkça dile getirmedi, ama, anlaşılan, performansımdan memnun olmadı, ve, kendisi, tek başına, ayrı bir komite kurdu, Ankara'dan Rize'ye, adı barış mıydı, bir yürüyüş düzenledi, basında yer aldı, bu çabalarıyla ilgili dosya hazırladı; ben de, bunları sonradan hazırladığı bu dosyadan görebildim. 

Bu faaliyetleri de kısa ömürlü oldu. 

*** 

Bir diğer beğenmeyen, sanırım, Naciye Kılıçarslan idi. O dönemde milletvekili danışmanlığı yapan ve o sırada Refah partisi milletvekili Oya Akgönenç'in danışmanı olan Naciye de, genç ve tabir caizse kabına sığmaz cinsinden faal biriydi, Abhazdı, birileriyle görüşelim, yararlı olalım, anlayışı içindeydi, hatta o ara, ayaküstü konuşurken Devlet Bahçeli'den randevu almıştı ve Bahçeli'yi ziyaret edip görüşmüştük, sonuçta, çok geçmeden, o da, sanırım, hızına ayak uyduramadığım için olmalı, arayıp sormaz oldu. 

*** 

Bir diğeri de, Nihat Varol'du. Dağıstan-Lak kökenli ağır ceza hakimi Nihat da, cevvaldi, yerinde duramaz bir yapıdaydı, hep Kafkas "meselesi" ile ilgiliydi, sanırım, dinciydi, o da, görüşmeler yapalım, yararlı olalım, anlayışındaydı, kendisi, bir defasında, önceden haber verme gereği de duymadan komite adına Doğru Yol Partisi genel başkan yardımcılarından biriyle görüşmüştü, ayrıca, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bir konuyla ilgili görüş almak için, o sırada MNG grupta çalışan eski diplomat Murat Özçelik'ten randevu almıştı ve birlikte ziyaret etmiştik, fikir almak için Gündüz Aktan'la da görüşmüştü, Avrasya feribotu eylemine katılanlardan biriyle ilgili bir düğüne katılmak üzere birlikte Düzce'ye de gitmiştik, arabasıyla. 

Bir süre sonra o da terk etti. 

Bütün bunlar, galiba 2000 yılı civarlarında, çok kısa bir süre içinde olmuştu. 

29.5.2015 

*** 

Bakımsız da olsa gayet merkezi bir yerde olan büromuzu derme çatma eşyalarla tefriş ettik. Medet Önlü ile birlikte tanışmak için komiteye gelen ve bir miktar para da veren Murat Bahadır Akkoyunlu komitemize tefriş için yeni eşya sağladı, sonrasında da yaptığı radyo yayınlarıyla bizim faaliyetlerimiz açısından nispeten önemli sayılabilecek bir miktarda yardımın komitemize yönelmesine vesile oldu; ve, çok seviyeli bir şekilde süren ilişkimiz boyunca çok önemli saydığım yardımlarda bulundu. 

Komitemizin açılışı, Mümtaz Yavuz'un sayesinde, dönemin ilgili devlet bakanı MHP'li Abdulhaluk M. Çay tarafından yapıldı, açılışta çok güzel bir konuşma yapan bakan sayesinde komitemize basının ilgisi arttı. 

Bu şekilde başladık ve devam ettik. 

*** 

Bazı Görüşmeler 

ABD temsilcisi 

İkinci savaşın başlarında bir ABD görevlisi ile görüşme oldu.  

1999 yılı sonu civarlarında olmalı, ABD Ankara Büyükelçiliği siyasi müsteşarı komitemize önceden haber verip ziyarete geldi, görüşmeye katılmak için Kafkas camiası üst düzey insanlarından çok talipli oldu, komitemizin küçük başkanlık odasının alacağından çok talipli olunca ben görüşmeye katılmadım, görüşmenin yapıldığı odanın istiab haddinden fazla sayıda olan on kadar kişi katılmıştı bu görüşmeye! 

Neler konuşuldu? 

Neler söylenmeliydi? 

*** 

Aynı dönemde, bir de komite adına Deniz Baykal ziyaret edilmişti, aynı gerekçeyle, ben bu ziyarete de katılmamıştım! 

*** 

Devlet bakanı Abdülhaluk M. Çay'ın komitemizin açılışına gelişinde de ön planda görünmeye hiç çalışmamıştım. 

*** 

Doğrusu, kişisel olarak büyük yöneticilik iddiası bir yana, hiç iddialı olmayışım, ve, istihbarata meraklı olmayışım gibi bazı yöntemsel anlayışlarım, belirtilen durumlarda da görüldüğü gibi, en azından, muhtemel faydalar açısından gayet olumsuz faktörler sayılabilir, bilgi biriktirilmesi ve kurumlaşma sağlanması açısından son derece menfi bir sonuç söz konusu olmuştur, denilebilir. 

Yani, kısaca söylemek gerekirse, benim tarzım nedeniyle, potansiyel faydanın çok azı sağlanabilmiştir, kanımca; ve, beğenmeyenler de haksız sayılmazlar. 

Kaldı ki, ben de, tesadüfi bazı nedenlerle önde olmuşumdur, öne çıkacak başka bir talipli olsaydı yerimi severek ona verir ve nefer olarak elimden gelen yardımı yapmaya çalışırdım! 

*** 

Sonraları, Dengiz'in irtibat sağlaması sonucu ÖDP yetkilileri ile görüşmüştük, bizim anlayışımıza yakın, gayet güzel sözler söylemişlerdi. 

4.6.2015   

*** 

Türk Dünyası 

Belli bir süreden sonra, epeyce yalnızlaştığımız bir dönemde, Türk dünyası grubu ile yakınlaştık, yakınlaştık diyorum, ama, bazı görüşmeler dışında grupla fazla ilişkimiz olmadı, sadece Türk dünyası organizasyonlarından birinde görevli olan, sevgili genç arkadaşımız Adem Ayraç'la ilişkimiz oldu, çok değerli Adem hep aradı, elinden geldiğince yardımcı oldu, bizler için son derece sevimli bir yaklaşım sergiledi. 

4.6.2015 

*** 

Bir de komitemize AP ajansından biri gelip benimle görüşmüştü. 

22.6.2015 

*** 

Bu dönemde Çerkez dernekleriyle hemen hemen hiç irtibatımız olmadı, sayılır! 

***  

Ancak zamanla Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu içinde yer aldık.  

AKP ile birlikte, ilk  dönemde, örgütlenmede Avrupa standartlarına yakın düzenlemeler yapılıp rahatlama sağlanınca derneklerin federasyonlar kurması söz konusu oldu, biz de, bu kapsamda kurulan anılan federasyon içinde olmaya karar verdik, Sivas ve Kahramanmaraş Çeçen dernekleri de öyle yaptılar. 

Bu duruma rağmen Ankara'daki Birleşik Kafkasya Konseyi derneği ile çok yakın ilişkimiz olduğu da söylenemez. 

Eski başkan Enver Kaplan'ın genel olarak kapsayıcı tavrına, Osman Çelik, Sefer Berzeg ve Osman Akyol gibi bazı üyelerin bireysel sıcak yaklaşımlarına rağmen kurum olarak konseyle mesafeli olduk sayılır. 

Yine de zaman zaman birlikte bazı faaliyetlerimiz oldu. 

Mesela adalet bakanı Cemil Çiçek'i konsey temsilcisiyle birlikte ziyaret ettik, bazı açık hava toplantılarına birlikte katıldık. 

*** 

Konseyden SC'ın bazı tavırları ise benim açımdan olumsuzdu: 

Bir konu şöyleydi: Konseyin bültenlerinden birinde, Mashadov'un Şeyh Şamil için "hain" dediğini gösteren bir metin yayınlanmış, bu da, mesele olmuştu, bir kısım Dağıstanlılar Şamil'in mirası kendilerine aitmiş gibi bir tavırla tepki gösteriyorlardı, aslında yayınlanan metin çok şaibeli idi, nitekim Çeçen temsilciden bilgi istediğimizde temsilci Dushuev Mashadov'un öyle bir ifade kullanmadığını belirtilmişti, ama, konsey şaibeli bir metni yayınlamıştı ve SC, yayınlarını, gerçeği ifade ettik, tarzı bir yaklaşımla savunuyordu. 

Gerçeğin ifadesine biz de karşı değildik ve değiliz, ama, gerçek neydi ki? 

Kısacası konsey şaibeli bir metinle en azından zihinleri bulandırmıştı. 

İkinci bir konu da şöyle oldu: Bir Oset işadamının Çeçenlere yardım yapmak istediği söylendi, gelip görüş dendi, ben de, beni yardım talep eder konumda bırakmayın, gerçekten açıkça yardım etme niyetinde olan birisi varsa gelip görüşeyim dedim, yardım etmek isteyen birisi, gel, dendi, gittim, petrol istasyonları sahibi bir Osetmiş, ama, hiç yardım edecek birinin tavrı içinde değildi, daha çok üstten bakıp sorgular havada konuşmaya çalışıyordu, hiç uzatmadan konuşmayı bitirip ayrıldım, tabii yardım yoktu. 

Niye böyle bir tablo yaratılmıştı ki? 

Birinde de, sanırım Sadullayev'in öldürülmesini protesto içindi, Kocatepe camiinde bir toplantı söz konusuydu, ve, benim organizasyonun kontrolüne sahip olmadığım bir ortamdı, organizatör daha çok Medet'ti, toplantıyı SC'a haber verdim, konuşma da söz konusu olabilir, dedim, SC geldi, ama, toplantıda öyle fazla konuşulacak bir ortam olmadı, sanırım Medet'le ben kısa birer konuşma yaptık ve toplantıyı bitirdik, bunun üzerine SC kendisinin niye konuşturulmadığının hesabını sormaya kalktı, deyim uygunsa, bana "fırça" attı. 

O acı günde, içimden, adamın derdine bak, diyerek acı acı gülümsemiştim, kendi kendime. 

O kadar önemli miydi ki? Ve, ne söyleyecekti ki? 

Doğrusu, bu üç olaydaki tavrı, konseyin faal elemanı SC'dan beni soğuttu. 

3.6.2015 

*** 

İstanbul'da da, Ali Yandır ile Muktedir İlhan'ın öncülüğünde, oradaki Çeçen derneğinden ayrı olarak, yardım komitesi oluşturulmuştu. 

Benzer yardım faaliyetleri Sivas'ta ve Kahramanmaraş'ta da vardı; ve, daha sonraları Kayseri'de de olacaktı. 

28.5.2015 

*** 

İkinci savaş başladığında Çeçenlere destek verenlerin başında Liberal Demokrat Parti ve başkanı Besim Tibuk bulunuyordu, gerçekten içtenlikle çaba gösterdiler. 

*** 

İkinci savaşta siviller büyük bir katliama maruz kaldılar, ve, bu yüzden, katliam ihtimalinden kaçanlar da fazla oldu. 

Bunlardan bir kısmı Türkiye sınırına geldiklerinde, koalisyonun üç ortağı, Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz, toplanıp bunların Türkiye'ye kabulüne karar verdiler. 

Bunlar Tibuk ve yardımcılarının ön ayak olup gelmesini sağladıkları bir gruptu. 

Mülteci statüleri yoktu, adları sığınmacıydı, hiçbir hakları ve imkanları yoktu, dolayısıyla, bunların yaşamlarını nasıl sürdürecekleri büyük bir problem oluşturdu! 

Bir süre sonra Liberal Demokrat Parti, galiba gücünün olmamasından, ilgilenmez oldu!  

O dönem MHP kanadından ulaştırma bakanı olan Enis Öksüz, Devlet Demiryolları'nın Fenerbahçe'deki bir kamp yerini geçici barınma için tahsis etti, sanıyorum, bu konuda Fazıl Özen'in de çabaları oldu, ve, geçici bir zaman için öngörülen bu barınma imkanından, epeyce uzun bir zaman yararlanıldı.   

Daha sonraları Ümraniye ve Beykoz'da da bazı barınma yerleri oluşturuldu.  

Gıda ve diğer bir kısım ihtiyaçları tamamen yardımlarla karşılandı. 

Buralardaki sığınmacılar uzun süre çok güç koşullarda ve eğitim ve sağlık başta olmak üzere çok önemli sorunlarla yüz yüze yaşadılar, yakın bir zamanda farklı bir düzenlemenin söz konusu olduğu ve bu sığınmacıların kalıcı konutlara yerleştirildiği söylendi.     

*** 

Sığınmacılar genelde hep İstanbul'a geldiler, istisnalar dışında orada kaldılar. Yukarıda belirtilen mekanlardan başka, evlerde kalanlar da oldu, ve, galiba, hala varlar. 

Sığınmacılar dışında yaralılar da geldiler. 

Giderleri, önemli meblağlar olmalıydı, peki, nasıl karşılandı; doğrusu, pek bilgim yok! 

*** 

Bu konularda, benim, doğrudan bilgim yok sayılır, yukarıda belirttiğim hususlar da genel nitelikteki dolaylı bilgilerden öğrendiğim şeylerdir! 

*** 

Ankara'da en uzun süre kalan sığınmacı dört çocuklu bir Çeçen kadındı, adı Aminat'tı, galiba, hala Ankara'da olmalı, nasıl gelmişti bilemiyorum, ancak mücadele gücü müthişti, tek başına uzun süre kendi çabasıyla sağladığı yardımlarla çocuklarını okuttu, bizden de zaman zaman yardım beklediyse de bizim yardımlarımız yok denecek kadar az oldu. 

*** 

Onun dışında, galiba 2000 yılındaydı, Ankara'ya, önce, iki kadın ve çocukları geldi, doğrudan komiteye gelmemişlerdi, ama, gençlerimiz bir yerlerde rastlayıp komiteye getirmişlerdi. 

Birinin 8-9 yaş civarlarında iki oğlu, diğerinin biraz daha büyük yaşlarda bir kızı vardı. 

İkametleri ile bakımlarını sağlayacak imkanımız yoktu, ama, ortada bırakacak halimiz de yoktu, nasıl, ayrıntısını hatırlamıyorum, ama, çok zorlanarak iki çocuklu olan kadına yaşamak için pek de elverişli olmayan ancak sığınabileceği bir yer kiraladık, diğer kadının, galiba, kalacak yeri vardı, ve, ikisine de yardımcı olmaya çalıştık. 

Burada hatırladığım ayrıntılardan biri, 8-9 yaşlarındaki iki çocuğun okul ortamında bulunmasını sağlamaya çalışmıştık, sadece okula gidip gelebilsinler istemiştik, başka bir talebimiz yoktu, ancak uzunca bir süre bunu sağlayamamıştık. 

Bu iki çocuğun annesi genç sayılabilecek, çok temiz, düzgün görünümlü bir kadındı, adı Kameta'ydı, bir süre sonra Salman isimli eşi de gelmişti, o da çok düzgün görünümlü bir insandı, bir süre sonra, ikamet imkanları çok da uygun olmadığından, kendileri Ankara'dan ayrılmak istediler, o arada evi kiralarken verdiğimiz depozito parasını evi boşaltırken almışlar, ben de, o parayı neden aldınız, en azından haber vermeniz daha iyi olmaz mıydı, anlamında konuştum, giderayak, elbette parayı almak için değil, ama, doğru olduğunu düşündüğüm şeyi söylemek için konuşmuştum, dolayısıyla, ayrılma anı pek de hoş olmadı, sonradan o kadının çok ciddi bir hastalığa yakalandığını söylediler, o son konuşmaya çok üzüldüm, keşke konuşmasaydım, derim, hep, hala üzülürüm. 

Diğer kadının durumu daha acı oldu, orta yaşlı düzgün görünümlü bir kadındı, epeyce bir süre komiteye gelip gitti, işlerde yardımcı oldu, daha sonraları, 16-17 yaşlarındaki kızının Ankara'da birilerinin tecavüzüne uğradığını söylediler, konu adli mercilere intikal etmişmiş. 

Bir de Umar ile Zarema çifti ve sevimli küçük kızları vardı, Ömer Abi, o yoksul halimize bakmadan 

misafir etmeye çalışmıştı, epeyce emek sarfedip bir süre barınmalarını sağlamıştı. 

3.6.2015 

*** 

Komiteye ilk zamanlarda gelip gidenler çoktu, çok farklı kesimlerden ilgi vardı. 

Çeçenistan'dan da bazı yeni öğrenciler ve birtakım misafirler gelmişti. 

*** 

Bu misafirlerden İnguş bir genç, muhtemelen para talebi karşılanmadığı için olmalıydı, memnun olmamış ve bunu açıkça belli etmişti. 

*** 

Misafirlerimizden biri, galiba adı Mahmut'tu, orta yaşlı sevimli bir Çeçen'di, yarım entari benzeri altı kısmı olmayan Arap elbisesi türü bir üst giysi giyiyor, çaprazlama vücudunu saran bir tesbih bağlıyor, böylece ortaya çıkan orijinal görüntüyle ilgi çekiyordu, epeyce bir süre geldi gitti, doğrusu, bence hiçbir rahatsızlık vermedi, ve, hiçbir talepte bulunmadı, bir tarikattan olduğunu söylüyor, bununla ilgili genel bazı amaçlardan bahsediyordu, geldiği gibi habersizce gitti. 

Ancak, bu misafirimizin komiteye gelip gittiği dönemde bu kıyafetle komiteye gelmesini engelleyelim, diyenler de olabiliyordu, öyle bir şey söz konusu bile olamaz, demiştik. 

*** 

Komitenin bütün mekanları herkese açıktı ve gelenler istedikleri kadar misafir olabiliyorlardı, ilk dönemlerde belli bir süre bir misafir sık sık geldi, benim gelenlerle ilgilenmemi izledi, sohbet ettik, bir süre sonra gelmez oldu, bu durumu, bizim anlayışımızı anlamak isteyen dini cemaatlerden birine mensup biri olmalı ve sonunda bizi beğenmeyip gitti, şeklinde yorumlamıştım. 

*** 

Bir gün yeni gelen Çeçen öğrencilerden biri çok güzel gencecik bir kızla çıkageldi, sonra da gelip, Ukraynalı bir arkadaşım, buraya gelmesinde bir sorun var mı, diye sordu, olur mu, hiçbir sorun yok, Ukraynalı değil, Rus da olsa buraya gelen herkes misafirimizdir, demiştik. 

3.6.2015 

*** 

Mithatpaşa Caddesi'nde kiraladığımız yerin sahibi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı gibi ismi olan bir kuruluştu, sanırım, Gülenci değillerdi, yerimiz bakımsız bir yerdi, normalde o şekilde orada kalmak pek de uygun değildi, ancak şartlar nedeniyle acilen yerleşmiştik, ilk günlerden itibaren Ahmet Fidan adlı Karslı olduğunu belirten bir kişi gelip gidip bizi denetler havalar sergilemeye başladı, bizimle pek muhatap olmadı, ama, komitedeki gençlere birtakım şikayetler sıralayıp durdu, anlaşılan bizden pek hoşlanmadılar, biz de onlardan hoşlanmamıştık, komiteye ilginin azaldığı bir dönemde ayrıldık. 

*** 

Buradan Cahit'in bürosuna gittik, bir süre sonra da Menekşe Sokak'ta bir yer kiralayıp oraya taşındık. 

Bu yeni yerimizde, Mashadov'un vefatı sonrasında, Refahlı eski adalet bakanı Şevket Kazan başsağlığı için ziyaretimize gelmişti.  

Burada ziyaretimize gelenlerden biri de, galiba irtica gerekçesiyle, görevden ihraç edilen eski savcılardan biriymiş, birinde, gelip kısa zaman sonra vereceğini söyleyerek az bir miktar borç para istedi, verdim, durumuna üzüldüm, parayı da getirmedi, zaten önemli bir meblağ değildi, ama, kişinin düştüğü durum üzücüydü. 

3.6.2015 

*** 

 

Komite Toplantıları 

 

İlk savaş döneminde, başlangıçtaki İstanbul-Ankara uyuşmazlığı kısa süre sonra kendiliğinden ortadan kalkmıştı, komite başkanları Fazıl ile Haluk gayet uyumlu idiler ve ihtiyaç halinde sürekli irtibat halindeydiler, ve ayrıca, gerektiğinde, İstanbul'da ya da Ankara'da yüz yüze görüşülüyordu. 

Sivas komitesiyle ve başkanı Fikret Özkan ile de uyumlu bir iletişim vardı. 

*** 

İkinci savaş döneminde, komiteler arasında, Fikret Özkan'ın Ali Yandır'a İHH konusundaki sorularıyla ilgi konu bir yana bırakılırsa, uyumsuzluk hiç söz konusu olmadıysa da, ilk başlarda sıkı bir iletişim yoktu, gerektiğinde irtibat kuruluyor ve uyumlu bir işbirliği sürdürülüyordu. 

Ancak, zamanla, faaliyetlerin koordinasyonu açısından daha yararlı olacağı düşüncesiyle, periyodik olarak, bütün komitelerden temsilcilerin katılacağı komiteler arası toplantıların yapılmasını kararlaştırdık, ve, galiba, 2000'li yılların başlarından itibaren olmalı, yaklaşık iki ayda bir olmak üzere söz konusu toplantıları, epeyce bir süre, yaptık. 

Amaç, yapılan faaliyetler konusunda bilgi verilmesi ve görüş alış verişi idi, sanırım, amaca ulaşıldı ve sonuçta çalışmalarımız için faydalı oldu. 

Bu toplantılara, Ankara'dan bazı arkadaşlar dışında, genellikle, İstanbul'dan Ali Yandır ile Muktedir İlhan, Sivas'tan Fikret Özkan ve sonraları Ramazan Özçeçen, belli bir süre Kahramanmaraş'tan İhsan Bolat, katıldılar, karşılıksız olarak, emek ve para gerektiren bu çabayı hiç yakınmadan yerine getirdiler. 

Toplantılardan bazılarına Çeçen temsilciler de katıldılar, ve, bir kısmına, İstanbul Çeçen Derneği temsilcisi de katılmıştı. 

*** 

Öncüler ve Anlayışları 

Elbette, İHH ve benzeri başka kuruluşlardan başka, Çeçenlere yardım için içten bir şekilde tüm gayretiyle çalışan başka birçok kişi de vardı, ama, Çeçenlere destek faaliyetlerinde komiteler bünyesinde ön planda gözüken isimler, genelde, kabaca, şunlar oldu: Fazıl Özen, Haluk Kutlu, Fikret Özkan, Ali Yandır, Muktedir İlhan, ben, Ömer Akan, Reyyaz Canbolat, Ramazan Özçeçen, İhsan Bolat. 

Bu kişilerin dünya görüşleri farklıydı, MHP'li, CHP'li, RP'li anlayışta olanlar vardı, ama, komite faaliyetlerinde bu farklı görüşler hiç sorun oluşturmadı, uyumlu bir işbirliği sürdürüldü. 

*** 

Yukarıda adları belirtilenlerin dışında aynı konuda faaliyet gösteren kişilerden benim bildiğim bazıları şunlardı: 

 

Medet Önlü  

Bunlardan en bilineni, elbette, Medet Önlü'ydü, çok popülerdi,  komitelerden daha tanınır olmuştu, neredeyse, Çeçen konusuyla özdeşleşmiş bir haldeydi. 

Dini yönü kuvvetli bir Çeçendi. 

*** 

Bir kısım Çeçen yetkililer ve diğer ilgililer zaman zaman komiteden önce Medet'le ilişki kuruyorlardı. 

Mesela, yaralandığında Çeçenistan dışına çıkan ve o sırada Mashadov'un, galiba, özel temsilcisi olan kültür bakanı Ahmed Zakayev* Ankara'ya Medet'le irtibatlı olarak gelmişti, ve, galiba, 2000'li yılların başları civarındaki bir iftar yemeğimize birlikte katılmışlardı, sohbet etmiştik. 

Aynı şekilde, galiba 2003 yılı civarlarıydı, Mashadov'un barış planıyla ilgili olarak gelen dönemin dışişleri bakanı İlyas Ahmadov, komiteyle değil, Medet'le irtibatlıydı, Medet'in daveti üzerine bir yemekte ben de kendileriyle beraber olmuştum. 

1995 yılı sonu civarlarında olmalı, kolları ve bacakları kopmuş üç yaralının tedavisiyle ilgilendiğini de görmüştüm, 2000 civarlarında Budennovsk gazilerini misafir ettiğini de. 

*** 

Medet, ilk günden itibaren komitelerle irtibatı da kesmeden ayrı bir şekilde faaliyet gösterdi. 

Neden ayrıydı? 

*** 

Medet'le zaman zaman bir araya gelip sohbet ettik, gerektiğinde işbirliği yapıp birlikte çalıştık, uyumsuzluk yaşamadık, hiç kuşkusuz bir şekilde, kendisini, Çeçen konusuna adamıştı, çok gayretli, geniş bir çevreyle irtibatlı, birikimliydi, saygılı ve seviyeli bir insandı, dini yönü baskındı, benim yorumuma göre, iyimser ve içten bir heyecanla çalışan bir yapıdaydı. 

Katledildi. 

Yeri doldurulamaz bir kayıp. 

Neden katledildiğinin tüm açıklığıyla ortaya çıkarılmasını diliyoruz.  

*** 

Nedense, bazı devlet birimlerinin Medet'in katledilmesi konusunda birtakım bilgilere sahip olabileceğini ve istenirse katliamın karanlıkta kalan yönlerinin tamamiyle açıklığa kavuşturulabileceğini düşünüyorum, ama, bu konuda hiç de umudum yok!  

*** 

Medet'le önemli ölçüde yakındık, diyebilirim. 

Medet, dinci sayılırdı, ama, hangi gruptandı, bilemiyorum, hiç sormadım da. 

Zakayev-Emirlik ayrışması esnasında nasıl bir konumdaydı? Sıkıntı yaşadı mı? 

Kadirov'a açıkça karşıydı, peki, ya, Emirlikçilerle ve İHH ile ilişkisi nasıldı, acaba? 

*** 

Sanıyorum, Medet'in, çok değerli notları ve muhtemelen arşivi de vardır; dilerim, varsa, bu malzeme değerlendirilir! 

 

(*) Medet, Zakayev'in temsilcisi de olmuştu; sonraları, 2007 Ekimi'nde, Kafkas Emirliği ilanı sonrasında, Zakayev emirliği tanımayacak, Avrupa'da bulunan eski Çeçen parlamentosu üyeleriyle beraber hareket edip Çeçen İçkerya Cumhuriyetini sürdürmeyi kararlaştıracaklar ve Zakayev de bu cumhuriyetin başbakanı olacaktı, dolayısıyla, Medet de, aynı cumhuriyetin, bu cumhuriyet tanınmadığı için fahri, temsilcisi olacaktı.  

Medet'ten sonra, Zakayev, bu temsilciliğe Ahmet Özdeş adlı birini atamış, Çeçen meselesiyle uzun süre ilgilenmiş biri olarak benim tanımadığım bir isim.   

*** 

Zakayev halen Türkiye'den sonra gittiği İngiltere'de yaşıyor. 

*** 

İçkerya.com'dan bir haber: 

Başbakan Zakayev’den Gündeme Dair Önemli Açıklama 

27/06/2015 admin Leave a comment  

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Başbakanı Akhmed Zakayev, terörist organizasyonlar “Kafkasya Emirliği” ve “İslam Devleti”nin medyada yer alan Çeçenya ile alakalı duyurularını yalanlayan bir basın açıklaması yayınladı. 

Başbakanımız Akhmed Zakayev’in basın açıklamasının tam metnini sizlerle paylaşıyoruz: 

Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla! 

“Kafkasya Emirliği” veya “İslam Devleti” gibi organizasyonların Çeçenya’nın da isminin geçtiği açıklamalarına istinaden, Çeçen Cumhuriyeti İçkerya devleti yönetimi, Çeçen halkının özgürlük mücadelesinin ne geçmişte, ne bugün, ne de gelecekte bu tip açıklamalarla bir bağlantısının olmadığını ve olmayacağını deklare etmektedir. Çeçen Cumhuriyeti İçkerya hükümeti, Çeçen ulusal özgürlük mücadelesinin terörist organizasyonların faaliyetleriyle herhangi bir şekilde ilişkilendirilmesini şiddetle reddetmektedir. 

Çeçen halkı, özgürlüğü ve ulusal bağımsızlığı için sadece tarihsel düşmanı kolonyal Rus imparatorluğuna karşı tek başına savaşmaktadır ve hangi motivasyona sahip olursa olsun, mücadele yöntemi olarak dışarıdan bizlere empoze edilmek istenilen terörizmin her türlü biçimini kati surette reddetmektedir. 

“Kafkasya Emirliği” olarak adlandırılan projenin, Çeçen devletini içeriden yıkmak için dizayn edildiğini defaatla açıkladık ve bu projenin gerekli görüldüğü sürece devam edeceğine de dikkat çektik. 

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya hükümeti, yukarıda bahsi geçen organizasyonlardaki yapısal değişikliklerin, Çeçen halkının uluslararası hukuk kuralları ve normlarına bağlı olarak kurduğu devleti ve evrensel haklarını korumaya yönelik tercihleri üzerinde herhangi bir etkiye sahip olamayacağına inanmaktadır. Çeçen Cumhuriyeti İçkerya devleti ve vatandaşları işgal altındaki topraklarını kurtarmak için seçtiği yoldan vazgeçmeyeceği gibi, geleceğini de ancak dünyanın özgür ulusları arasındaki haklı yerinde görmektedir. 

Öte yandan, Çeçen Cumhuriyeti İçkerya hükümeti, Çeçenya topraklarında kurulmuş olan ve Çeçen halkını terörize eden Rus destekli yapılanmayı da açık bir şekilde kınamaktadır. Bu yapı, halkımıza yönelik sistematik fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet üzerine inşa edilmiştir. Yargısız infazlar, işkence, insanların kaybolması ve aşağılama devam etmektedir. Çeçenya’daki kukla rejim bu faaliyetleriyle, maruz kaldığı aşağılanmalara katlanamayan Çeçen gençlerin bahsi geçen yapılanmalara katılmalarına katkıda bulunmaktadır. Geleneksel kültürel kimliğin suni bir şekilde değiştirilmesi, esasında yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Çeçen gelenek ve göreneklerinin yok edilmesi ve özgürlük sevdalısı Çeçenler arasında da rüşvet ve yaltakçılığın nüfuz ettiği Rus bürokrasisi ve feodal otoritarizminin ortaya çıkması için dizayn edilmiştir. 

26.06.2015 

Akhmed Zakayev 

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Hükümeti Bakanlar Kurulu Başkanı 

© Ickerya.com 

 

Kaynak <http://ickerya.com/2015/06/27/basbakan-zakayev-den-gundeme-dair-onemli-aciklama/>  

*** 

İçkerya.com'dan bir haber: 

Brüksel’deki Uluslararası Çeçenya Konferansına Bakış 

12/03/2015 admin Leave a comment  

Çeçen Gençlik Birliği “Noxçiyçö”nün, Rus-Çeçen Savaşı’nın başlangıcının 20. yılı ve Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Devlet Başkanı Aslan Maskhadov’un katledilişinin 10. yılı münasebetiyle Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlediği uluslararası konferans 8 Mart 2015 Pazar günü sona erdi.  

6 Mart 2015 Cuma günü konukların etkinliğin düzenlendiği otele gelmesinin ardından, konferansa ilişkin öneriler dinlendi ve konferans programı katılımcıların istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Uluslararası konferans, 7 Mart 2015 Cumartesi günü sabah saat 10:00’da Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Milli Marşı’nın okunması ile başladı. 27 Şubat 2015 günü Moskova’da öldürülen muhalif Rus politikacı Boris Nemtsov’un daha önce konferansa katılacağını beyan ettiği belirtilerek anısına konuşmacıların masasında bir yer ayrıldı. 

Konferansta ilk söz, Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Bakanlar Kurulu Başkanı Akhmed Zakayev’e verildi. Başbakan Zakayev, konuşmasında devam eden Rus-Çeçen savaşının tarihinden özetle bahsederken, her iki tarafın siyasi duruşuna kısaca değindi. Rusya’nın katlanarak artan saldırgan tutumunu uluslararası toplumun Kremlin’in Çeçenya ile başlayan Gürcistan ve Ukrayna’da devam eden işgallerine karşı sessizliğine bağlayan Çeçen lider, Aslan Maskhadov’un kişiliği ve Çeçen halkı açısından öneminden bahsetti. 

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Başbakanı Akhmed Zakayev’den sonra söz alan Litvanya eski Devlet Başkanı Prof. Vytautas Landsbergis, üç Baltık ülkesinin barışçıl bir şekilde ve neredeyse hiç kan dökülmeden bağımsız devlet olmayı başarırken, Çeçen halkının bağımsızlık için verdiği kahramanca mücadelenin Rusya’nın tüm kaynakları ve tüm silahlı güçleri ile ezilmek istendiğini ifade etti. Konuşmasının sonunda, Prof. Landsbergis, bir şekilde bugün Avrupa’da ulaşmış Çeçenlerin, Batılı ülkelerin demokrasi anlayışını ve bu ülkelerde demokrasinin işleyişini özümsenin gerekli olduğunu, zira Moskova ve Grozny’deki tiranlığın yıkılması ile anavatanlarına geri döneceklerini vurguladı. 

Ardından söz alan tanınmış Çeçen tarihçi Khasan Bakayev, Rus propagandasının yakın tarihi değiştirme çabası içerisinde olduğunu ve Çeçen halkının bağımsızlığını ilan edişinin ve Rus askeri işgaline karşı verdiği vatan savunmasının ardında sözde “dış güçler” olduğu konusunda uluslararası toplumu iknaya çabaladığını belirtti. Ne var ki, yakın tarihli pek çok belgenin varlığı nedeniyle bu propagandanın amacına ulaşmasının mümkün olmadığını ifade eden Khasan Bakayev, daha sonra “Вечная война” (Sonsuz Savaş) adlı yeni kitabını tanıttı. Çeçen tarihçi yeni kitabında, dostlarının ve düşmanlarının gözünden Çeçenlerin son üç yüz yılını belgelerle aktardığını ve Çeçen halkının bağımsızlık için verdiği mücadelenin ardında “dış güçlerin etkisinin” olmadığını kanıtladığını belirtti. 

Çeçen tarihçi Khasan Bakayev’in ilgi çeken sunumundan sonra söz verilen Amerika Birleşik Devletleri Hudson Enstitüsü’nden Kıdemli Araştırma Görevlisi ve bağımsız gazeteci David Sutter, Rus-Çeçen Savaşı’nı doğuran nedenleri kendi perspektifinden yorumladı. Sutter, Çeçenya’nın, uzun yıllar devam eden kanlı Rus-Kafkas Savaşları neticesinde Rus İmparatorluğu’nun sömürgesi haline geldiğini, doğal olarak Sovyetler Birliği2nin çöküşüyle birlikte Çeçen halkının bağımsızlığını ilan ettiğini, Rusya’nın başlattığı savaşa karşı duruş sergileyen Çeçen halkının bu mücadelesinin antikolonyal bir mücadele olduğunu vurguladı. Bu antikolonyal mücadelenin meşruluğunun sadece uluslararası toplum ve Sovyetler Birliği değil, Sovyetler Birliği’nin devamı olduğu iddiasında bulunan Rusya’nın da tanıdığını ifade eden David Sutter, bu nedenden ötürü Rus-Çeçen Savaşı’nın yasal zemini üzerine akademik çalışmalar yapılması ve bunun sonuçlarının da uluslararası toplum ile paylaşılmasının son derece önemli olduğunu belirtti. 

Konferansın sabah oturumu, Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Bakanlar Kurulu Başkanı Akhmed Zakayev’in 01.12.2014 tarih ve 24 sayılı kararnamesi ile kurulan “Dolkhan Khojayev Bilimsel Araştırma Enstitüsü”nün (Çeçen Beşeri Bilimler Enstitüsü) rektörü, tarihçi, etnograf ve filolog Jambulat Suleymanov’un sunumu ile son buldu. Suleymanov, Çeçenlerin kökeni ve ulus devlet haline gelişlerindeki dönüm noktalarına değindiği konuşmasında, bağımsız Çeçenler teyplerinin aynı siyasi objektifler ve ortak kültürel kodlarla biraraya gelerek bir toplum oluşturduğunu ve akabinde de bu birliğin cumhuriyet temelinde devletleştiğini ifade etti. Rus hükümetinin ve Çeçenya’daki yerel işbirlikçilerinin, Çeçen halkının tam depolitizasyonu için sergilediği efordan bahseden Jambulat Suleymanov, Moskova’nın ilham vereceği endişesi ile sivil hareket temelindeki en basit protesto gösterilerini bile engellediğini, ne var ki Çeçen halkının uluslaşmasını tamamladığını ve bunun geri alınamayacağını vurguladı. 

Jambulat Suleymanov’un sunumuna müteakip verilen kahve molasından sonra konferansın ikinci oturumu başladı. Bu oturumda ilk söz, Ukrayna Parlamentosu milletvekili Didiç Vladimiroviç Valentin’e verildi. Ukrayna’daki güncel durum üzerine konuşan milletvekili, Çeçen halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için Rus ordusuna karşı verdiği kahramanca mücadelenin Ukrayna halkı için bir emsal teşkil ettiğini ifade etti. 

Ukrayna Parlamentosu milletvekili Valentin’den sonra söz verilen “Uluslararası Barış ve İnsan Hakları Derneği” Başkanı Said Emin İbragimov, Rusya’nın Çeçen Cumhuriyeti İçkerya topraklarında işlediği savaş suçlarına ilişkin kanıtların ve görgü tanıklıklarının toplanması konusunda yürüttükleri çalışma hakkında bilgi verdi. İbragimov ayrıca, Rus savaş suçlularının er ya da geç uluslararası ceza mahkemesi önüne çıkacağına olan inancını dile getirdi. 

Bir sonraki konuşmacı, Rus insan hakları savunucusu ve gazeteci Vladimir Bukovsky’i temsilen asistanı, Avukat Pavel Stroilov oldu. Stroilov, Vladimir Bukovsky’nin sağlık problemleri nedeniyle konferansta yer alamadığını ifade ederken, Rus muhalifin selamlarını iletti. Konuşmasında, resmi Rus propagandasının medya yoluyla baskın bir şekilde aktarılmasına rağmen, pek çok Rusya Federasyonu vatandaşının ülke liderliğinin saldırgan yayılmacı politikasına karşı olduğunu belirten Pavel Stroilov, Rusya’da demokratik özgürlükler için verilen mücadelenin savaş karşıtı ve emperyalizm karşıtı hareketlerden ayrılmaz bir bütünlük içerisinde olduğunu ifade etti. 

İkinci oturumun son konuşmasını Litvanya Parlamentosu Seym milletvekili Rytas Kupčinskas yaptı. Konuşmasına, I. Rus-Çeçen Savaşı’nın sona ermesinden hemen sonra Aslan Maskhadov ile yaptığı görüşmeyi anlatarak başlayan Litvanya milletvekili, Çeçen halkının bağımsızlık uğruna verdiği kahramanca mücadelenin ve bu uğurda verilen kayıpların boşa olmadığını, çünkü çok yakında özgür, demokratik ve müreffeh Çeçen devletinin yeniden yükseleceğini vurguladı. 

Bu konuşmanın ardından bir yemek molası verilirken, bu moladan sonra konferansın üçüncü oturumu başladı. Dünyaca ünlü Ukraynalı tarihçi Viktor Suvorov, Skype aracılığıyla görüntülü olarak konferansa bağlanarak bu oturumun ilk sunumunu yaptı. Ukraynalı tarihçi kendine has nükteli üslubu ile Sovyet liderliği tarafından II.Dünya Savaşı ve sözde “Büyük Yurtseverlik Savaşı” hakkında empoze edilen basmakalıp bilgilere yönelik şüpheci yaklaşımını dile getirdi. Suvorov, gerçek dışı Sovyet ve Rus propagandaları hakkında örnekler verirken, yeni kitabını Çeçen siyaset bilimcisi ve tarihçi Abdurakhman Avtorkhanov’a adadığını açıkladı. 

Ardından söz alan Çeçen Cumhuriyeti İçkerya ile İlişkiler için Litvanya Parlamentosu Grubu Genel Sekreteri Algirdas Endrukajtis, Çeçen devletinin bağımsızlığının siyasi ve hukuki temellerine vurgu yaparak, bağımsızlık ve egemenlik ilanının uluslararası hukuk kurallarına ve o dönemde yürürlükte olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Anayasası’na tamemen uygun olarak gerçekleştirildiğini ifade etti. Çeçen devletinin bağımsızlığının tüm siyasi ve hukuki temelinin uluslararası hukuk alanında uzmanlaşmış hukukçular tarafından detaylı olarak incelenerek kamuoyu ile paylaşılmasının bu konudaki olası tartışmaları önlemek açısından önemli olduğunu belirtti. 

Akabinde söz verilen Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Norveç Fahri Konsolosu İvar Amundsen, geçtiğimiz günlerde bir suikaste uğrayan muhalif Rus politikacı Boris Nemtsov ile nasıl tanıştıklarını, onun Rus-Çeçen Savaşı konusundaki görüşlerini ve barışa yönelik fikirlerini aktardı. 

Bir sonraki konuşmacı Alman-Kafkas Topluluğu’nun başkanı ve Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Almanya Fahri Konsolosı Ekkahard Mass oldu. Mass’ın konuşması Batı’nın Rus-Çeçen Savaşı’na yönelik tutumunu değerlendirirken, savaşın görmezden gelişi nedeniyle modern Batı Avrupa kültürünü besleyen insani ideallerin büyük bir yara aldığını ifade etti. Benzer bir yaklaşımın Ukrayna’daki işgal sürecinde de yaşandığına dikkat çeken Ekkahard Mass, Avrupa’yı idare eden siyasi elitlerin nihilist tutumlarının Batı medeniyetinin çöküşüne neden olabileceğini vurguladı. 

Konferansın üçüncü oturumunun son konuşmasını Rus işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi verirken şehit düşen (inşaAllah) bir savaşçının babası olan Çeçen büyüklerinden Denilbek Askhabov yaptı. Katılımcılara, Avrupa devletlerinin Çeçen sığınmacılara sadece başlarını sokacak bir çatı vermediğini, aynı zamanda rahat evler, çalışma ve eğitim alma imkanları, sağlık sigortası ve diğer sosyal yardımlar verdiğini hatırlatan Askhabov, çok zor şartlardan gelen Çeçenlerin bu imkanlar için minnettar olduğunu ifade etti. Bu noktada, Avrupa’daki Çeçenlerin, Çeçen halkını temsil ettiklerini vurgulayan Denilbek Askhabov, “Her bir Çeçen kendisini nevi şahsına münhasır bir birey olarak değil ama halkının temsilcisi olarak görmeli, onur ve asaletimize yakışan şekilde davranmalıdır” diyerek Çeçen diasporasına mesaj verdi. 

Bu konuşmaya müteakip kısa bir kahve arası verilirken, aradan sonra Çeçen sanatçılar Zaindi Khasanov ve Gilani Emilkhanov küçük bir konser verdi. Ardından da Oscar ödüllü yönetmen Michel Hazanavicious konuklarla buluştu. Hazanavicious’un Oscar ödülü kazanan “Artist” ve Çeçenya hakkındaki “The Search” (Arayış) adlı filmlerinden çeşitli kesitler katılımcılara izlettirildi. Ardından da Michel Hazanavicious konukların sorularını cevaplandırdı. Çeçen büyüklerinden Akhmed Dokudayev, filmin kendisini çok etkilediğini, bu nedenle Çeçenya’da getirdiği yadigar Çeçen kamasını kendisine hediye etmek istediğini söyledi. Alkışlar eşliğinde kendisine hediye edilen kamayı alan Michel Hazanavicious, şimdi kendisini gerçekten bir Çeçen gibi hissettiğini ifade ederek teşekkür etti. Ayrıca Fransız yönetmen, filmini özgürleştirilmiş Çeçenya’da hep birlikte izleyeceklerinin sözünü verdi. 

Akabinde madalya ve diploma törenine geçildi. Devlet haber ajansı “Çeçen Press” tarafından Rus-Çeçen Savaşı’nın 20. yılına adanmış hikaye yarışmasında ilk üç dereceyi alan yarışmacıların diplomaları ve para ödülleri Çeçen gazeteci Mayrbek Taramov tarafından takdim edildi. 

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya hükümeti Bakanlar Kurulu Başkanı Akhmed Zakayev, Denilbek Askhabov, Khasan Bakayev, Prof. Vytautas Landsbergis, Rytas Kupčinskas, Ekkahard Mass ve Alvi Saduyev’e “Qoman Siy” (Halkın Onuru) madalyalarını takdim etti. 

Başbakan Akhmed Zakayev, muhalif Rus politikacı Boris Nemtsov’un “Putin rejimine karşı mücadelesinde gösterdiği cesaret, Çeçen topraklarında barış ve demokrasinin egemen olması için verdiği şahsi mücadele” nedeniyle ölümünün ardından “Onur Şövalyesi” madalyasının layık görüldüğü duyurdu. 

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Devlet Başkanı Aslan Maskhadov’a da Djokhar Dudayev’in 1 numaralı Buyruğu’nun verildiğini açıklayan Başbakan Zakayev, bu ödülü Aslan Maskhadov’un oğlu Anzor Maskhadov’a takdim etti. 

Fransız yönetmen Michel Hazanavicious ve Çeçen yönetmen İnalbek Şeripov ise Bakanlar Kurulu Başkanı Akhmed Zakayev tarafından “Devlet Sanatçısı” ünvanı verilerek, diplomaları takdim edildi. 

Ayrıca, konferasın katılımcılarına konferans anısına plaketleri verildi. 

Konferansın son günü olan 8 Mart 2015 Pazar ise, düzenlenen basın konferansının ardından, ÇİC hükümeti temsilcileri konferansı değerlendirirken, yürütülen faaliyetler ve projeler hakkında bilgi aktarımında bulunuldu. 

Konferans sonunda açıklanan iki sonuç bildirgesi daha sonra paylaşılacaktır. 

Konferanstan fotoğraflar: 

… 

 

« 1 arasında 3 »  

tagged with featured  

 

Kaynak <http://ickerya.com/2015/03/12/brukseldeki-uluslararasi-cecenya-konferansina-bakis/>  

*** 

Ajans Kafkas'tan bir Zakayev haberi: 

Kadirov Zakayev’i Çeçenlikten ihraç etti 

16 Ağustos 2014, 08:25 

Kadirov Zakayev’i Çeçen olma hakkından mahrum etti.  

Çeçenya başkanı Ramzan Kadirov, ülkesi dışında bulunan Çeçen direnişçi liderlerinden Ahmed Zakayev’in, Rusya karşıtı faaliyetlerinden ötürü kendisini Çeçen olarak adlandırma hakkını yitirdiğini açıkladı. 

  

Kadirov, Zakayev’in Avrupa’da yaşayan binlerce Çeçenin Donbas’taki silahlı anlaşmazlıkta Kiev yönetimi tarafında savaşmaya hazır olduğu yönünde yaptığı açıklamayı ‘saçmalık’ olarak adlandırdı. 

  

Kadirov “ Rusya Ukrayna ile savaşmıyor. Bundan dolayı Zakayev eğer Rusya’ya karşı savaşmayı istiyorsa Çeçenya’ya gelmesi ve ülkemizin zararına bir şey yapma girişiminde bulunması gerekiyor” dedi. 

  

Kadirov’un ifadesine göre, RF sınırları dışında yaşayan Çeçenlerin büyük çoğunluğu Rusya vatandaşı ve düzenli olarak vatanlarını ziyaret ediyor, Çeçenya’daki değişimden memnun olarak yönetiminin yolunu destekliyorlar. 

  

Kadirov, Zakayev ve oğlunun savaşmak için Ukrayna’nın doğusuna gideceklerinden şüpheli olduğunu, çünkü bunun için adam olmak gerektiğini, halbuki Ahmed Zakayev’in zamanında savaş alanından kaçarak kendisinin böyle adlandırılma hakkını kaybettiğini ifade etti. 

  

Zakayev Ukrayna basınına yaptığı bir açıklamada, Avrupa’daki Çeçen diasporasının önemli bir bölümünün Donbas’taki olaylarda Ukrayna yanlısı olduklarını, bir çoğunun Kiev tarafında savaşmak için gitmeye bile hazır olduklarını ifade etmişti. 

  

Kavkasia.net,AjansKafkas 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/kafkasya/cecenya/kadirov-zakayevi-eenlikten-ihra-etti/>  

29.5.2015 

*** 

İçkerya.com'dan bir Medet Önlü haberi: 

 

Medet Önlü Suikastı Davası Başladı 

23/05/2015 admin Leave a comment  

Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Türkiye Fahri Konsolosu Medet Önlü’nün katledilmesiyle ilgili yargılamaya, suikastın ikinci yıl dönümünde, 22 Mayıs 2015 Cuma günü Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanıldı. 

Duruşma öncesi Ankara Adliyesi binası önünde toplanan Önlü ailesi ve ailenin avukatı Erdal Doğan, “Medet Önlü İçin Adalet Komitesi” üyeleri, Çeçen-Kafkaslılar Kültür ve Dayanışma Derneği temsilcileri ile diğer Kafkas dernek ve vakıflarının temsilcileri bir basın açıklaması yaptı. Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği’nin de destek verdiği basın açıklamasında, cinayet bütün boyutlarıyla birlikte ortaya çıkarılana kadar, gerekli hazırlık yapılmadan açılan davanın takipçisi olunacağı vurgulandı. Kaffed Genel Sekreteri Zeki Kartal tarafından okunan basın açıklamasının ardından Medet Önlü İçin Adalet Komitesi üyeleri de “Bundan 2 yıl önce Ankara’da güpegündüz işlenen cinayetin ardından katillerin kaçabildiğini, Önlü’nün ailesi, avukatı ve Medet İçin Adalet Komitesi üyelerinin çalışmaları sonucunda tetikçi Murat Aluç’un ancak 17 ay sonra yakalanabildiğini” belirtti. 

Basın açıklamasının ardından “Hepimiz Medet’iz, Hepimiz Çeçeniz” sloganları atıldı ve toplu olarak mahkeme salonuna geçilerek duruşma takip edildi. 

Medet Önlü suikastı ile ilgili Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanılan davanın ilk duruşmasında tetikçi Murat Aluç hazır bulunurken, tutuksuz sanıklardan İbrahim Şimşek, Sakarya Adliyesi’nden gerçekleştirilen görüntülü bağlantı ile duruşmaya katıldı. 

Kimlik tespitlerinin ardından hakim, mahkeme tarafından kabul edilen iddianamenin özetini sanık Murat Aluç’a okudu. İddianamede, toplam 9 sanık bulunuyor ve bu sanıklardan sadece tetikçi Murat Aluç tutuklu yargılanıyor. Sanıklardan Rus uyruklu olan Rizvan Ezbulatov, tetikçinin şoförü Ömer Peltekli ve tetikçiyi Rizvan Ezbulatov’a tanıştıran Mehmet Akif Cömert ise halen firari. 

İddianamede, Murat Aluç’un, Medet Önlü’yü tasarlayarak öldürmek suçundan “ağırlaştırılmış müebbet” hapsinin, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’a muhalefet ederek ruhsatsız tabanca bulundurduğundan bahisle 3 yıla kadar hapsinin istendiği; ayrı şekilde firari Rizvan Ezbulatov’un da Murat Aluç’u cinayete azmettirmek suçundan “ağırlaştırılmış müebbet” ile ruhsatsız tabanca bulundurmaktan 3 yıla kadar hapsinin istenildiği ifade edildi. Bir diğer firari sanık olan Ömer Peltek ile tutuksuz sanıklardan İbrahim Şimşek ve Mehmet Akif Cömert’in “cinayete yardım” suçundan 20’şer yıla; Hakan Şimşek, Ömer Şimşek, Mehmet Kara ve Cihan Çetinkaya’nın ise “suçluyu kayırmak” suçundan 6 yıl 3’er aya kadar mahkumiyetlerinin talep edildiği belirtildi. 

İddianamede, 155 Polis İmdat telefonuna 22 Mayıs 2013 saat 23.55 sıralarında gelen ihbar üzerine Çetin Emeç Bulvarı’ndaki adrese giden polisin, ateşli silahla vücudunun değişik yerlerinden vurulan Medet Önlü’nün cesediyle karşılaştığı ifade edildi. İş yerinin kapı ve kilitlerinde zorlama izi olmadığı aktarılan iddianamede, güvenlik görüntülerinin incelenmesi sonucunda olay günü 19.07’de bir kişinin zile bastığı, kapı açılınca içeri girdiği, yaklaşık 3 dakika sonra başında şapkayla işyerinden çıktığı ve bina dışındaki araçla ayrıldığının belirlendiği kaydedildi ve bu kişinin sonradan kimliği tespit edilen sanık Murat Aluç olduğu belirtildi. Güvenlik kamerası görüntülerinde, Aluç’un önceki tarihlerde de ofise geldiğinin belirlendiğine yer verilen iddianamede, Medet Önlü’nün, Kiril alfabesiyle not aldığı defterde “Kemal” ve “Ruslan” isimli kişilerle görüşmelerine ilişkin kısa notlara rastlandığı kaydedildi. Güvenlik kamerası ve defterdeki bilgiler sonucunda, “Kemal” kod adını kullanan tetikçinin Murat Aluç; “Ruslan” ismini kullanan kişinin ise Rizvan Ezbulatov olduğunun tespit edildiği anlatılan iddianamede, Aluç’un, Ezbulatov’un referansıyla Medet Önlü’nün işyerine cinayetten önceki günlerde geldiği, 22 Mayıs 2013 akşamı da işyerine gelerek, öldürme eylemini gerçekleştirdiği belirtildi. 

İddianamede, Medet Önlü’nün bu kişilerle irtibatının araştırılması sonucunda, maktulun “Ruslan” ile 30 Nisan 2013’te Kızılay’da kafede buluştuklarının tespit edildiği kaydedildi. “Ruslan”ın muhtelif tarihlerde Türkiye’ye giriş-çıkış kaydının bulunduğu aktarılan iddianamede, şahsın en son 17 Nisan 2013’te Ukrayna üzerinden İstanbul’a geldiği, cinayetten 2 gün sonra da İstanbul’dan hava yoluyla Moskova’ya hareket ettiğine yer verildi. 

İddianamede, kamera görüntüleri ve cep telefonu sinyal bilgilerinden sanık Aluç’un cinayet öncesindeki günlerde ofis yakınına biriyle geldiğinin belirlendiği, telefon kayıtlarına göre bu kişinin sanıklardan Ömer Peltek olduğu kaydedilen iddianamede, bu sanıklara ait cep telefonlarının, olay günü, aynı anda aynı yerden sinyal verdiği aktarıldı. Bu şekilde Aluç, Ezbulatov ve Peltek’in açık kimliklerinin belirlendiği bildirilen iddianamede, başlangıçta yakalanamayan Aluç’un, elde edilen istihbari bilgiler sonucunda, sanıklardan Ömer Şimşek ile birlikte Sakarya’da yakalandıkları belirtildi. 

Sanıklardan Hakan Şimşek, Ömer Şimşek, Mehmet Kara ve Cihan Çetinkaya’nın, cinayetin ardından yaklaşık bir buçuk yıl süreyle Aluç ve Peltek’i, yakalanmamaları için sakladıkları ifade edilen iddianamede, İbrahim Şimşek’in ise “yardımda bulunacağını vaat ederek, öldürme suçuna iştirak ettiği” kaydedildi. 

İddianamede, firari sanık olan Mehmet Akif Cömert’in ise olayın asli faili Aluç ile azmettirici Ezbulatov’u tanıştırarak, cinayete iştirak ettiği savunuldu. 

Ezbulatov’un “kırmızı Bülten” ile arandığı belirtilen iddianamede, “Önlü’nün sıfatına ilişkin değerlendirmeye” de yer verildi. Müştekilerin dilekçe ve beyanlarında maktul Medet Önlü’nün ‘Çeçen Cumhuriyeti İçkerya Türkiye Fahri Konsolosu’ olduğunu belirttiklerini ve buna ilişkin belgeleri beyan ettiklerini; ancak T.C. Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Genel Müdürlüğü’nün mahkemeye yazdığı cevapta, Çeçen Cumhuriyeti İçkerya’nın Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından tanınmamasından kaynaklı olarak maktulun TCK’nın 342. maddesi anlamında yabancı devlet temsilcisi sıfatına haiz olmadığı, ancak müşteki iddiası ve ibraz edilen belgeler kapsamında bu hususun ve öldürme eyleminin, Medet Önlü’nün yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle işlenip işlenmediğinin takdirinin mahkemeye ait olduğunun vurgulandığı ifade edildi. 

İddianamenin okunmasının ardından sanık Murat Aluç’a emniyet ve savcılık sorguları sırasındaki ifadeleri soruldu. Kendisi dışındaki sanıkların cinayetle ilgisi olmadığını belirten Murat Aluç, cinayeti kendisinin işlediğini, kendisine Rizvan Ezbulatov’un işlettiğini söyledi. Sanık Aluç, cinayet öncesinde, başka suçtan 25 yıl cezası bulunduğunu, arandığını, bu sebeple yurt dışına çıkmayı istediğini söyledi ve şöyle devam etti: 

“Çevredeki arkadaşlarıma yurt dışına çıkmak için haber saldım. Mehmet Akif Cömert aile dostum ve eski hapishane arkadaşımdır. O, beni Rizvan ile tanıştırdı, onun Çeçen mücahit olduğunu söyledi. ‘Seni yurt dışına çıkartacak tek kişi bu’ dedi. Rizvan bana, Önlü’nün, 90’lı yıllarda Çeçen savaşıyla ilgili toplanan parada yolsuzluk yaptığını söylediler. Rizvan, Önlü ile değişik yollardan temasa geçip, bu konu hakkında bilgi sahibi olmak istediğini, bunu Çeçenya’daki komutanların emrettiğini söyledi. Rizvan’ın verdiği parayı Medet Önlü’ye götürdüm. Karşılığında makbuz istedim. Bana, bu tür bağışlarda makbuz olmadığını söyledi.” Sonraki süreçte Rızvan Ezbulatov’un, kendisinden Önlü’yü öldürmesini istediğini bildiren Aluç, “o anki psikolojisi” nedeniyle bunu kabul ettiğini belirtti. Sanık Ömer Peltek’i İstanbul’dan Ankara’ya gelirken şoför olarak kullandığını anlatan Aluç, cinayet öncesinde Önlü’nün bürosuna, “kendini netleştirmek” için birkaç kez gittiğini ifade etti. Cinayetin işleneceğinden Peltek’in ve Cömert’in haberi olmadığını öne süren Aluç, Ankara’ya geliş masraflarını Ezbulatov’un karşıladığını söyledi. Cinayetten önce Önlü’nün bürosuna keşif için iki kere gittiğini aktaran Aluç, cinayet fikrinin, olaydan bir gün önce Önlü ile görüşmesinde netleştiğini kaydetti. “Görüşmenin içeriği neydi?” sorusu üzerine, “Onu açıklamak istemiyorum” diyen Aluç, Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne götürülünce “kullanıldığını” düşündüğünü belirtti. Cinayette kullandığı tabancayı Ezbulatov’un verdiğini, olay günü Önlü’nün bürosunda yalnız olduğunu belirten Aluç, dışarıda bekleyen Peltek’in silah seslerini duyduğunu anlayınca, kimseye bir şey söylememesi konusunda onu tehdit ettiğini anlattı. Olaydan sonra, Rizvan’ın söylediği kuyumcudan Ömer Peltek’in 40 bin lira alarak, kendisine getirdiğini belirten Aluç, sahte kimlikle otellerde kaldığını, ayrıca hapishane arkadaşı İbrahim Şimşek’e bu olaydan bahsetmediğini, ancak “Düşmanlarım beni arıyor” diyerek, yardım istediğini ifade etti. 

“Cinayete yardım etmek” ile suçlanan Şimşek ise suçlamayı kabul etmediğini söyledi. Aluç ile tahliyelerinin ardından zaman zaman buluştuğunu bildiren Şimşek, Aluç’un polis tarafından değil, “Adıyamanlılar” grubundan kaçtığını sandığını aktardı. Şimşek, “Onu saklamadım, misafir ettim. Ben bu adamların kaçak olduğunu bilmiyorum” diye konuştu. Cinayetten bir hafta önce Esenboğa Havalimanına gelişinin sorgulandığını belirten Şimşek, “Ben iki evliyim. Rusya’da da eşim ve çocuğum var. Rusya uçağının saatine göre, bazen eşimi Esenboğa’ya getiriyordum. Eşimin 15-20 sefer Esenboğa’dan giriş-çıkış kaydı vardır” ifadelerini kullandı. 

Maktul Medet Önlü’nün eşi Leyla Eser Önlü, cinayetten üç gün önce, eşiyle bindikleri taksinin, sarışın bir kadının kullandığı siyah cip tarafından takip edildiğinden şüphelendiklerini anlattı. Leyla Eser Önlü, “Eşim, Çeçen bağımsızlık mücadelesine destek verdiği için tehlike altındaydı. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu için öldürülebileceğine ihtimal vermedim. Son zamanlarda eşim çok gergindi” dedi. 

Medet Önlü’nün eşi Leyla Önlü ayrıca, “Salonda bulunan tetikçi benim muhatabım değil. Kiralık katildir. Ama şunu merak ediyorum eşime ateş ettikten sonra ensesinden neden sıkar” şeklindeki konuştu. 

Bunun üzerine söz alan tetikçi Murat Aluç, “ben kiralık katil değilim” deyince, salondan “sen şerefsizsin” sesleri yükseldi. Mahkeme başkanının talebi üzerinde izleyiciler arasından dışarı çıkartılanlar oldu. Ardından salonda herkesin gözü önünde Medet Önlü’yü nasıl öldürdüğünü göstererek anlatan Murat Aluç, “Şöyle aramızda 2-3 metre mesafe vardı yoktu. Üç el böyle böyle sıktım zaten öldü mü diye bakmadım bile çektim gittim” dedi. 

Duruşmaya Muharrem Karadeniz’in tanık sıfatı ile dinlenmesi ile devam edildi. Muharrem Karadeniz, duruşmada şunları anlattı: “Sanık eşimin teyzesinin oğludur. Murat Aluç benim iş yerime geldi. Aracında bir sıkıntı olduğunu söyledi. Aracının tamponunda sarkma çarpma vardı. Ankara’ya geliyorum dedi, geldi. Yanında Ömer diye biri vardı. Yemek falan yedik. Teyzem nerede dedi bizde dedim ben gidip göreyim dedi. O gitti. Ömer denen şahıs ile biz dükkandaydık. Arabanın tamirini yaptım.” 

Muharrem Karadeniz’den sonra ise tanık Şakir Yılmaz’ın ifadesine başlandı. Şakir Yılmaz: “14, 18, 21 Mayıs 2013’te Murat Aluç’un ofise geldiklerine ben şahitim. Yanında gelen şahsın Ömer Peltek olduğunu öğrendim. Medet beyin masasının yanına oturdu, o bulmaca çözüyordu, bunla muhatapta olmadı. 3 dakika sonra da çıktılar. 21 Mayıs’ta akşam bunlar gelince ben sordum bunlar kim dedim, boşver dedi. Rizvan Ezbilatatov’un ismini emniyetteki ifade de duydum öncesinde duymadım. Olay günü ben 17:55 ofisten ayrıldım, 19:00 gibi rahmetliyi aradım. Diğer telefonda Çeçence biri ile konuşuyordu, sonra onu kapatıp bana döndü ve 1 dakikadan az bir görüşme gerçekleştirdik. Medet Önlü, şehit Dudayev’in yolundan giden bir isimdi, şu anda Çeçenya’daki Rus yanlısı yönetim Medet Önlü’yü istemiyor. Ben Medet Önlü Çeçen halkına gönülden bağlıydı. Çeçenlerin Suriye’ye götürülmesine karşıydı. Medet Önlü, İç İşleri Bakanlığo ve emniyet mensupları ile görüşmeler gerçekleştirdi, İstanbul’da gayri resmi kamplarda kalan Çeçen mültecileri kurtarmaya çalıştı ve nihayetinde onların Kocaleli’nin Körfez ilçesi İlimtepe mevkiinde apartman dairelerine yerleştirilmelerini, vatandaşlık almalarını sağladı. Ayrıca Çeçenlerin Suriye’deki savaşa götürülmelerine engel oluyordu. 2006 yılından beri hiç lüksü yoktu. Emekli maaşı ve ihracat işleri ile geçiniyordu ama bütün parasını Çeçenlere harcıyordu” dedi. 

Ardından tanık olarak söz alan Çeçen-Kafkaslılar Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Haluk Kutlu, “Medet Önlü’yü eskiden beri tanırım. Kendisi için harcama yapmazdı. Yaralı ve ihtiyaç sahiplerine para harcardı. Kendi öz harcamalarında falan sıkıntıdaydı. Toplanan paralar çok büyük paralar değildi. Ama Çeçenya’dan gelenlere kendisini adamıştı. Bazı şeylerin duyulmasını istemediği için yalnız çalışıyordu” dedi. 

Tanık ifadeleri bitince, Leyla Önlü yeniden söz aldı ve “Eşimin ölümünün Rusya bağlantısı var denilerek kapatılmasının istenmesi beni çok rahatsız ediyor. Eşim Çeçenleri bir arada tutmak istiyordu. Ancak sadece Çeçenlere değil, ihtiyacı olan herkese elini uzatıyordu” dedi. 

Avukat Erdal Doğan, son söz olarak: “Murat Aluç, Ömer Peltek, Rizvan Ezbulatov için 16 ay boyunca derinlemesine yürütülen bir soruşturma olmadı. 17-25 Aralık soruşturmasından önce bu dosya başka savcıdaydı, sonra ondan alınıp bir başka savcıya verildi. Savcı bizim ısrarlarımız üzerine harekete geçti. MİT’ten bilgi isteniyor, MİT biz kollukla paylaşırız diyor ama kolluk güçlerince paylaşılan bir şey yok. Yeni savcıdan sonra dosya yine başkasına gitti, o da bizim taleplerimizi karşılamadan iddianame hazırladı. Bize gelen bilgiler savcılığa mı gitmiyor. Sanıklar hakkında yakalama kararı verilmesini istiyoruz” diyerek talepte bulundu. 

Karar öncesinde, Murat Aluç’un avukatı da mahkemede cinayeti itiraf eden müvekkilinin tahliyesini talep etti, ancak bu talep salonda tepkilere yol açtı. 

İlk duruşmanın sonunda bir ara karar veren mahkeme, haklarında yakalama kararı bulunan ve yakalanamayan sanıklar hakkındaki kararın devamına, tetikçi Murat Aluç’u aylarca saklayan sanık İbrahim Şimşek’in tutuklanması talebinin reddine karar verdi. Tutuksuz yargılanması talep edilen Murat Aluç’un ise tutukluluk halinin devamına karar verildi. 

Yargılama, 7 Temmuz 2015 Salı günü saat 11:10’da devam edecek. 

 

Kaynak <http://ickerya.com/2015/05/23/medet-onlu-suikasti-davasi-basladi/>  

*** 

Medet, galiba 2010 yılı civarlarındaydı, son görüşmemizde, heyecanla ve hep sahip olduğu iyimserlikle, epeyce olumlu işler yaptığını, sığınmacı Çeçenler için konut ve başka bir takım imkanlar sağlandığını, devletin yaklaşımının olumlu olduğunu, kendisinin devlet makamları nezdinde hukuken değilse de fiili olarak bir devlet temsilcisi gibi kabul gördüğünü, verdiği bilgilere ve görüşlere itibar edildiğini, taleplerine olumlu yaklaşıldığını, anlatmıştı. 

*** 

Nejdet Gün 

Medet kadar Türkiye kamuoyunda popüler olmasa da, en az onun kadar içten bir şekilde kendisini Çeçen konusuna adamış biriydi, Nejdet Gün. 

İlk savaş döneminde epeyce yakın olmuştuk, o çok beğendiğim şiirlerini Marşo'da yayınlanması için vermişti ve bir kısmını yayınlamıştık, ilk savaş bitince Çeçenistan'a gitti, uzun süre kaldı, Fazıl ile Haluk'un kaçırıldığı dönemde elde silah iz sürdü, ikinci savaş döneminde Kahramanmaraş'ta komiteyi örgütledi, çevre il ve ilçelerde temsilcilikler oluşturdu, tüm yaşamını bu konuya hasretti, bu dönemde anlayamadığım bir şekilde, önceki yakınlığımızın tersine, bizlerden uzak kalmayı seçti. 

Çeçenistan'da önemli bir deneyim yaşadı, ve, galiba, önemli ilişkiler kurmuştu. 

2002 Ekim'inde genç sayılabilecek bir yaşta, aniden, kalp krizi görünümlü bir ölümle, aramızdan ayrıldı. 

Öldü mü, öldürüldü mü? 

Şüphe var!* 

*** 

Bir milletvekili adaylığı konusunda Şener'i ziyaret için 2002 yazında köyden Ankara'ya geldiğimizde uğradığımız komiteye, Nejdet Gün'ün önceden tanıdığı anlaşılan bir Çeçen de, telefonla görüşmeleri sonrasında, gelmişti, adı Seyd Emin'di, ben ilk o gün gördüm, anlatılanlara göre, İstanbul komitesinde bir konu nedeniyle tartıştığı komite görevlisine yumruk atmışmış, bu konu o anda açılınca, ben de o davranışın yanlış olduğunu söyledim, hiç hoşuna gitmedi, bir ara saldırganlaşırcasına bir tavır takınır gibi oldu, sonra yatıştı, ama, hiç memnun bir durumda ayrılmadık, buna rağmen, sonradan ısrarlı bir iletişim içinde oldu, bir miktar da para talep etti ve bulup vermiştim. 

 

Söylenenlere göre, Nejdet Gün, vefat ettiği tarihe yakın günlerde bir ara bu kişi ile de birlikteymiş! 

Kahramanmaraş'taki sığınmacılar arasında bir kardeşi de bulunan bu saldırgan tavırlı kişi tekin biri miydi, acaba?   

*** 

Nejdet Gün'ün, bence, çok güzel şiirleri vardı, ayrıca, sanıyorum, başka muhtelif kıymetli materyali de vardır; dilerim, mevcut olan materyali değerlendirilir! 

 

(*) Nejdet Gün'ün vefat ettiği tarihten kısa bir süre sonra, Birleşik Kafkasya Konseyi başkanı Enver Kaplan da, Kafkasya ziyareti sonrası İstanbul'dan Ankara'ya dönerken kullandığı aracın kaza yapması sonucu eşiyle birlikte hayatını kaybetti; şüphe, dendiğinde, nedense, hep onu da anıyorum, bu iki ölümü bir arada düşünüyorum! 

*** 

NA 

Komitelerden ayrı olarak Çeçenlere yardım faaliyetinde bulunanlardan biri de NA'dir, adı kamuoyunda pek bilinmez, ben de tesadüfen biliyorum, sakin bir şekilde hep Çeçenlerle ilgilidir,  

ama, ne yapar, neden ayrıdır, bilemiyorum!  

Bulunduğu ilde epeyce sığınmacıyı misafir etmiştir, sanırım! 

Bir defasında, bir yaralının tedavisi için yardım istemişti, Gazi üniversitesi hastanesinde görevli ve bize yakınlık duyan bir doktordan rica etmiştik, o da gereğini yapmış, tedavisini üstlenmişti, ama, Basayev'in yakını olduğu söylenen yaralımızın tavırları para bulmaya dönüktü ve rahatsız ediciydi. 

29.5.2015 

*** 

Çeçenlere destek olmak isteyen bu kişilerin hepsi, kuşkusuz, Çeçenistan'ın bağımsız olması hedefinde buluşuyorlardı! 

Acaba, bağımsızlığın dışında, ikinci bir amacı olanlar, daha açık bir ifadeyle, Çeçenistan'da dini bir anlayışın egemen olmasını bağımsızlığın önüne koyanlar var mıydı? 

Ayrıca, başka anlayışlar da var mıydı? 

*** 

İlk savaş döneminde Haluk'la bir konuşmamızda, elimizden geldiğince Çeçenlere destek olmaya çalışma konusunda mutabık kalmıştık! 

İkinci savaş döneminde de, arkadaşlarımızla konuşmalarımızda, en azından savaş dönemi boyunca Çeçen sözünü içeren tabelamızı kapıda asılı tutmalıyız, diye hedef belirliyorduk; çabamızın fazla fayda getirmeyeceğini kabul ediyor, ancak sembolik olarak da olsa desteğimizi sürdürmek istiyorduk. 

Acaba, aşırı anlam yükleyip kendi destek faaliyetlerini sembolik değil çok önemli sayarak abartanlar oluyor muydu? 

29.5.2015 

*** 

Ajans Kafkas yorumundan bir bölüm: 

20 yılın ardından BUGÜN 

11 Haziran 2015, 16:55 

Yazan: Mansur Vaynah 

Ajans Kafkas analisti Mansur Vahnah “20. Yılında Rus-Çeçen Savaşı” dosyamız için, 20 yıllık sürecin ardında bıraktıklarını kaleme aldı. 20 yılın ardından Bugünü değerlendiren Vahnah, Çeçen siyasetindeki politik aktörleri kritik ettiği makalesinde gelecek öngörülerinde de bulunuyor. 

… 

Çeçen halkının Kadirov’a olan desteği hala yüzde elliden fazla gözüküyor ve yukarıda zikredilen artıların geçerliliği olduğu sürece bu reyting düşeceğe benzemiyor.   

… 

Türkiye diasporasının anavatana hiç bir etkisi yok denebilir. Daha çok Çeçen sorunu ve Çeçen siyasetini kullanan dış aktörlerin arasında sıkışmış durumda. Yaşadıkları ülke de kendi haklarını alamayan bu diaspora bir Ürdün olamamış özetle. Daha çok Türkiye’yi vatan olarak gören, Türkiye’nin siyasetine uygun Çeçen siyaseti üreten Türkiye diasporası, iki savaş sürecinde Türk topluluğunu örgütlemiş ve savaşan mücahitlere finansman akışını sağlamıştı. Daha sonra bu örgütlemeyi Türkiye’deki siyasi gruplara devreden Çeçen diasporası, bu grupların içinde dağılmış ve bir siyasi görüş üretemiyor. Tek anlaşabildikleri konu geçmiş. Geleceğe yönelik bir bütün olarak davranamayan Türkiye diasporası daha çok hem anavatandan hem içeriden yönlendiriliyor. Diasporanın sayıca az olması ve yeni neslin dil ve kültürü kısmen kaybetmesi Türkiye’deki diasporanın asimile olup dağılması riskini de barındırıyor. 

… 

Mansur Vaynah 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/makale/diaspora/20-yilin-ardindan-bugun/>  

 

 

***

Temsilciler  

 

Savaşın ilk dönemlerinde Türkiye'ye zaman zaman çeşitli Çeçen temsilciler gelip gittiler. Bunlarla komite yetkilileri muhatap oldular. Başlangıçta ben hiç biriyle görüşmedim, sadece uzaktan bilgi sahibi oldum. Bildiğim kadarıyla, ilk temsilci Ürdün kökenli olan Dışişleri bakanı Şemsettin Yusuf'tu. Daha sonra, galiba, Maliye bakanı Necmettin Uvaysiyev ve Eğitim bakanı Hoj Ahmed Yarıhanov, zaman zaman temsilci oldular.  

Ben, esas itibariyle, Mashadov dönemindeki temsilcilerle ilişkide oldum. 

*** 

Hoj Ahmed Nuhayev 

Çeçenlerin Türkiye'deki temsilcilerinden biri de oydu. Yandarbiyev'in temsilcisiydi. Sanırım, 1996  yaz aylarında Türkiye'deydi. Kendisiyle konuşmadım, bir oteldeki toplantıda bir defa gördüm. Düzgün ve temiz görünümlü, ortaya yakın boylu ve zayıfça biriydi. İstanbul'da, sanırım Etiler'deydi, açtığı temsilcilik binasına da, bir vesileyle yardımcılarından Visite adlı biriyle bir konuyu görüşmek üzere bir defa gittim. Bence, Çeçen temsilciliği adına yakışacak gördüğüm tek mekandı. Derli toplu, tertemiz, düzgün tefriş edilmiş, temiz ve ciddi görevlileri olan bir yerdi. Yandarbiyev sonradan radikal islamcı olduysa da, Nuhayev, hiç de radikal islamcı değildi, gördüğüm kadarıyla, milliyetçiydi. Sanırım, 1997 ilkbaharında olmalı, İstanbul'un en lüks otellerinden birinde Çeçenler yararına bir gece düzenlediğini, geceye Elizabeth Taylor'un da katıldığını ve bir milyon dolar civarında para sağlandığını sonradan duymuştum, doğru olup olmadığını bilmesem de. 

*** 

 

"haber.sol.org.tr" adresinde, 11.5.2015 tarihinde, aşağıdaki yazı yayınlandı, yazıda söz konusu edilen yukarıda anlattığım Nuhayev olmalı, ama yazıdaki Nuhayev'le gördüğüm hiç uyuşmuyor! 

Çeçenistan’daki ABD-Suudi gizli operasyonları: Risin, elmaslar, Stinger’lar 

ABD'nin Rusya'nın etki alanındaki coğrafyalarda ve bizzat Rus topraklarının içerisinde, "istikrarsızlaştırıcı" unsurları on yıllardır desteklediği bir sır değil. John Stanton'ın 30 Nisan 2015 tarihinde Pravda'da çıkan Çeçenistan'daki ABD ve Suudi Arabistan faaliyetlerini anlattığı makalesini soL okurlarıyla paylaşıyoruz. 

Çeviri: Can Önen 

Pazartesi, 11 Mayıs 2015 11:33 

 

SSCB ile ABD arasındaki Soğuk Savaş 1990’ların başında sona ererken, bu iki imparatorluk arasındaki vekalet savaşlarını ve istikrarsızlaştırma çabalarını finanse etmek için kullanılan kuruluşlar da ortaya çıktı. Soğuk Savaşın sözüm ona sona erdiğinde, asıl amaçları komünizmin “kızıl belasıyla” savaşı finanse etmek olan bu tarz grupların yozlaşmış ve illegal faaliyetleri inkar edilemez ve gizlenemez hale gelmişti. 

Soğuk Savaş makinesinin ölümünün ortaya çıkardığı en dikkate değer örneklerden bir tanesi Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası (BCCI) olmuştur. 1972’de kurulan banka, farklı kisveler altında 2002’ye dek varlığını devam ettirdi. BCCI esas olarak hukuki denetimden kaçınmak için tasarlanmıştı. 

Richard Nixon’dan Bill Clinton’a, BCCI’nın illegal aktivitelerine doğrudan karışan çok sayıda ABD Başkanı’nın adı kirlenmiştir: Clark Clifford, Richard Helms, George Bush I, James Baker, William Casey, Bert Lance ve Marc Rich. BCCI’nın müşterileri arasında Medellin Cartel ve Saddam Hüseyin gibi isimlerin yanı sıra, ABD ve Suudi Arabistan istihbarat servisleri yer almıştır. 

BCCI VE KAFKASYA 

ABD istihbaratı tarafından BCCI’da açılan banka hesapları yalnızca Afganistan’daki Mücahitleri değil, Çeçenistan ve Dağıstan’ı da içine alan Kafkas Bölgesindekileri de desteklemeyi amaçlamıştır. Banka kapatıldığında, kayıt dışı fon aktarma işi için yeni araçlara ihtiyaç duyuldu. 

İşte o zaman, ABD ve Suudi istihbarat örgütleri Afrika Kıtasında bulunan elmasların nakit para aklama işi için ne kadar elverişli olduğunu keşfettiler. Elmaslar Angola’dan Belçika’ya aktarılacaktı. Nakit paraya çevrildiklerindeyse ABD ve Suudi istihbaratı onlarla gizlice Stinger füzeleri alıp, doğru personele rüşvet yedirerek silahların ulaşmaları gereken yerlere gitmelerini sağlayabileceklerdi. 

Bu örnekte ise uçak savar Stinger’lar, Rus ordusuna karşı savaşan Çeçen isyancıların eline ulaştırılacaktı. Geçiş ve eğitim durağıysa NATO ve İsrail dostu Gürcistan oldu (halen de öyledir). 

Rus araştırma grubu Civil Research’e göre, “1996’da Birinci Çeçen Savaşını sonlandıran Khasavyurt Sözleşmesi’nin Dağıstan’da imzalanmasının- ve İçkerya Çeçen Cumhuriyeti’nin tek taraflı olarak bağımsızlığını ilanının ardından”  Çeçenistan’ın Kafkas Bölgesinin kontrollü olarak istikrarsızlaştırılması sürecinin anahtarı haline geldiği tüm netliğiyle ortaya çıkmıştır. 

Bu nedenle söz konusu istikrarsızlaştırma sürecinin istihbarat sorumluları Çeçen sorununun çözümü için sahaya sürülmüştür. Böylece, gölge para ve silah akışının sorumlu ve kışkırtıcıları ortaya çıkmaya başlamıştır. 

BCCI'DAKİ TANIDIK İSİMLER 

Civil Research, BCCI’nın, “ABD ve Suudi elitlerinin çıkarına çalıştığını ve Orta Asya’dan Güney Amerika’ya birçok farklı bölgede yaratılan kontrollü krizlerin organize ve finanse edilmesinde önemli bir araç hizmeti gördüğünü” belirtiyor. 

Ayrıca, BCCI hesaplarının Pakistan’da nükleer silah üretilmesini gizlice finanse etmek için de kullanıldığı belirtiliyor. BCCI’nın yönetim kurulunda William Caset ve Richard Helms adlı iki CIA şefi; 1997-2001 arası Suudi Arabistan gizli servisinin başı olarak görev yapan isim olan Turki El Faysal El Suud; Suudi gizli servisi eski şeflerinden Cemal Adham; ve Suudi multimilyoner, silah taciri ve ABD’deki Suudi Bin Ladin Grup’un resmi temsilcisi ve Başkan Ronald Reagan’ın dönemi İran karşıtı faaliyetlerdeki kilit aktörlerden olan Adnan Kaşıkçı gibi isimler yer alıyor. 

HİKAYE NASIL GELİŞTİ? 

“1997’de Kaşıkçı, Ahmed Nuhayev’i (Çeçen mafya lideri ve Radikal İslam/ABD karşıtı) eski ABD Dışişleri Bakanı James Baker’la tanıştırdı. Baker, Ronald Reagan ve baba Bush’un seçim kampanyalarını yönetmesiyle, ayrıca 2000’de Florida’daki seçim fiyaskosu sırasında arabuluculuk yapması için devreye sokulmasıyla tanınıyor. Baker, Kaşıkçı’nın BCCI’daki ve Carlyle Grup’taki ortağı idi.” 

Civil Research ikisi arasındaki toplantılar sırasında, “Kafkas Bölgesinin destabilize edilmesi sürecinin kontrolü için bir yapı oluşturulması, yani bir tür yerel BCCI ya da Kafkas Ortak Pazarı oluşturulması konusunda mutabakata varıldığına”, inanıyor. Nisan 1997’de Nuhayev, Washington’da Kafkas-Amerikan Ticaret ve Endüstri Odası’nı kurdu. 

Civil Research, “Nuhayev’in oluşumunun Amerikan ve Suudi Özel Servisleri ve Kaşıkçı üzerinden BCCI tarafından finanse edildiğini düşünüyoruz”, diyor. “Fonlar Çeçenistan’daki teröristlere modern silah sağlanması için kullanıldı: uçak savar Stinger’lar, uydu iletişim cihazları, istihbarat taktikleri, sabotaj araçları ve çoğunlukla Suudi Gizli Servisi’nden sağlanan iyi eğitimli yönlendiriciler… Suudi Arabistan’dan Çeçenistan’a 70 parti Stinger füzesi ulaştırıldığını düşünmemiz için sağlam gerekçeler var.” 

BLACKWATER'IN ÖNCÜLLERİ 

BCCI’nın operasyonları ABD kongresi tarafından ortaya çıkarıldığında, NATO, ABD ve Suudi istihbarat örgütlerinin Rus karşıtı radikal İslamcılara silah desteğinin finansmanını sürdürebilmek için yeni araçlar bulmaları gerekiyordu. 

O dönemki Rus karşıtı operasyonlar, Çeçenistan ve Bosna’da aktif görev yapan ABD Özel Kuvvetleri tarafından idare edilmişti. 

Bu eski ABD askerleri, 11 Eylül sonrasında Blackwater (XE) ve Triple Canopy gibi şirketlerde istihdam edilmişlerdir. 

ELMAS KÖPEKLERİ 

ABD, NATO ve Suudi istihbaratı, Rusya’yı istikrarsızlaştırma operasyonlarını finanse etmek için elmas pazarına yöneldi. Civil Research’e göre, 1993’te Aziz Bin Seyit Bin Ali El Gamdi (Suudi Gizli Servisi üyesi) Angola’ya gitti.  

“Daha sonra kendisi Ebu El Velid olarak tanınmaya başlanacaktır. Angola’ya gerçekleştirdiği bir iş gezisi sırasında Ebu El Velid, UNITA ve Angola elmasının Belçika Anvers’e ticaretinde rol alan hükümet yetkilileriyle temas kurar. O dönemde Angola, KGB artığı Viktor Bute gibi girişimcilerle dolup taşmaktadır. Bute, Angola elmasının Belçika’ya ulaştırılmasında rol üstlenenler arasındadır.” 

Angola’daki çatışmalar Çeçen köktenciliğini daha da kışkırtarak Rusya’nın istikrarsızlaştırılması için yürütülen gizli operasyonlar için gereken nakit akışı devam ettiği sürece ABD, NATO veya Suudi Gizli Servisi’ni ilgilendirmemiştir. 

SUUDİLER ELMAS İŞİNDE 

1995 itibarıyla Suudi Arabistan Özel Servisleri, terörü finanse etmek için kullanılan elmasın Angola Luanda’dan Belçika Anvers’e akışı için gerekli alt yapıyı oluşturmuştur. 

Ebu El Velid, Çeçenistan’da bir Suudi Arabistanlı ve Müslüman Kardeşler adıyla bilinen radikal İslamcı grubun temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. El Velid’in Çeçenistan’daki ilk iş ortağı Nuhayev’dir. B 

irkaç ay sonra Nuhayev Kaşıkçı’yla tanıştırılır. Böylece Kafkas Ortak Pazarı’nın inşası başlar. 1997’de Nuhayev, Kafkas Ortak Pazarı’nın elçisi olarak Belçika’yı ziyaret eder. 

O dönemde Anvers’e Avrupa basını tarafından Belçikalı Halife takma adı verilmiştir. 

BU ESNADA GÜRCİSTAN 

Lorenzo Vidino, Çeçenistan Nasıl Terörün Besi Alanı Oldu (Middle East Quarterly Summer 2005) adlı makalesinde, 2002 yılında bir grup radikal İslamcı kadronun eğitim için Gürcistan’da bulunan Pankisi Vadisinde bir araya geldiğini ortaya koydu.  

“Gürcü yetkililer, 2002 başlarında 60 kadar Arap bilgisayar, iletişim ve finans uzmanının, askeri eğitimcinin, kimyacı ve bomba yapımcısının vadide toplandığını bildirdiler. Toplanan grup hem Çeçenistan’daki operasyonları desteklemek hem de Batılı hedeflere yapılacak saldırıları planlamak için karmaşık uydu ve şifrelenmiş iletişim aracı kullanıyordu. Pankisi Arapları daha sonra, Gürcü yetkililerin ABD veya Rusya’daki diğer Batılı noktalara dönük büyük saldırılar için kullanılacağına inandıkları, patlayıcıları satın almaya çalıştı.” 

Vidino ayrıca Pankisi Araplarının 2003 yılında öldürmek için Risin kullanmaya kalktıklarını öne sürdü. 

“2003’teki risin (ölümcül bir toksin) içeren komplo, Çeçen milliyetçi kalkışmasının İslamcılıkla bütünleşikliğini ve bölgenin nasıl global bir cihat eğitim alanına dönüştüğünü göstermesi açısından çarpıcıdır. Bir iddianamede yer alan, ABD istihbarat kaynaklarından alıntılanan bir pasajda, Ebu Musab El Zarkavi’nin (Irak El Kaidesi'nin kurucusu, Nusra ve IŞİD liderlerinin "usta"sı) eski Afganistan eğitim kampı Herat’ta görev yapan ve o sırada Pankisi’de bulunan eski El Kaideci Adnan Muhammed Sadık’a sevkiyat yaptığı yazıyordu. Vadide, Çeçenistan Savaşında bir bacağını kaybetmiş bir Filistinli olan Ebu Atiye ise, teröristleri toksik gazları kullanabilmeleri için eğitiyordu. Bu kişi aynı zamanda 2002’de Rusya ya da Türkiye’deki ABD hedeflerine kimyasal ve biyolojik saldırı planlanmasının da arkasındaki kişidir.” 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/cecenistandaki-abd-suudi-gizli-operasyonlari-risin-elmaslar-stingerlar-116180>  

*** 

Bence, bu yazıda, yazının büyük çoğunluğunu oluşturan saçmalıkları bir yana, doğru ve yanlışlar iç içe! 

Öncelikle, Çeçenlerin stinger kullandığına şahit olunmadı,  

İkincisi, "ölümcül bir toksin" (risin)'i Çeçenler kullanmadı, bu nitelikteki maddeleri Moskova'da ve Londra'da Ruslar kullandı, 

Ve, şayet, Çeçenistan'da bir ABD-Suudi operasyonu olduysa, o da, oraya radikal dinci bir takım Arap unsurların  "birkaç kuruş" parayla gönderilip Çeçenlerin bölünüp parçalanmasına vesile olmuş olmak, olmalı! 

*** 

Tabii ki, ABD-Suudi muhabbeti biliniyor, aşağıda da kanıtının bir örneği bulunuyor! 

Obama, Suudları öve öve bitiremedi 

Yemen'e insani yardım ulaştırmakla işi başından aşkın olan Kral Selman'ın yokluğunu ABD'deki toplantıda hissettirmeyen iki Suud'a, Obama övgüler düzdü. 

Çarşamba, 13 Mayıs 2015 18:57 

 

ABD Başkanı Barack Obama, Yemen'de ateşkes ilanının koşullarını Suudi yetkililerle görüşüleceği toplantı öncesinde, Suudları IŞİD'le mücadeledeki "kritik" rolleri nedeniyle övdü. 

Obama, Oval Ofis'te Körfez ülkelerinin temsilcileri ve Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensi Muhammed bin Nayef ve Yardımcısı Veliaht Prens Muhammed bin Salman ile yapacağı toplantının öncesinde bir dizi noktaya değindi. 

ABD Başkanı, iki Suud'u, Kral Selman'ın yokluğunda "iyi iş çıkardıkları" gerekçesiyle göklere çıkaran bir teşekkür konuşması yaptı. 

Kral Selman, Yemen'e "insani yardımların" ulaştırılması çalışmaları ve Kral Selman Yardım Merkezi'nin açılışı dolayısıyla zirveye katılamamıştı. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/obama-suudlari-ove-ove-bitiremedi-116473>  

*** 

Ve, kanıta bir ek! 

Bahreyn Kralı ABD'ye reddedip at gösterisine gitti 

Bahreyn Kralı, ABD tarafından Camp David'de düzenlenen Körfez zirvesine katılmadı, İngiltere'deki "at gösterisi"ne gitmeyi tercih etti. 

Dış Haberler 

Perşembe, 14 Mayıs 2015 13:36 

 

ABD'nin Körfez ülkeleriyle buluştuğu Camp David Zirvesi, Körfez monarşilerinin protestosu ile gölgelendi. 

Suudi Arabistan, zirveye daha alt düzey yetkililerini gönderirken, Bahreyn Kralı at gösterisine gitmeyi tercih etti. 

Kral Hamad bin İsa el-Halife'nin, İngiltere'deki Kraliyet Windsor At Gösterisi'ne katılacağı duyuruldu. 

Bahreyn, İngiltere ve ABD'nin Ortadoğu'daki yakın müttefiklerinden. Ülke, ABD donanmasına ait 5. Filo'ya ev sahipliği yapıyor. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/bahreyn-krali-abdye-reddedip-gosterisine-gitti-116533 

*** 

16.5.2015 

*** 

 

Uvaysiyev 

İlk savaş sonrasındaki dönemde Mashadov'un temsilcisiymiş, tesadüfen Ali Yandır'ın Laleli'deki ticarethanesinde karşılaşıp konuşmuştum, sakin biriydi, ilk adı, galiba Abdullah'tı. 

*** 

İsa Abzatov 

İkinci savaşın başlamasından sonra Mashadov'un temsilcisi olarak gelmişti. 

Hatırladığıma göre, Yandarbiyev'in Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabında, 1990 öncesi Moskova'daki Vaynah derneğinin kurucuları olarak adı geçenlerden birisidir. 

Epeyce bir süre, sanırım iki yıl kadar, temsilci olarak görev yaptı, bu süre içinde zaman zaman görüştük. 

Dini yönü baskın olan sakin biriydi.  

Temsilci olarak gelmeden hemen önce Ustaz'ını ziyaret ettiğini, durumu anlattığını, onun da, orada insanları yanıltacak şeyler konuşmayacaksın değil mi, şeklinde sözler söylediğini belirtmişti. 

Temsilciliğinin "yetkileri"ne aşırı bir hassasiyetle sahip çıkma çabası içindeydi. 

Çevresinde bir grup oluşturmuştu, ve, galiba, genelde çeşitli konularda, çeşitli kişilere müdahalede bulunur olmuştu. 

Öğrencilerden İsmail'le bir konu yüzünden ters düşmüştü, İsmail Mashadov'un tanıdığıymış, nasıl bilemiyorum, Mashadov ona da bir tür yetki vermiş, gibi bir durum vardı, ancak, Abzatov kendi sahasında başka yetkili kabul edecek gibi değildi, tam anlam veremediğim, ama, bana abartılı gelen bir tepki gösterdi, İsmail iddialı olmadı ve mesele uzamadan sonuçlanmıştı. 

Birinde de, Ankara'ya iki görevli gönderdi, yardımcı olmamı istedi, gelenleri karşılayıp misafir ettik, epeyce dindar görünümlü iki kişiydiler, o arada Ankara'ya Hüseyin isimli bir Çeçen gelmişmiş, onlar da onunla ilgili olarak gelmişlermiş, galiba, onun Ruslar için çalıştığını düşünüyorlarmış, telefon ederek çağırdılar ve kendisiyle konuştular, galiba "uyardılar", gittiler. 

Birinde de, Abzatov, iki çocuklu bir anneyi gönderip bir süre misafir edilmesini istemişti, bende, Nursel-Şerafettin Ateş çiftine rica etmiştim ve anneyi ve çocuklarını bir süre onlar misafir etmişlerdi, bir de anı kalmıştı, misafirlerden küçük kız, evin kendisinden biraz büyük kızına, sık sık, "vay şia lovzi", dermiş, sonradan bunu anlatırlardı. 

Abzatov, dini yönü baskın bir kişi olmasına karşın, İHH ile, sanırım, pek anlaşamıyordu, zira, zaman zaman İHH'dan şikayet eder tarzda konuşmalarına şahit olmuştuk. 

Abzatov'un bir icraatı basına yansıdı, İstanbul Laleli-Aksaray civarlarında bazı Çeçenleri Abzatov'un "adamları", galiba silahlı olarak ve yine galiba Rusya için çalıştıkları gerekçesiyle, tehdit etmişler ve bu da kameraya kaydedilmişti, bu görüntüler televizyonlarda yayınlandı ve doğal olarak sorun oluşturdu. 

Sonradan duyduk, Mashadov birilerini göndermiş, konuşmuşlar, bazı tartışmalar olmuş ve arkasından Abzatov'un görevden alındığı söylendi. Ancak Abzatov geldi ve farklı bir takım şeyler anlattı, anlattıklarını tam olarak hatırlamıyorum, ancak sonuç itibariyle yanıltıcı bir tablo ortaya koyarak görevden alınmaması için komitelerden bir şekilde destek bekliyordu, doğrusu, öyle bir durumda temsilci konumunda olan birinin gerçeğe aykırı beyanının olabileceğini aklıma getirmedim, Abzatov'u dinleyince ona hak verir oldum, Sivas ve Kahramanmaraş komite başkanları da Ankara'daydı, Abzatov hepimizden destek istiyordu, ben Abzatov'a hak verir olmuştum, ama, sonradan anlaşıldı ki, bu hata olacaktı, neyse ki Nejdet Gün farklı bir açıdan yaklaştı ve Abzatov'un talebine uygun  davranma yerine, komiteler olarak, durumu anlatıp Mashadov'dan konuya açıklık talep etmeye karar verdik ve bu doğrultuda bir metni yazıp imzaladık, sonradan anlaşıldı ki, Abzatov, bana çok anlamsız gelen bir şekilde, sanki, Mashadov'a rağmen görevde kalabilirmiş gibi, görevden alınmaya direnmeye çalışıyormuş, yaptığı olsa olsa gereksiz konuşmalarla sadece konuyu biraz uzatmaya yarayabilirdi, başka bir şeye değil, çok şaşırdığım ve hala anlam veremediğim bir tavır olmuştur. 

Sonuçta, Abzatov görevden alındı ve Rahman Dushuev temsilci oldu.  

Abzatov bildiğim kadarıyla temsilci olarak değilse de kişi olarak bir süre daha İstanbul'da kaldı. 

30.5.2015 

*** 

Rahman Dushuev 

Abzatov'un yerine geldi. 

Çok sevimli, sıcak, makul, insancıl, iyiniyetli biriydi.  

Genelde, İslam Halimov'la birliktelerdi. Halimov da, islamcı olarak adı söylenmekle birlikte, Çeçen yönü ağır basan sıcak ve samimi bir insandı. 

Her ikisiyle de, sıcak bir diyalogumuz ve hiç sorunsuz bir işbirliğimiz oldu.  

30.5.2015 

*** 

Umar Hambiyev 

Mashadov'un özel temsilcisi olarak geldi. 

Tıp doktoru olan Hambiyev ciddi ve ağırbaşlı bir insandı. 

Bazı temaslarda bulundu, birlikte meclis sağlık komisyonunu, AKP meclis grup başkanvekili Eyüp Fatsa'yı, Yeni Şafak Ankara temsilcisi Mustafa Karaalioğlu'nu, Namık Kemal Zeybek'i ziyaret ettik.  

Bu ziyaretlerle ilgili algılarıma göre, meclisteki iki görüşme gayet sıcak geçmişti, ancak Karaalioğlu bana ilgisiz görünmüştü, Zeybek de, sonradan nazik bir ev sahibi olarak görünmesine karşın,  randevu isteme esnasında gerçekleşen konuşmalara dayanan algılamama göre, sanki, lütfen randevu vermişti. 

Bu görüşmelerde, zaten, belli bir beklenti yoktu, amaç, görüş alış verişiydi, başka bir sonucu da söz konusu olmadı. 

Derken, birinde, Hambiyev, yanında biriyle geldi, birlikte çalışıyorlarmış, adı Kenan Kaplan'dı.* 

Demek bizden memnun değil diye düşündüm, ama, hiç dert etmedim, gerçekten, faydalı olmasını temenni ettim. 

*** 

Memnuniyet ayrı, ama, bizleri yetersiz bulduğu, sanırım, apaçıktı. Doğrusu bu durumu ben hiç sorun olarak görmedim. 

Aslında, aslolan, kendi gücüne güvenmek, değil midir? Biz bir yana, Çeçenler kendilerini de yetersiz görmeliydiler, düzgünce organize olup güçlerini hedefe yoğunlaştıramadıkları, toplumun bölünmesini engelleyemedikleri için; sanırım, asıl mesele buradaydı. 

*** 

Sonradan, bir görüşme sırasında konuştuğumuzda, Mİ, Kenan Kaplan'ın, galiba, aylık üç bin dolar ücretle istihdam edildiğini söylemişti! 

Bir defasında, birlikte ziyaret ettiğimizde, Abdulhaluk M. Çay, Kaplan'ı sıcak bir ilgiyle karşılamıştı. 

Daha sonra Hambiyev İtalya'da bulundu, Mashadov'un öldürülmesinden sonra görevi sona erdi, ve, sonrasında da, galiba 2007'deki Kafkas Emirliği ilanı sonrasında, muhtemelen Avrupa'da kalma imkanı olmasına rağmen, Çeçenistan'a döndü, dönüşünün gerekçesi konusunda bir açıklama yaptı ve sağlık teşkilatında görev üstlendi. 

 

(*) Kenan Kaplan şu anda ÇDP (Çoğulcu Demokrasi Partisi) genel başkanıdır. 

 

30.5.2015 

*** 

Kafkasevi'nden bir haber yorum: 

 

Çeçenler Hambiyev'in Dönüşünü Tartışıyor 

  

Çeçenistan, Aslan Mashadov döneminde Sağlık Bakanlığı ve yurtdışında genel temsilcilik görevlerinde bulunmuş olan ve Avrupalı Parlamenterler nezdinde çok sevilen Umar Hambiyev'in Çeçenistan'a dönüşünü tartışıyor. 

Yerel uzmanlar Umar Hambiyev'in Çeçenistan'a dönüşünün Çeçenistan'da çok büyük değişikliklere sebeb olmayacağını ancak, Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ramzan Kadirov'un aktif propaganda argümanı olarak kullanacağını belirtiyorlar. Ayrıca bu durumun Çeçenistan'da istikrar ve barışın tamamen sağlandığını ve Ramzan Kadirov'un Çeçenlerin ulusal lideri olduğu iddiasını güçlendirdiği ifade ediliyor. 

Yerel Uzmanlar Umar Hambiyev'in Çeçenistan'a dönüşünü Rusya Federasyonu yöneticilerinin de batıya karşı 'Çeçenistan'da istikrar ve barışın sağlandığı' söylemlerini desteklemek için kullanacaklarını belirtiyorlar. 

Uzmanlar Umar Hambiyev'in dönüşünün dağdaki mücadelede pek bir değişikliğe neden olmayacağı; zaten Doku Umarov'un Çeçenistan - İçkeriya Hükümetini feshedip Kafkasya Emirliğini ilan etmek suretiyle ciddi bir taban kaybına sebep olduğu hususunda birleşiyorlar. 

Kavkaz Uzel'e açıklamalarda bulunan yerel bir siyaset bilimci, "Umar Hambiyev sivil bir insandı. Hiçbir zaman komutan olmadı. Yani altında savaşcılarla dağda savaşmadı. Onun için dağda savaşmış olanlar üzerinde pek etkisi olmaz. Ancak Hambiyev, Çeçenler tarafından sevilen bir kişilik. Çeçenlere çok yardım etti. İyi bir cerrahtı . Tüm bunlar Ramzan Kadirov'a artı olarak yazılacak. Ayrıca Ramzan Kadirov'un, Umar Hambiyev'i kullanarak, yani onun üzerinden Avrupaya açılım yapacağını düşünüyorum" dedi. 

Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıl Vladimir Putin yaptığı bir açıklamada, Umar Hambiyev'in Çeçenistan'a dönmesi durumunda sorgulanmayacağını söylemişti. 

Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu nezdindeki daimi temsilcisi Ziyad Sabsabi de Umar Hambiyev' e Çeçenistan Hükümetinde çalışma teklifinde bulunmuştu. 

Umar Hambiyev, Aslan Mashadov zamanında Çeçenistan Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı. 2000 yılından sonra Çeçenistan dışına çıkmak zorunda kalınca da Aslan Mashadov tarafından genel temsilci olarak atanmıştı.  

Umar Hambiyev Çeçenistan'a dönmeden önce İtalya'da bir hastanede çalışıyordu. Bilindiği üzere, 3 Ağustos'da İtalya'ya giden kardeşi Çeçenistan Savunma eski Bakanı Milletvekili Magomed Hambiyev, Umar Hambiyev'i Çeçenistan'a dönmeye ikna etmişti. (KAFKASEVİ) 

Tweet  

Çeçen (İçkeriya) | yazdır | 20 / 08 / 2008  

Kaynak <http://www.kafkasevi.com/index.php/news/detail/1405>  

*** 

Said Emin İbragimov 

Çeçen temsilcilerden biri de Said Emin İbragimov'du. Ama onun temsilciliği biraz farklıydı. Normalde devlet başkanının yetki verdiği temsilcinin en önemli işlerinden biri para teslim almaktır. İbragimov böyle bir yetkiye sahip değildi, o sadece Çeçen yönetiminin bir görevlisiydi, önce Ulaştırma bakanı dendi, sonra posta genel müdürü olduğu belirtildi, hatta bir ara eski görevli olduğu söylendi, her ne hal ise, o, galiba, Çeçen yönetiminde görev yapmış olmasından hareketle kendi kendini yetkili saymıştı, ve, bir anlamda tam Çeçen işi yaparak, görevini de kendisi belirlemişti, parayla ilgili bir görevinin olmadığını vurguluyor ve özet olarak Çeçenistan gerçeğini anlatmak ve insan haklarına sahip çıkmak istediğini belirtiyordu. 

İlk zamanlarda açlık grevi yaptı ve medyada epeyce yer aldı, bir ara bıçaklı saldırıya uğradı, bunları medyadan izledim.  

Epeyce bir zaman sonra, 1996 yaz ayları olmalı, insan hakları için yürüyüş organize etmek istediğini belirterek Ankara'ya geldi,  ben kendisini o zaman tanıdım ve faaliyetlerinde yardımcı olmaya çalıştım. 

Birinde, Suphi Çeçen randevu aldı, birlikte Melih Gökçek'i ziyaret ettik, genel bir sohbet oldu, sanırım, sohbet biraz uzayınca Gökçek sıkılmıştı! 

Birinde de, dernekte olduğum bir sırada telefon çaldı, açtığımda karşımda Bülent Ecevit vardı; İbragimov kendisine ulaşmış, seyahat açısından kimlik belgesi sıkıntısı yaşadığını belirtip yardım istemiş, Ecevit de dönemin Dışişleri bakanlığı müsteşarı olan şahısla görüşmüş ve müsteşar Ecevit'e kendisiyle irtibata geçilirse yardımcı olacağını söylemiş, benim konudan hiç haberim yoktu, Ecevit bana durumu anlattıktan sonra müsteşara ulaşabileceğim telefon numarası verdi ve aramamı istedi, dediğini yaptım, telefona müsteşarın özel kalem görevlisi çıktı, durumu anlattım, o da beni arayacaklarını söyledi, ama, sonra hiç haber çıkmadı, sonraki bilgi alma çabaları da sonuçsuz kaldı, galiba, müsteşar, yalan söylemişti demeyelim, ama yumuşatılmış bir ifadeyle, en azından, Ecevit'i "atlatmıştı." 

İbragimov, belirtilen hususların dışında, ayrıca, epey gayret etti, çok çeşitli kişi ve kurumlara ulaştı, diyalog kurdu, Çeçenistan'daki insan hakları ihlallerini dile getirdi. 

İnatla çabaladı, ama, yardım görmediğini söylüyordu, epeyce bir zaman sonra, Türkiye'den ayrıldı, sanırım Avrupa'ya gitti ve hala orada olmalı. 

*** 

Bir Kültür Temsilcisi 

İmam Alim Sultan 

Kimseden yetki almış bir temsilci değildi, ama, o, tam anlamıyla bir halk temsilcisiydi, kültür elçisiydi! 

Türkiye'ye ne zaman geldi, kimlerle irtibat içinde oldu, bilemiyorum, ama, ben, kendisini, 1996 yılında tanıdım. 

Benim tanıdığım zamanlarda, galiba, Türkiye'de, Tolum isimli kasetini çıkarmış bulunuyordu; o zaman, kırklı yaşlarındaydı. 

Gitarı hep yanındaydı, toplantı sırasında, dernekte sohbet ederken, fark etmiyor, her yerde şarkılar söylüyordu, çalıp söyledikleri kendi eserleriydi, Çeçenceydi, milli duyguları canlandırıcı ve coşturucu nitelikteydi. 

Çok beğeniliyor, çok seviliyordu; ben de seviyordum! 

İnsan olarak da, çok doğal, sıcak bir insandı, tipik Çeçenlerden biriydi; insanlarla, çok rahat iletişim kurabiliyordu. 

Bir süre Türkiye'de kalıp ayrıldı. 

Sonra, o üzücü haber geldi, galiba, 1997 yılı başı civarlarında olmalı, Ukrayna'da, Kiev'de, kaldığı otel odasına giren silahlı kişilerce kurşunlanarak öldürülmüştü!  

Kim öldürmüştü! Herkesin ne olduğunu tahmin edebileceği bir sır… 

Katiller ortaya çıkarılmadı; ama, Rusya, hedefini iyi seçmişti, denirse, sanırım, yanıltıcı olmaz! 

Çok değerli bir sanatçı en verimli çağında yok edilmişti! 

Bir insanlık suçu değil mi? 

26.5.2015 

*** 

Neler yaptık? 

 

Rus saldırısı karşısındaki, samimi inancımız oydu ki, söz konusu anlaşmazlıkta, Çeçenler tamamen haklıdırlar, her milletin olduğu gibi, Çeçenlerin de kendi kaderlerini tayin hakkı vardır, Çeçenlerin bağımsızlık ilanı tamamen meşrudur, Rusların yaptığı gücüne güvenip emperyalist emelleri uğruna zorbalık yapmaktır, sonuç, katliamdır, hukuka ve insanlığa aykırıdır. 

*** 

Bianet'ten bir aktarma: 

 

Rusya Federasyonu’na bağlı Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin 30 bin nüfuslu Beslan kasabasında çoğu çocuk 1.200 kişinin Çeçen eylemciler tarafından bir okulda rehin alınması, hiç kuşku yok ki kabul edilemez, caniyane bir eylemdi ve feci bir sonla bitirildi. Fakat çocukların rehin alınması ilk kez olmuyordu ve benzerleri arasında Beslan eylemi en feci sonla biteni de değildi.  

Rusya Federasyonu 1994’te Çeçenistan sınırlarına askeri yığınak yaparak 750 bini Çeçen ve ayrıca çoğu Rus çeşitli etnik kökenden 250 bin insanı rehin almış ve sonra tıpkı Beslan’da yaptığı gibi topa tutmuştu. Rehin Çeçenlerin yaklaşık 500 bini komşu Dağıstan ve İnguşetya’ya sığınmış, 200 bini ülke içinde güvenli bir bölge aramaya çalışarak sürekli yer değiştirmişti. Rusya Federasyonu, rehin aldıklarının 50 ila 80 binini öldürdükten sonra geri kalanıyla 1996’da yaptığı ‘Barış Anlaşması’nda Çeçenistan’ın hukuki statüsünün 5 yıl sonra belirleneceğini onaylamıştı. Fakat 1999’da aynı halkı bir kez daha rehin almıştı, ve bu eylemine ve katliamlarına halihazırda devam ediyor.  

1944’te “şuçlu halk” ilan edilerek Sibirya’ya sürgün edilen Çeçen halkının başına gelenler ancak İsrail devletinin Filistinlileri kendi vatanlarında neredeyse yarım yüzyıldır rehin tutması, öldürmesi ve zaman zaman başına yıktığı mülteci kamplarına hapsetmesiyle kıyaslanabilir.  

1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra ABD liderliğindeki Birleşmiş Milletler’in Irak halklarını rehin almasıysa bütün rehine krizleri içinde en büyük felaketle sonuçlananıdır: BM yaptırımları ve ambargosu Irak’ta 500 bin çocuğun ölmesine neden olmuştur. (Anthony Arnove, Kuşatma Altında Irak, Everest Yayınları, sf:13)  

Peki Beslan’daki eylemle diğer örnekler arasındaki fark nedir? Birine terörizm diğerine savaş denilmesi değil mi?  

Bir Filistinli, Iraklı ya da Çeçen direnişçiyle bir İsrail, Rus, Britanya ya da Amerikan askeri arasındaki fark nedir?  

Eğer “masum sivil” varsa “suçlu asker” yok mudur?  

Birinin bombasını uzaktan ateşleyerek masum sivilleri öldürmesiyle, diğerinin, elinde sadece aynı teknoloji ve olanaklar olmamasından dolayı bombasını üzerine alarak düşman bellediği saflarda, kendisini havaya uçurarak onlarca insanı öldürmesi arasında ne fark var?  

Son örneğin daha haince ve sinsice olması mı? Fakat bir kilometre öteden ateşlenen bir top mermisinin havada çıkardığı ıslık sesini ancak oturma odanızın penceresinden içeriye girmek üzereyken işitebilirsiniz. Bombalar daima sinsidir, ancak patladığında varlığından haberdar olursunuz.  

Peki fark, vahşilik konusunda olabilir mi? Yere düştüğünde değil, ancak birinin onu açması halinde patlayan bombalarla insani yardım paketlerini aynı renkte yapmayı akıl edebilen “uygar dünya”nın Afganistan’daki vahşiliğiyle kıyaslanabilecek bir örnek biliyor musunuz? Her yıl on binlerce sivilin yaralanmasına ve sakatlanmasına neden olan kara mayınlarının neredeyse tamamına yakını “teröristlere savaş açan” devletler tarafından döşenmiştir. Teknolojiye sahip olanın vahşilik yarışını kaybedeceğini düşünebilir miyiz?  

Çeçenistan’ın 1996’da seçilmiş olan devlet başkanı Aslan Maşadovhükümetinin Dış Enformasyon Komitesi Başkanı Movladi Udugov, Çeçenlerin Rus hedeflerine yönelik intihar saldırıları yapmaları konusunda, özellikle de Batılı ülkelerden gelen kınama ve eleştirilere, “kendi ulusunun bağımsızlığı ve özgürlüğü için canlarını feda eden insanların” askeri olanakları ve gerçekleri cephesinden yanıt veriyordu; “Hiçbir ülkenin Çeçenlerden Rus saldırganlara karşı bu tür yöntemleri (intihar saldırılarını) kullanmaktan kaçınmalarını isteme hakkına sahip olmadığı görüşüne tamamen katılıyorum. Şayet ABD bize modern silahlar, nükleer bomba, taktik ve stratejik roketler, Stingerlar verirse o zaman biz Çeçen direnişçilerin kullandıkları metotlara ilişkin olası sınırlamaları konuşabiliriz.” (Kafkas.org.tr, 31 Aralık 2002)  

Eğer Çeçenlerin ya da Iraklıların düşmanıyla boy ölçüşebilecek nitelikte hava kuvvetleri olsaydı ve savaş uçakları Moskova ya da Washington’u, tıpkı Grozni ya da Bağdat’ın bombalandığı gibi bombalasaydı, buna terör mü yoksa savaş mı diyecektik?  

Terörizmden farklı olarak, savaşta sirenler, sivil halkı önceden uyarır ve sığınaklara kaçması için zaman mı kazandırır? O halde “uygar dünya” neden, “savaş” için sığınak delen bombalar imal ederek teröristlerden daha acımasız olduğunu kanıtlamaktadır? 1991’deki Körfez Savaşı sırasında böyle bir bombanın nüfuz ettiği Bağdat’taki bir sığınakta ölen 100’den fazla anısına bu sığınak daha sonradan “müze” haline getirildi. Çeçenistan’ın başkenti olan 400 bin nüfuslu Grozni, 1994 ve 1999’daki savaşlarda öylesine ağır bir bombardımana uğramıştı ki, 490 bin ikametgahın bulunduğu şehrin tamamı, devasa bir moloz yığının sergilendiği açık hava müzesi haline getirilmişti. Rus savaş uçakları her gün Çeçenistan’ı bombalamaya devam ederek onlarca sivilin ölümüne neden oluyor. 2002 sonbaharında Gekhi Yurt köyüne yapılan hava bombardımanı sonucunda sekiz yüzden fazla “masum sivil” Çeçen öldürülmüştü.  

2003’te ABD-Britanya önderliğindeki koalisyonun Irak’a açtığı savaşta yaklaşık 10 bin Iraklı öldürülmüştü. Amerika tıpkı Kosova’da, Sırbistan’da, Afganistan’da olduğu gibi kazayla öldürdüğü binlerce “masum sivil”den özür dileyerek, bunun bir terör eylemi değil de bir savaş olduğunu iddia ettiğinde, inandırıcılığı olabilir mi? Hem de ABD eski Dışişleri Bakın Madeleine Albright, Irak’a yönelik BM ambargosu yüzünden 500 bin çocuğun ölmesini Putin’e taş çıkartan bir soğukkanlılıkla “Biz bu bedele değer olarak görüyoruz,” sözleriyle değerlendirdiğini bildiğimiz halde inanabilir miyiz?  

Rusya’nın öldürdüğü 100 bini aşkın “masum sivil”den özür dilediğini ya da üzgün olduğunu duydunuz mu? Bu masum sivil ölümlerinin sorumlularının “gözü dönmüş manyak teröristler” olmadığı çok açık. Fakat sorumlular, “demokratik ülkelerin akıl sağlığı yerinde şerefli askerleri” olduğunda uygulanan vahşeti ve işlenen suçları “savaş” olarak mı adlandıracağız? Çeçenistan’ın her yeri birer Guantamaro ve Ebu Gureyb haline getirildiğinde bu dünyada fazladan bir “terörizm” tehlikesine ihtiyaç olduğunu düşünebilir miyiz?  

“Herkes olabilir, çocuklar asla”  

Beslan’da rehine krizinin devam etmekte olduğu, 3 Eylül günü saat 6’da Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Maşadovile Çeçen savaşçılar Şamil Basayev ve Doku Umarov’un akrabaları Rusya Federasyonu güvenlik güçleri tarafından misilleme amacıyla rehin alınıyordu. (Radikal, 8 Eylül 2004.) Maşadov’un rehin alınan yakınları arasında en büyüğü 11 yaşında üç çocuk da vardı. Kimi Rus yetkililerine göre bir yanlışlık sonucu, kimilerine göreyse okul baskının intikamını almak isteyenlerden korunmaları gerekçesiyle rehin alınanlar iki gün boyunca kötü muamele ve işkenceye maruz kaldıktan sonra serbest bırakılmışlardı. Peki bu eylem “teröristlere” ancak anlayacakları dilden bir yanıt olarak mı ele alınmalı? Öyle ya Putin tıpkı Bush ve Rumsfeld gibi “teröristlere” savaş açmış ve bu savaşta benzer yöntemleri meşru kabul etmemişler miydi?  

2004 başında Çeçenistan Sağlık Bakanı ve Maşadov’un Avrupa ülkeleri özel temsilcisi Umar Hambiyev’in kardeşi ve Çeçenistan Savunma Bakanı Mogamed Hambiyev’in ailesinden 16 kişi Rusya Federasyonu güvenlik güçleri ve Rusya yanlısı kukla Çeçen hükümeti başkanı Ahmet Kadirov’un silahlı adamları tarafından kaçırılmış ve rehinelerin ancak Hambiyev’in teslim olması karşılığında bırakılacakları duyurulmuştu. Mogamed Hambiyev ailesinin öldürülmesinden çekindiği için Kadirov’a teslim olmuştu.  

Temmuz 2004’te ise bu kez Aslan Maşadov’un Bakü’de bulunan ailesinin Rusya Federasyonu istihbarat servisleri tarafından kaçırılacağı haberleri basında yer almaya başladı. Bu açıkça basın yoluyla bir tehditti ve ilk kez dile getirilmiyordu.  

9 Şubat 2004 tarihinde Rusya Federasyonu Federal Güvenlik Bürosu (FSB-KGB’nin devamı istihbarat örgütü) başkanı Çeslav Uşakov yaptığı açıklamada Ahmet Zakayev, Movladi Udugov ve Yandarbiyev gibi Çeçen liderlerini dünyanın her tarafında takip edecekleri tehdidinde bulunmuştu. 13 Şubat’ta Katar’ın başkenti Doha’da Çeçen liderlerden Zelimhan Yandarbiyev aracına yapılan bombalı saldırı sonucunda iki korumasıyla beraber öldürüldü. Vaynah Demokratik Partisi’inin kurucusu olan Yandarbiyev, Kızıl Ordu’daki görevini bırakarak Çeçenistan’da siyasete atılması için ikna ettiği Cohar Dudayev’in 1996’da öldürülmesi üzerine bir süre Çeçenistan Devlet Başkanlığı görevinde bulunmuştu. Bir süre sonra Katar polisi biri Doha'daki Rusya Büyükelçiliği'nin başkatibi olmak üzere üç Rus’u suikastın sorumlusu olarak tutukladı. Başkatip Aleksandır Vitisov diplomatik dokunulmazlığa sahip olduğundan dolayı yargılanmaktan kurtuldu. Katar tarafından istenmeyen adam ilan edildi ve ülkeyi terk etmesi istendi. Anatoly Bilashkov ve Vassily Pokchov adlı Rus ajanlar ise 30 Haziran’daki son duruşmada suçlu bulunarak ömür boyu hapse mahkum edildiler. Aracına bomba atıldığı sırada Yandarbiyev’in yanında 13 yaşındaki oğlu da bulunuyordu.  

Rus Federasyonu, suikastta bir rolü olmadığı açıklamasını yaparken Rus halkının yüzde 80’i Yandarbiyev’in öldürülmesini Putin’in planladığını düşünüyordu. (Eho Moskova Radyosu’nun yaptığı anket. Kafkas.org.tr 01.07.2004)  

Cohar Dudayev’ e uydu telefonuyla konuştuğu sırada telefonun sinyaline kilitlenen bir güdümlü füzeyle öldürülmüştü.  

Rusya Federasyonu devletinin kendisi bizzat suikast ve rehin alma operasyonlarını tezgahlıyorsa Çeçenistan’da bulunan işgal ordusu subaylarının halka yönelik şiddeti dizginlenebilir mi? Çeçenistan’da suikast ve adam kaçırma Rus ordusunun günlük suçlarından biri haline gelmiştir. Moskova merkezli insan hakları kuruluşu Memorial sadece 2004 yılının ilk altı ayında Çeçenistan’da 194 kişinin kaçırıldığını ve 67’si sivil 141 kişinin öldürüldüğünü açıklamıştır. (mosnews.com, 2 Temmuz 2004) 2003’te ise kaçırılan 495 kişiden sadece 155’i serbest bırakılırken, 52’si ölü olarak bulunmuş, 288 kişiden ise bir daha haber alınamamıştı. (mosnews.com, 31 Mart 2004) Çeçenistan’da Çeçen’den çok Rus askeri olduğundan bu sayılar geçmiş yıllara göre oldukça düşüktür.  

Çeçenler ordu birliklerinin hiç bir neden göstermeksizin kaçırdığı yakınlarını kötü bir sonla karşı karşıya kalmaması için rüşvet vererek kurtarmaya çalışmaktadır. Bu durum fidye istemek için adam kaçırma olaylarının artmasına neden olmaktadır. Bunlar basit bir tutuklama olayı değildir, çünkü güvenlik güçlerine başvurulduğunda genellikle alınan yanıt söz konusu isimde bir tutuklamanın yapılmadığı, askeri üniforma içinde maskeli adamların Rus askeri değil Çeçen “teröristler” olduğudur. Fakat nedense ödeme Rus askerlerine yapılmaktadır.  

Adam kaçırma ve rehine alma Çeçen savaşçılar, özellikle de Şamil Basayev tarafından sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Hatta Basayev bir keresinde fidye bedeli olarak para değil, seyyar bir radyo istasyonu istemiş ve o dönem Bağımsız Devletler Topluluğu başkanı olan iş adamı Berezovsky tarafından bu talep karşılanmıştır. (Basayev ile Berezovsky arasındaki samimi ilişki SSCB’nin dağılmasından önceye kadar gitmektedir.)  

Fakat sonuç olarak Çeçenistan’daki “teröristler” benimsedikleri yöntemler üzerine eğitimlerini, bizzat Rusya Federasyonu güvenlik güçlerinin ülkelerinde gerçekleştirdikleri uygulamalara borçludurlar. Bununla beraber, son Beslan eyleminin misillemesinde görüldüğü gibi eğitmenleri, bu yöntemleri hiç de teröristçe bulmamakta ve icraata daha sık başvurmamaktadırlar. Tabii bu yöntemler sadece Rusya Federasyonu’nun tekelinde değil. Panama’da ABD ve Haiti’de ABD ve Fransa doğrudan küçük askeri müdahalelerde bulunarak devlet başkanlarını kaçırıp yerine bir başka kuklayı atayabilmektedirler. Afrika kıtasındaki ülkelerin büyük bir çoğunluğunda devlet başkanlarının geleceği çok değil sadece bir bölük komandonun çıkarma yapmasına bağlıdır.  

Onların terörü bizim ahlakımız  

Beslan’daki rehine eyleminde pek çok yorumcunun dikkat çektiği gibi “hırsızın hiç mi suçu yok” sorusunu sormak gerçekten önemlidir. Fakat ahlak komiseri kesilenlerle beraber hırsızın kimliğini doğru teşhis etmek gerekmektedir. Rusya’nın Çeçenistan’da, ABD ve müttefiklerinin Irak ve Afganistan’da, İsrail’in Filistin’de tüm bir halkı rehin alarak isteklerini zorla hayata geçirmesi karşısında sesiz kalınmamalı, şiddetle kınanmalıdır. Bu eylemlerin tıpkı Beslan’daki gibi terörist işgaller olduğu ve insanların bir kısmının çaresizlik içinde işgalcilerin yöntemlerini benimseyerek, taklit etmelerini onların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine hizmet etmeyeceğini savunmalıyız.  

Fakat kınama ve savunularımızın Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de olduğu gibi Çeçenistan’da da kendi kaderini tayin etmek için mücadele veren insanlara yardımcı olmakta ve destek sunmakta yeterli olup olamayacağını düşünmeliyiz. Savunduklarımız onların ellerini boş mu bırakmakta yoksa onlara yeni mücadele araçları mı sunmaktadır?  

Fakat unutmamalıyız ki birini vermeden diğerini alamayız. Çünkü bizi dinlemeyeceklerdir.  

Dünyanın efendileriyle birlikte her türden ulus-devlet insanların üzerine “terörizmden” ibaret bir deli gömleği giydirmeye çalışmaktadır. Her ne yaparlarsa yapsınlar bunu insan hakları, barış ve daha güvenli bir dünya için gerçekleştirdiklerini savunmaktadırlar. Buna karşı en küçük bir muhalefet hemen terörizmle suçlanmaktadır. Barış için savaş, önleyici savaşa dönüşürken ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in buyurduğu gibi “işkenceyi” meşru görecek kadar tanım berraklığına kavuşmaktadır. (Radikal, 12 Eylül 2004.) Yasalarında suikastın meşruluğuna yer veren, bir ülkeyi ve halkı top yekun rehin almayı adet edinen, örtülü ödeneklere sahip olan devletlerin savaşını, terörizmden ayıran nedir?  

Onların kanlı çıkarları için bir meşruiyet belgesi haline gelen terörizm söylemi, giderek bizim ahlakımız haline gelmektedir. Bunca faili belli katliam varken bu sadece tersten giydiğimiz bir gömlek olarak kalmayacak, düşüncelerimizi de belirleyerek faillerle ortaklığımızın cüppesi olacaktır.  

Bundan sadece “ekmeğini terörden çıkaranlar” kârlı çıkacaktır.(ÖÖ/EK)  

Birilerinin Terörü Diğerlerinin Savaşı 

Dünyanın efendilerinin kanlı çıkarlarını meşrulaştıran terörizm söylemi gitgide ahlakımız haline geliyor. Faili belli bunca katliam varken bunu benimsemek, tersine giyilmiş bir gömlek olarak kalmayacak düşüncelerimizi de faillerinkiyle ortaklaştıracak.  

Özcan Özen İstanbul - BİA Haber Merkezi 14 Eylül 2004, Salı 00:00 

 

… 

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır 

 

Kaynak <http://bianet.org/bianet/siyaset/43057-birilerinin-teroru-digerlerinin-savasi>  

 

*** 

Dolayısıyla, öncelikle, haksızlığa karşı çıkmak, sesimizi duyurmak, aynı anlayışta olanların birlikte tepki göstermelerini sağlamak istedik. 

Bu amaçla, zaman zaman sokağa ve meydanlara çıkarak katliamları, zulümleri, insan hakları ihlallerini protesto ettik. 

Kapalı alan toplantılarına ve televizyon yayınlarına katıldık. 

Konu hakkındaki görüşlerimizi her fırsatta ifade ettik. 

Medya organlarına, devlet kurumlarına, partilere, sivil toplum örgütlerine, çeşitli kurumlara ve şahıslara gelişmeleri ve görüşlerimizi anlattık. 

*** 

Bunun dışında nakdi yardım kampanyası düzenledik.  

*** 

İlk başlarda ayni yardım kampanyası da vardı, bu çerçevede eski giysi ve kullanılmışlardan arta kalan ilaçlar da toplanmıştı.  

*** 

İlk dönemdeki yardım kampanyalarının sonuçları hakkında benim hiç bilgim yok, ne kadar yardım toplandı, kime verildi, ayni yardım kampanyası nasıl sonuçlandı, hiç bilemiyorum. 

*** 

İlk savaş döneminde, bir yıllık ikinci bir izin alınmış olmalı, tam hatırlamıyorum, ama, galiba, Haluk Kutlu, Nermin Sönmez ve İhsan Pilger, adına böyle bir yardım toplama izni alınmıştı, hem Hilmi Ünal başkanlığındaki heyet adına ilk yıl ve hem de bu kişiler adına ikinci yıl toplanan yardımlar konusunda hiçbir şey hatırlamıyorum, esasen, ilk yıl konusunda zaten hiç bilgim olmadı, ikincisinde ise, pek önemli bir meblağ toplanmamış olmalı, sanırım. 

Yardım konusunda hatırladığım, galiba 1996 yılındaydı, başbakan Hasan Hasuyev'e bir miktar para teslimatı yapıldığıdır, kurban bağış bedellerini ve stand gelirlerini de içeren bu para da, öyle, çok önemli bir meblağ değildi. 

Bunun dışında, Fazıl ile Haluk'un gidişlerinde, veya, onlardan kısa süre önce giden genç kardeşlerimizin gidişlerinde, sanırım, az bir miktar da olsa, bir para götürülmüştü! 

Öyle değil miydi acaba? 

*** 

İlk savaş dönemindeki yardım paralarıyla ilgili daha çok İstanbul'a yönelik olmak üzere yolsuzluk iddiaları da söz konusu oldu. 

Ankara'da, ilgili bölümde anlattığım, gençlerle ilgili durum dışında, benim farkında olduğum hiçbir uygunsuzluk olmadı. 

Esasen Ankara'da öyle pek ciddi bir para sirkülasyonuna da şahit olmadım. 

İstanbul'la ilgili yardım paraları konusunda da, doğrudan hiçbir bilgim yok, ama, tanıdığım, ilgili kişiler olan Fazıl Özen, Ali Yandır ve Muktedir İlhan'ın bu konuda uygunsuz bir davranışlarının olabileceğine ben hiç ihtimal veremiyorum, uygunsuzluk konusunda hiçbir somut bilgiye de rastlamış değilim.  

***  

Fazıl ile Haluk'un kaçırılmaları üzerine, yardım paralarında yapılan yolsuzluğun hesabının sorulmasının amaçlandığı iddiaları konuşuldu, ama, bunun tamamen yalan olduğu apaçık ortadaydı, çünkü sadece fidye için kaçırılmışlardı. 

*** 

İkinci savaş döneminde, Ankara'da, sadece 2000 yılındaki kampanyada, çok değilse de, bir miktar para toplandı, sonraki yıllarda sözünü etmeye değecek bir para yardımı olmadı, ama, sürekli olarak, az da olsa, kurban bağışı yapıldı, toplanan bu paraların tamamı, Mashadov'un ilgili dönemdeki temsilcilerine teslim edildi ve kurban bağış bedelleri de dahil teslim edilen paranın tamamının kendilerine ulaştığı Mashadov tarafından yazılı ve sözlü mesajlarla teyit edildi, kurbanların ilgili kişiler adına kesildiği bildirildi. 

*** 

Bunların dışında, yardıma ihtiyacı olan çaresiz durumdaki bazı Çeçen sığınmacılara yardımcı olduk. 

Çeçen öğrencilerin bazı sorunlarına çözüm bulmaya çalıştık. 

Başta devlet kuruluşları olmak üzere, çeşitli kuruluşlarla iletişim içinde olduk, temsilcilerin görüşmelerinde yardım sağladık. 

*** 

Önemli sıkıntılardan biri bürokratik meselelerdi, özellikle, vize ya da oturum izni almak sorun oluyordu, emniyet birimleri istediğinden bu iş için neredeyse her seferinde mutlaka bir bakanın devreye girmesi gerekiyordu ve çok sık ihtiyaç duyulan bu işlem için her seferinde bir bakana ulaşmak gerçek bir meseleydi. 

Durum böyle olduğu halde, TODAİE'deki bir açık toplantıya birlikte katıldığımız Emniyet Genel Müdürlüğü'nün konuya ilişkin işlemleri yürüten şube müdürü, Çeçenlere ne kadar yardımcı olduklarını, ne kadar kolaylık sağladıklarını anlatmıştı, ben de, aynı konunun karşı tarafında yer aldığımı, hiç de öyle olmadığını, bu konuda çok sıkıntı çektiğimizi, ifade etmiştim.  

*** 

Ankara'ya çok az da olsa Çeçen sığınmacı geldi, hem bunların ve hem de bazı yaralılar ile Çeçen öğrencilerin birtakım ihtiyaçlarının karşılanması için çaba sarfettik. 

Bu konuda da hep sıkıntı çektik. 

Yardım toplama kampanyalarını Çeçenistan için düzenlediğimizden, benim bilgi sahibi olduğum dönemlerde, yardım kampanyası çerçevesinde toplanan paraların taahhüt edilen yere, ve, dolayısıyla, bu kapsamda Çeçenistan'a gönderilmesine azami özeni gösterdik, bu yüzden kampanyada toplanan paraları Türkiye'ye gelen kimseler için kullanmadık, Türkiye'deki kişilere yapacağımız yardımları, yardım yapan belirli kişilere durumu anlatıp onların yapacakları yardımların o alanda kullanılmasını onaylamaları halinde verdikleri paralardan karşılamak suretiyle yaptık. 

*** 

Çeçen öğrencilere yardım sağlamaya çalıştık.  

*** 

Zaman zaman yardım paralarından bir miktarını komite için kullansak, bir mekan alsak, daha iyi yardım toplanabilirdi, şeklinde görüşler dile getirildi, bu görüşlerde bir ölçüde haklılık payı da vardı ve yasal durum da buna cevaz verir haldeydi, ama, buna rağmen, hiçbir şekilde bu görüşlere itibar etmedik, bu ve benzeri başka hiçbir şekilde yardım paralarını kullanmadık. 

*** 

İmza kampanyası düzenledik. 

*** 

Bilgi edinme ve bilgi verme çabası içinde olduk. 

Yayın yapmaya gayret ettik. 

21.6.2015 

*** 

Yayınlarımıız 

 

İlk savaş döneminde, Kızılay'a taşındıktan sonra, mümkün olduğunca yayın yapma gayreti içinde olduk. Öncelikle Çeçenistan konusunda bilgi edinmek ve aktarmaktı amacımız, ve, komite faaliyetlerini duyurmak.  

Bilgi edinme çabamızda, sistematik olmasa da bazı yayınları edinebildik. 

Bunlar,  

a. Dudayev'in Çeçen Cumhuriyeti'nin Siyasal Devlet Yapısı Sorunu Üzerine bir makalesini içeren kitapçık, 

b. Yandarbiyev'in Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabı,  

c. Almanak Çeçen Fenomeni adlı yayının üç sayısı,  

idi.  

Rusça olan bu yayınları Türkçe'ye tercüme ettirip yayınladık.  

Bunların dışında, Leça Yahyayev'in Taymask adlı romanı da Çeçence'den Ahmet Işık tarafından çevrildi, bunu da yayınladık.  

Ayrıca, bol miktarda kart ve poster de bastırılıp dağıtıldı. 

Bunlar 1996 yılında oldu. 

*** 

Bağımsızlığın Eşiğinde adlı kitabın sunuşunu, samimi anlayışımızı da yansıtan, aynen aşağıya aldığım şu yazıyla yapmışız: 

"SUNUŞ 

20. yüzyılın sonlarına doğru, var olduğu dönemde "Doğu Bloku" olarak adlandırılan sistemin yerleştiği coğrafya başta olmak üzere, dünyada birçok yeni siyasal yapılanma ortaya çıkıyor. Tarihin akışı hızlanıyor. 

Bu dönemde, nitelik olarak büyük ancak nicelik olarak küçük bir ülke olan Çeçenistan da tarih sahnesinin ön saflarında yerini alıyor; Çeçen halkının kendi kültürüne ve inancına uygun bir yaşam sürmeyi öngören yüzlerce yıllık vazgeçilemez tercihi doğrultusunda bağımsızlığını ilan ediyor. 

Bağımsızlığa giden yolda, özellikle 1990 ve 1991 yıllarında, Çeçen halkının öncülerinin organize ettiği hareketle, Çeçen halkını yüzlerce yıldan bu yana olduğu gibi sömürmeyi sürdürmek isteyen "Rus Çarlığı" zihniyetinin temsilcileri arasında inanılmaz bir mücadele yaşanıyor; sonuçta bu mücadeleyi, bağrından çıkardığı gerçek bir lider olan aziz şehit merhum Cahar Dudayev'in öncülüğünde Çeçen halkı kazanıyor. 

Sunduğumuz kitapta, söz konusu mücadelenin en önemli aktörlerinden biri ve kendini halkına adamış bir insan olan Çeçenistan-İçkerya Cumhuriyeti'nin şimdiki Cumhurbaşkanı "siyasi mimar" Zelimhan Yandarbiyev, bizzat yaşadığı o inanılmaz mücadelenin bazı olaylarını anlatıyor; genel olarak Kafkasya'ya bakışını yansıtıyor. 

Kafkasya'dan beklenen sesler duyulmasa da, büyük bir mücadele sonunda Çeçenistan 1991'de bağımsızlığını, tamamen meşru ve hukuka uygun bir biçimde, kazanıyor. 

Sonrası biliniyor: Hiçbir haklı gerekçesi olmadığı halde Rusya, emperyalist emelleri uğruna, Çeçenistan'ı yıkmak için her türlü entrikayı deneyip amacına ulaşamayınca zorbalığa başvuruyor; 11 Aralık 1994 tarihinde büyük bir silahlı güçle saldırıp işgal, sürgün, katliam ve soykırım yapıyor.    

Dünyanın türlü yöntemlerle destek verip seyrettiği 21 ay süren bu Rus saldırısında, her tür insanlık dışılık sergileniyor; ancak Çeçenler inatla ve inançla tek başlarına direniyor. 

Bugün bitmiş gibi görünen bu ölüm kalım mücadelesinde Çeçenler, 1991'de kazandıkları bağımsızlıklarını, en olumsuz koşullarda, korumasını biliyorlar. 

Başta Rusya olmak üzere tüm dünya bunu görüp kabul etmeli ve hiç olmazsa artık Çeçenistan'ı tanımalıdır. Aksi tutum dünyanın ayıbı olacaktır. 

Şimdi Çeçenistan'ın önündeki acil görev, aydınlık geleceğini kurmaktır. Çeçen halkı bunu başaracak yetenektedir. Geleceğin Çeçenistan'ı kendi "rengi"yle dünyaya zenginlik katacaktır. 

Bundan kuşku duyulmamalıdır. 

Çağımızın siyasal yaşamının en önemli unsuru ulustur; bunlardan biri olan Çeçen ulusunun artık kan, gözyaşı ve acıyla değil, kuracağı aydınlık geleceğinde kendi anlayışına uygun bir şekilde mutlu yaşayacağına olan kesin inancımızla, tüm dünyada "insan"ca bir yaşamın egemen olmasını diliyoruz. 

KAFKASLILAR DERNEĞİ 

EYLÜL-1996, ANKARA" 

*** 

Bugünden bakınca, ne denli yanıldığımız apaçık görülüyor; inandığımız şeyler, temennilerimizden ibaretmiş ve onlar da gerçekleşmedi! 

Neden? 

*** 

Galiba, öncelikle, dincilik konusunda hiç bilgimiz yokmuş! 

25.5.2015 

*** 

Bizden de önce, konuyla ilgili Türkiye'deki ilk ciddi yayını yapan, bildiğim kadarıyla, kendisi Şapsığ kökenli olan Osman Çelik'ti, merhum Çelik, savaşın hemen başlarında, 1995 yılında, Başkanın Savaş Günlüğü adlı bir piyes yazmış ve kitap olarak yayınlamıştı.  

Sonraki dönemlerde, bizleri ziyaret ederek moral vermeyi de hiç ihmal etmeyen çok duyarlı yazar kıymetli Osman Çelik, savaşın başlarında, Avrupa kurumlarına da, haklı olan Çeçenlere yönelik Rus saldırganlığını kınayan gayet ciddi nitelikte bir başvuru yapmıştı. 

Kendisini sevgiyle, saygıyla anıyorum! 

*** 

Remzi Öztürk Tutsak Kafes Kuşu adlı şiir kitabından bir miktarı komiteye getirip bağışladı. 

*** 

İstanbul komitesi de, çeşitli tanıtım ve bilgilendirme metinleri yayınlandı, ayrıca Dudayev''in çeşitli konuşma ve yazıları Özgürlük Kolay Değil adıyla kitap olarak Turan Kültür Vakfı'nca, sanırım, Fazıl Özen'in gayretiyle, yayınlanıp dağıtıldı. 

*** 

Ayrıca aylık olarak Marşo* adıyla bir bülten yayınlamaya başladık ve Nisan 1996'dan 1997 ilkbaharına kadar yayınını sürdürdük. 

*** 

Belirtilen yayınlar için epeyce emek harcandı. 

Ancak değerli arkadaşım Fethi Aksu'nun desteği olmasaydı bu yayınlar gerçekleştirilemezdi. O sırada elinde bulunan yayın imkanlarını bütünüyle kayıtsız şartsız bize sunan bu arkadaşım bizleri hep cesaretlendirdi, yayın ücretini ödeyememe ihtimalinden söz ettiğimde hiç sorun etmememizi istedi ve her türlü kolaylığı sağladı. Sonradan yayın ücretinin bir kısmını da ödeyemedik ve borçlu kaldık. 

Emek ve zorlukla bu yayınları yaptık, komite faaliyetleri kapsamında epeyce bir sayıda ücretsiz olarak dağıttık, ama, bir faydası oldu mu, acaba?  

Bize pek bir geri dönüş olmadı! Bu yüzden yararı konusunda fikrim yok! 

*** 

Marşo bülten yayınında Necdet Gün çok kıymetli şiirlerini yayın için vererek önemli bir destek sağladı.** 

 

(*) Marşo adıyla ilk yayın bildiğim kadarıyla bu bültendir, şimdilerde aynı adla bir dergi yayınlanıyor, bazı yazılardan bu derginin yayıncılarının 2000 yılı civarlarından beri birtakım çalışmalar yaptıkları anlaşılıyor, gariptir ki, bu denli benimseyip belirtilen konuda çalışma yapan bu kişilerden, nezaketen de olsa isim nedeniyle bilgi verilmesi bir yana, o dönemde hiç haberdar olamadık; organize olmamaya isteklilik mi demeli, yoksa, başka bir nedeni mi var? 

(**) Erken denebilecek bir yaşta vefat eden çok değerli Necdet Gün'ün başka şiirleri de vardı, başka çalışmaları ile kıymetli bir arşivinin de olması mümkündür; dilerim, bu materyal gün ışığına çıkarılır ve yayınlanır!  

20.5.2015 

*** 

Yayın Çabamız 

İkinci savaş döneminde, arzu ettik, ama yayın yapamadık. 

Bir kitabı tercüme ettirip yayınlamak istedik, ancak, masrafları bize fazla geldi ve vazgeçtik. 

Bir Çeçen raporu hazırlama düşüncem oldu, içindekiler bölümü için düşündüklerimi yazıya döküp ilgili gördüğüm kişilere iletip görüş istedim, ancak hiç geri dönüş olmadı. 

Sonradan, galiba 2005'te, ben kendimce bir Çeçen raporu hazırladım ve fotokopi ile bir miktar çoğaltıp sınırlı sayıda kişiye verdim. 

Bu raporun hazırlanmasında belli metinlerin yazımını yapan Dürdane Kurt'un yardımı çok kıymetliydi. 

*** 

Anıl Çeçen, Çeçen raporu için düşündüğüm içeriğe yakın bir içerikte bir kitap yayınladı. 

*** 

Ankara'da yayın yapamadıysak da, İstanbul komitesinden bir yayın çıkmıştı, Burası Çeçen Komitesi adındaki kitabın yazarı Hulusi Üstün'dü, yazarını tanımıyordum, ama kitap bana sevimli gelmişti, bir görüşmemizde bu kitaptan konu açıldığında, Mİ, yazarı için, bir süre komitemizde çalıştı, ama MİT elemanıymış, anlamında sözler söylemişti. 

Öyle de olsa, Üstün, bizim yapamadığımızı-yapmadığımızı yapmış, çok kısa bir sürede bulunduğu İstanbul komitesinde yaşadıklarını yazıya dökmüştü! 

4.6.2015 

*** 

Peki, faaliyetlerimizin olumlu bir etkisi oldu mu? Çabalarımız yararlı oldu mu? 

Önemli sayılabilecek bir para yardımı söz konusu olmadı. 

Dünya genelde Rus vahşetine sessiz kaldı. 

Hiçbir ülke Çeçenlere destek olmadı. 

Çeçenlerin acıları görmezden gelindi. 

Bizim sesimiz ise hiç duyulmadı, sayılır. 

Yine de, bir şeyler yapmaya çalıştık, ve, az da olsa yaptık. 

21.6.2015 

*** 

Bazı Yayınlar 

İkinci savaş dönemi başlangıcında Gürcistan civarlarını da gezen Nur Dolay'ın kafkasya çemberi isimli sevimli-sıcak bir kitabı yayınlandı. 

*** 

İkinci savaş döneminde Çeçenistan'ı ziyaret de eden Vedat Yenerer, çok doğru olarak, Kimsesiz Bir Millet, alt başlığıyla, Çeçenler adlı kitabını yayınladı.  

20.6.2015 

*** 

Medyanın Tavrı 

Türkiye'de milliyetçi ve muhafazakar kesimler Çeçenlere büyük ölçüde destek verdi. 

Muhafazakar ağırlıklı olanlar dışındaki partiler ve aynı anlayıştaki medya ise, büyük ölçüde olumsuz bir tavır içinde oldu. 

Medyanın tavrında belirleyici olan, sanıyorum, sermaye idi. Mesela, Şarık Tara gibi, söylenenlere göre, açıkça Çeçen karşıtlığı yapan iş adamları vardı, elbette, Moskova'nın gözüne girmek için. Ve, sonuçta, başta Doğan medyası olmak üzere "merkez" medya genelde Çeçen karşıtlığı için fırsat arar bir havadaydı! 

25.5.2015 

*** 

Medyadan Bazı Örnekler 

İt Altaylı 

Medya'da karşıtlıktan öte, Çeçen düşmanlığına bir örnek, Fatih Altaylı idi, 1996 yaz ayları olmalı, o tarihlerde Hürriyet Gazetesi'nden yazıyordu, bir gün yazısında açıkça Çeçenler için "it" diye yazmış, komitede olduğumuz bir esnada gördük, Haluk'tan başka İstanbul komitesinden Fazıl ile Ali Yandır da vardı, hemen bir kağıda, el yazısıyla, Çeçenlere it demişsin, it sensin, diye yazıp imzaladım, o sırada orada bulunanların hepsi de imzaladı, beş altı imzalı metni, hemen, hem Altaylı'ya, hem de Hürriyet gazetesine faksla gönderdik. 

Daha sonra Altaylı'dan bu konuda başka bir haber almadık! 

O arada, Fazıl, Altaylı'nın Çeçenistan'a gitme girişiminde bulunduğunu, Mahaçkale'ye kadar gittiğini, orada birilerine birkaç yüz dolar para kaptırıp Çeçenistan'a gidemeden döndüğünü, bunun da onu etkilemiş olabileceğini ifade etmişti. 

*** 

Avrasyacı Aydınlıkçılar 

Çeçen karşıtı bir tavır da ısrarla Avrasyacı olan ve o dönemde haftalık olarak yayınlanan Aydınlık Gazetesi'nde söz konusuydu, Yalova'da Çeçen eğitim kampı var içerikli bir haber de yapmışlardı, ve, bu haber doğru olamazdı, Çeçenler herhangi bir yerde bulunsa, sonradan da olsa, bir şekilde duyardık, böyle bir şey duymadık ve haber doğru olamazdı, bunu kendilerine de yazdık. 

*** 

Yalçın Küçük 

Bakış adlı kitabında yer alan bir yazıda, Küçük de, 1996 yılı seçimlerini konu edinerek, Çeçen yobazları Rus komünistlerine karşı Yeltsin'e destek olan bir tavır içindeler, şeklindeki bir içerikte şeyler yazıyordu; bu, bana göre, tamamen, gerçeğin dışında, bambaşka bir boyutta, hayal aleminde, olmak demekti! 

Yazmıştım da! 

*** 

Gülay Göktürk 

Tamamen düşmanca içerikli, gerçeklerden kopuk şeyler yazmıştı. 

*** 

 Ertuğrul Özkök 

İkinci savaş döneminde Putin tam anlamıyla medyayı zaptı rapt altına alan bir tavır sergileyerek Çeçenistan konusundaki bütün haberleri süzgecinden geçiren bir mekanizma oluşturmuş ve bu mekanizmanın başına, adı galiba, Sergey Yastrejemski olan birini getirmişti. Bu kişi İspanya seyahati sonrasında bir ara Ankara'ya geldiğinde, Özkök, İstanbul'dan sırf onunla görüşmek üzere Ankara'ya gelmiş, Rus büyükelçiliğinde özel olarak görüşmüş ve arkasından da yediğinden içtiğinden başlayıp ne kadar seçkin olduğunu anlatan, galiba, iki yazı yazmıştı. 

Oysa o kişinin tek bariz özelliği Çeçenler konusunda yalanlar yazılmasını sağlamaktı. 

Özkök özel bir çabayla bu yalan organizatörünü övgülere boğuyordu. 

Bunları Özkök'ün kendisine de yazdım. 

*** 

Medyada Olumlu Örnekler 

İsmet İmset 

Çeçenler için benim gördüğüm en güzel değerlendirme yazılarından birini, savaşın ilk başladığı dönemde, galiba, özgür gündemdeydi, İmset yazmıştı. 

*** 

Remzi Öner Özkan 

Medyada dürüstçe haber veren gazetecilerden biri AA'nın bir dönem Moskova temsilcisi olan Remzi Öner Özkan'dı, ikinci savaş döneminde verdiği haberlerin dürüstlüğü barizdi ve sadece haberlerinden tanıyordum, sonradan Ruslar Moskova'da konutunu basıp hiçbir makul anlayışa sığmayacak tavırlarla Moskova'da görev yapamaz duruma getirdiler, daha sonra bu konuda bir kitap da yazacaktı.* 

Bunu sağlayan mekanizmanın başı Özkök'ün övgülere boğduğu kişiydi! 

 

(*) Özkan'ın kitabı vardı, bende, ama, ne yazık ki, aradığımda bulamadım! 

2.6.2015 

*** 

Türkiye'de muhafazakar ve milliyetçi kesim genelde sürekli olarak Çeçenlere destek oldu. 

Bu konuda destekleyici içerikte epeyce yayın da yapıldı. 

Burada, bir kaç örnek verebilirim: 

Ele Geçirilemeyen Toprak, Kuzey Kafkasya, Alev Erkilet Başer, 

Çeçenistan Gerçeği, İslam Saidaev, 

Çeçen Cihadı, Zelimhan Yandarbiyev, 

Çeçen gülü, Arslan Tekin, 

Kafkas Ruleti, Roman, Selman Kayabaşı, 

bunlardan, sadece, bazılarıdır. 

20.6.2015 

*** 

"Güvenilir" Gençlerimiz 

Özellikle savaşın ilk dönemlerinde derneğin sürekli açık tutulmasında yarar görülüyordu. Sürekli gelip giden ve telefonla bilgi isteyenler oluyordu. İletişim yoğundu, ve bu iletişimi kesintisiz sürdürmek gerekiyordu. 

Bunun için derneği devamlı açık tutacak dinamik insanlara ihtiyaç vardı.  

Ayrıca, komite adına Ankara'da, Kızılay, Ulus ve Aşti'de olmak üzere, üç yerde, stand açma imkanı sağlanmıştı. Sonradan bunlardan sadece Aşti'de açılan stand nispeten uzunca bir süre sürdürülebilecekti. Bu standların amacı hem tanıtım, hem iletişimi sürdürüp ilgiyi canlı tutmak, hem de maddi yardım sağlamaktı. Bu standları açık tutmak için de eleman lazımdı.  

Standlarda kullanılacak rozet, anahtarlık, kupa, kart, dergi, kitap ve benzeri diğer malzemeyi tedarik, muhafaza ve sevk etmek de başlı başına bir işti. 

Bütün bu işler, gönüllü insanların işlerinden arta kalan sınırlı zamanlardaki mesaisiyle yapılmaya çalışılıyordu.  

Bu durum sürdürülebilir bir durum değildi.  

Bu nedenle, hatırladığım kadarıyla, Haluk Kutlu, Çardak Belediye Başkanından, bu işler için, güvenilir gençler göndermesini istemiş, kendisi gayet güvenilir bir insan olan Refah partili başkan İsmail Işık da, iki ya da üç genç göndermiş. Bu gençler dernekte kalıyor ve Aşti'deki standı açık tutuyorlardı. Stand için malzemeyi de hep birlikte sağlamaya çaba gösteriyorduk. 

İşler epey bir zaman kendi akışı içinde sürdü, gitti.  

Nereden ihtiyaç duyuldu, hatırlamıyorum, ama, stand işi nasıl sürüyor, denetleyelim, diye düşünüldü, ve, standa, ne malzeme veriliyor, hasılat ne kadar, ne kadar olmalı, uyumsuzluk var mı, görelim ve kayıt altına alalım, diye çaba gösterilmeye çalışıldı, epey yorucu bir süreç oldu, kartlar, sayımlar yapıldı, bir ay, olmadı iki ay deneme süresi dendi, ama bir türlü hesaplar tutmadı, ve, gençlerimiz hesapların tutmamasını hiç dert edinmez gibi göründüler, hiç açıklama ve anlama çabası göstermediler, güven vermekten uzak bir tutum içinde oldular! 

Oysa hesaplar tutmalıydı. Matematikti bu. Tutmaması yolsuzluk anlamına gelirdi. 

Ancak kimseyi suçlamak da mümkün değildi! 

*** 

Bu denetleme çalışmaları için tatil günlerinde sık sık komiteye gidip çalıştığım oluyordu, böyle günlerden birinde, muhtemelen saat 10.00 civarlarında olmalıydı, Gazi'deki derneğe gittim, ben tatil günümde uzak bir mesafeden geldiğim halde, dernekte kalmakta olan bu gençler hala yatıyorlarmış, bilgi almak için birisini çağırttığımda, epeyce bir zaman sonra gelen bu "güvenilir" gençlerimizden biri, sen ne istiyorsun, tarzında konuşup deyim uygunsa, bana "fırça" da atmıştı, ama, ona uyamamıştım! 

*** 

Savaş koşullarında, can pazarı söz konusuyken, insanların yardım için verdiği küçük küçük meblağlardan oluşan az bir paraya birilerinin, hem de komite adına görev yapan kişilerin el uzatacağını düşünmek, hem de güvenilir diye seçilen gençlerin bunu yapacağını akla getirmek, çok üzücü bir durum olurdu! 

Hassas bir durumdu! 

Kanıtsız böyle bir suçlama da söz konusu olmamalıydı! 

*** 

Belirtilen çalışmalardaki bahse konu para fazla bir miktar olmuyordu, zaman zaman hediye  

olarak bedelsiz de verilen düşük bedelli hediyelik eşya satışıydı söz konusu olan! 

*** 

Yapılan kontrollerdeki uyumsuzluk şüphe doğurdu! 

Stand çevresindeki tipler ve haller pek tekin görünmemeye başladı! 

Belli bir süre sonra stand faaliyetlerinde görev alanlara Selim Canbolat da katıldı, sanki, bundan sonra şüpheli haller biraz azalır gibi oldu! 

Çalışmalarımız için hayati derecede önemli olan bu standın faaliyetleri de, bundan sonra fazla sürdürülmedi, sonlandırıldı. 

Sonradan, bir çok konuda olduğu gibi, bu standın faaliyetleriyle ilgili olarak da çeşitli yolsuzluk söylentileri söz konusu oldu. 

*** 

Benim çok şaşırdığım ve üzüldüğüm bir konudur! 

Bulunabilen en güvenilir gençlerimiz ve sonuç! 

Şüphe ve yolsuzluk söylentisi! 

*** 

Zaman zaman, Çeçenistanlılar için parayı çok seviyorlar, bu konuda onlara güvenilmez, gibi sözler söyleyenleri duyduğumda, acı acı, yukarıdaki tabloyu hatırlamışımdır! 

Para söz konusuysa, güvenilir olan kim ki! 

20.5.2015  

*** 

"Güvenilir" Bir Arkadaş 

1970'li yılların ilk yarısındaki üniversite öğrenciliğim döneminde epeyce yakın olduğum bir arkadaşım vardı, Hatko ŞK, uzunca bir süre görüşmemiştik, Çeçen savaşı öncesi bir dönemde Ankara'ya geldi, görüştük, yakınlığımız sürdü, sık sık görüşür olduk. Savaş başlayınca o da yardım etmeye çalışıyordu, sanatkarane bir tarafı da vardı ve hediyelik eşya tasarımı benzeri işlerle de uğraşıyordu, dolayısıyla, komitede ihtiyaç duyduğumuz bu tür malzemeler için de koşturur olmuştu, epeyce yararlı da oluyordu. 

Bir gün paraya ihtiyacı olduğunu söyledi, galiba, kendi fikriydi, memur tüketicisi kredisi alsak, ben geri öderdim, şeklini alan konuşmalar oldu, peki, dedim, bir bankadan adıma tüketici kredisi alıp kendisine verdim, geri ödemenin ilk taksitini yatırmış, ancak, daha sonra, bir iş seyahatine çıkıp döndüğümde, bankanın icra takibi ihtar yazısını buldum, meğer, o "güvenilir" arkadaşım ilk taksitten sonra ödemeyi yapmamış, üstelik bana haber de vermemiş ve gecikmeli duruma düşmüşüm! 

Kalan, galiba, yirmi üç aylıktı, ödemeyi yaptım! 

Arkadaşımdan hiç ses çıkmadı, ben de aramadım! 

Sonra bir ara, bir ortak arkadaşımızın mekanında aynı anda bulunduk, uzaktan gördüm, konuşmadık, selamlaşmadık bile! 

O günden sonra kendisini bir daha görmedim! 

Üzüldüm! 

Fiyatı o kadar mıydı? 

Bir şey söyleyemedim! 

Acaba bir şey söylese ve yapsa mıydım? 

Ben acı duydum, başka bir şey yapma isteği dahi duymadım! 

16.6.2015 

*** 

"Güvenilir" Akraba 

İkinci savaş dönemindeydi, 2000'li yılların başları olmalı, bazı gençlerimiz komitede kendilerince bazı uğraşlar içindelerdi, bunlardan Can Özaydın bilgisayar da kullanıyor, bazı yazıları yazıyor, tasarım işleri için çaba gösteriyordu, bir de çok sevdiğim genç bir yakınım vardı, ST, o da gelip gidiyor, Can ile birlikte bazı çabalar içinde görünüyorlardı, sonra bir "iş" kursak, der oldular, ben de iyi olur, dedim, ama, fazla ilgilenmedim, epeyce bir zaman arayışlarını sürdürdüler, sonunda, tamamen, bir iş yapabileceklerse destek olmak amacıyla, kendileriyle konuştum, ne yapmak istiyorsunuz, benim yapabileceğim bir şey var mı, diye sordum, reklam işi yapmak istiyoruz, bir iş yeri açabilsek, dediler, iş yeri olsa, gerçekten iş yapabileceğinize inanıyor musunuz, iyice ölçüp biçtiniz mi, dedim, kesinlikle iyi iş yapardık, dediler, o halde, size iş yeri açmak için bir miktar para sağlayayım, ortak olalım, yapın, dedim, tamam, dediler, ben bir miktar para verdim, Can da evdeki eski bir bilgisayarını getirdi, başlamış oldular, sanırım, üç ay kadar bir zaman geçti, bizimkiler iş konusunda siftah bile yapamamışlar, peki, ne düşünüyorsunuz, dedim, sonuçta, tasfiye dediler, iyi o halde, uzatmadan tasfiye edin, dedim, tasfiye edilecek şey de, Can'ın eski bilgisayarı ile benim verdiğim paradan kalan meblağ, o arada, güvendiğim ve çok sevdiğim akrabam, bana sorma gereği de duymadan, kalan mevcut üç ortağın malı, pay etmeliyiz, mantığıyla, rızama ihtiyaç duymadan, bilgisayarı alıp götürmüş, yani, el koymuş!  

Sonuçta, benim verdiğim paranın büyük kısmı gitmiş oldu, ve, bir akrabadan oldum! 

20.6.2015  

*** 

Güven konusunda son derece olumlu bir tavır gösterip beni şaşırtan ender kişilerden biri Samet Arslan olmuştur. 

Güven sarsıcı örneklerden sonra onun o güzel tavrına şahit olmak sevindirici olmuştu. 

SÇ'den de benzer olumlu bir tavır gördüm. 

Arkadaşım ve yakınım SÖ'den ise tam aksi yönde, son derece olumsuz bir tavır gördüm. 

23.6.2013 

***

Sonuç Olarak 

 

Çeçenistan'da Mashadov öldürüldü, yerine Abdulhalim Sadullayev geldi, o da öldürüldü, yerine Dokku Umarov geldi, her gelen biraz daha radikal oldu. 

Şamil Basayev de, yapılan açıklamaya göre, patlayıcı yüklü bir araçtaki patlama sonucunda öldü. 

Dudayev döneminde milliyetçi bir çizgideyken 1999 sonunda dinci bir hale gelmiş olan öncü Çeçenler, bununla da yetinmeyerek, radikal dinciliğe doğru yol aldılar, nihayet, bunun sonucu olarak, 2007 Ekimi'nde Dokku Umarov eliyle Çeçen İçkerya Cumhuriyeti'ni lağvedip radikal dince bir anlayışla Kafkas Emirliği'ni ilan ettiler. 

*** 

Ben ve arkadaşlarım kendi anlayışımızı bir yana bırakıp Çeçenlerin mevcut hallerini olduğu gibi kabul ederek yardım etmek istedik, hiçbir şekilde kendi anlayışımızı öne çıkarmayı düşünmedik. 

Onların dini ya da diğer hiçbir anlayışlarını sorgulamadık, mesele olarak görmedik, olduğu gibi kabul ettik, saygı gösterdik. 

*** 

Mashadov sonrası dönemde Çeçenistanlılar bizimle irtibat sağlamadılar. 

Aslında o dönemdeki radikal dinci anlayışla bir arada bulunmamız da eşyanın tabiatına aykırı olurdu, bunu, bizim gibi, onlar da biliyor ya da hissediyor olmalıydı! 

*** 

Artık faydalı olabileceğim bir husus bulunmadığına kanaat getirdiğimden, ve, galiba, seslendirmesem de gidişin yönünü en azından hissettiğimden, tesadüfen, Emirlik ilanıyla aynı tarihte, ama Emirlik açıklanmadan önce, Ekim 2007'de yapılan genel kurulda, ben de, daha önceden almış olduğum kesin karar doğrultusunda, dernek yönetiminden ayrıldım. 

Böylece benim için belli bir dönem nihayete ermiş oldu. 

3.6.2015 

*** 

Kadirov'a Bakış 

Günümüzde Çeçenler açısından önemli bir konu, Kadirov'a bakıştır: Kadirov nasıl görülmelidir? 

Ben, bugün, şahsen, sonuç itibariyle, Kadirov karşıtlığından yana değilim! 

Çeçenler son çeyrek asırda çok acı çektiler, ve, artık bağımsızlık güncel olarak ciddi bir seçenek değil, böyle bir durumda, Kadirov, bence, günümüzde, Rusya içinde de olsa, bir şekilde bir Çeçen düzeni sağladı ve bunu sürdürmeye çalışıyor, bunun daha iyi bir alternatifi de yok, ve, elbette daha iyisi istenmelidir, ama, mevcut durumda Kadirov'a kategorik olarak karşı çıkmak, bana, pek anlamlı görünmüyor! 

23.6.2015 

*** 

İlk savaş sonunda Çeçenler, tamamıyla haklı olan bağımsızlık mücadelesini kazandılar ve fiilen, ve hatta bir ölçüde hukuken, bağımsız oldular, ancak, sonrasında, ne yazık ki,  düzgün bir düzen kurmayı başaramadılar. 

Mashadov'un başkan seçildiği Ocak 1997 sonrasındaki dönemde, Çeçenistan'da, düzen bir yana,  büyük bir düzensizlik egemen oldu. 

Bu düzensizlik, kabul edilebilir, ve, ayrıca, uzun süre sürdürülebilir değildi. 

Bu düzensizlikte, Çeçenlere has bazı özelliklerin, elbette, payı vardı, ancak, en büyük pay, kanımca, radikal dinci bir anlayış olan Vahabiliği savunan bazı Araplar ile onların Çeçen müttefiklerinindi. 

İki anlayış belirginleşmişti: Geleneksel İslam ve Vahabilik.  

Toplum, bu iki anlayış ekseninde ayrıştı, sert bir mücadele başladı, zor kullanılır oldu. Bu iki anlayış, hiç, uyuşacağa da benzemiyordu, sanki, Ruslara hiç gerek yoktu, Çeçenlerin, dini anlayış ekseninde bölünüp, bir tür Afganistanlılaşıp, birbirlerini öldürecekleri bir ortam söz konusuydu, bunun için sadece biraz zaman gerekliydi. 

Derken, Vahabilerin ikinci Rus saldırısına gerekçe oluşturan eylemleri ortaya çıktı, ve, Rus saldırısı başladı. 

Kadirov, işte böyle bir ortamın devamında ortaya çıkmıştır, ve, getirdiği düzen, önceki düzensizlikten sonra, başta can ve mal güvenliği açısından olmak üzere, toplumca, tercih edilebilecek nitelikte bir şeydir! 

7.7.2015 

*** 

Bir tür özet halindeki bu çalışmayı, nispeten kısa bir sürede, ve, bazı özel nedenlerden dolayı, üzerinde fazla yoğunlaşamadan, hazırladım. Sonrasında da, kaynaklara da müracaat ederek bir kontrol yapamadım. Dolayısıyla, hatalar dışında, eksikliklerinin olması kuvvetle muhtemeldir. Bu yüzden, ilgili dönemdeki çabasını yeteri ölçüde vurgulayamadığım arkadaşlarım-kişiler olursa-varsa, onlardan, şimdiden af diliyorum. 

23.6.2015 

*** 

Stockholm Camisi’nde Nusra Cephesi’ne para toplandı 

Lübnan’da terör suçlamasıyla yargılanan bir İsveç vatandaşı, Stockholm Camisi’nden Nusra Cephesi için para toplandığını söyledi. Cami sözcüsü Mahmut Halfi ise, camide yalnızca İHH’nın para toplayabileceğini söyleyerek iddiayı yalanladı. 

Cumartesi, 05 Aralık 2015 22:48 

 

Lübnan’da terör suçlamasıyla yargılanan bir İsveç vatandaşı duruşmada, Stockholm Camisi’nde El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi için 95 bin Euro para toplandığını söyledi. 

DHA’nın haberine göre İsveç’te bir “yardım kuruluşu” ile ilişkili olduğu iddia edilen 50 yaşındaki İsveçli sanık, toplanan paraların gıda, hastane gereçleri ve ilaç için harcanacağını ileri sürdü. 

‘YALNIZCA İHH PARA TOPLAYABİLİR’ 

Stockholm Camisi sözcüsü Mahmud Halifi ise bahsedilen miktarda parayı toplamanın çok uzun süre alacağını ve cami içinde yalnızca İHH’nın para toplayabileceğini söyleyerek iddiayı yalanladı. 

Expressen gazetesi, Lübnan’da yargılanan İsveçlinin İHH’yla bağlantılı olduğunu yazarken, İHH İsveç Başkanı Mustafa Harraki, bu iddiayı yalanladı. 

Stockholm Camisi olarak anılan Zeyid bin Sultan el Nahyan Camisi, daha önce Yusuf el Karadavi ve Raşid Gannuşi gibi Müslüman Kardeşler örgütü önde gelenlerine ev sahipliği yapmıştı. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/stockholm-camisinde-nusra-cephesine-para-toplandi-138502>  

*** 

 

Kadirov Mashadov cinayetinin suçunu Basayev’e attı 

7 Nisan 2016, 21:17 

Rus yanlısı Çeçen hükümeti başkan vekili Ramzan Kadirov, Aslan Mashadov’un, Şamil Basayev’in bilgi sızdırması sonucu öldürüldüğünü iddia etti. 

Kadirov, “Basayev, emniyet güçlerinin Mashadov’un nerede saklandığını öğrenmesini bilinçli olarak sağladı. Bu şekilde onun öldürülmesine yardımcı oldu” açıklamasında bulundu. 

Kadirov ayrıca, Çeçen direnişçileri liderlerinin hiçbir zaman bağımsız bir devlet kurmayı amaç olarak belirlemediklerini de sözlerine ekledi. 

Kadirov, “Onlar dış güçlerin etkisi altındaydı. Onun için de her türlü yolla birbirlerini yok etmeye, Çeçenya’yı yıkmaya, RF’yi zayıflatmayı istediler” dedi. 

Kadirov’un iddiasına göre, ilkbahar 2005’de Mashadov durumu değiştirmenin mümkün olmadığını fark etti ve bu sebeple müzakerelere hazırlanmaya başladı. Ancak Basayev bu müzakerelere engel olmak için elinden geleni yaptı. 

Regnum’un verdiği bilgilere göre, Çeçenya devlet başkanı, Çeçen direnişçileri lideri Aslan Mashaov, 8 Mart 2005’de FSB tarafından Tolstoy-Yurt’ta öldürüldü. 

 

Kaynak <http://ajanskafkas.com/manset/kadirovun-iddialarinin-ardi-arkasi-kesilmiyor/>  

 

*** 

Yeni kriz mi? Çeçen komutana suikast suçlamasıyla iki Rus ajanı tutuklandı 

<a href='http://servedby.reviveservers.com/ck.php?n=adf48feb&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE' target='_blank'><img src='//servedby.reviveservers.com/avw.php?zoneid=7536&amp;cb=INSERT_RANDOM_NUMBER_HERE&amp;n=adf48feb&amp;ct0=INSERT_ENCODED_CLICKURL_HERE' border='0' alt='' /></a> 

13/04/2016 18:09  

PrintPocketPinterestGoogle+TumblrWhatsAppTwitterTelegramFacebook17 

  

İstanbul’da 1 Kasım 2015’te bir Çeçen komutana suikast düzenlediği belirtilen iki Rus ajanının yeni eylem hazırlığı yaparken tutuklandığı bildirildi. 

Fotoğraf: DHA 

Vahid Edelgiriev adlı Çeçen komutan 1 Kasım’da Başakşehir’de otomobiliyle evine giderken oturduğu evin otoparkının girişinde kar maskeli iki kişinin silahlı saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmişti. 

Habertürk’ten Bülent Aydemir’in haberine göre 8 Nisan’da polis ve MİT’in düzenlediği operasyonda 52 yaşındaki Iurii Anisimov ve 55 yaşındaki Aleksandr Smirnov  yeni eylem için keşif yaparken yakalandı. 

Habere göre Rus ajanların üzerinden sahte olduğu belirtilen Interpol kimliği, Rus devlet görevlilerine ait fotoğraflar, USB bellek, numara ve PIN/PUK bilgileri, beş telefon ve ardışık seri numaraya sahip ABD dolarları çıktı. USB belleklerden ajanların Avrupa ülkelerinde keşif amacıyla otoparkları, araç plakalarını, güvenlik kameralarını ve otel odalarını fotoğrafladıkları belirlendi. 

Sorgularında konuşmayı reddeden Rus ajanlar, çıkarıldıkları mahkemede tutuklandı. 

Türkiye-Rusya ilişkileri ‘uçak krizi’nden bu yana gergin. Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Rusya aklıselim davranmaya başladı” sözlerine Moskova’dan “Neye dayanarak bu sonucu elde ettiğini anlayamıyoruz” yanıtı gelmişti. 

Rusya, iyimser konuşan Çavuşoğlu’nu yalancı çıkardı 

 

Kaynak <http://www.diken.com.tr/cecen-militana-suikast-duzenleyen-iki-rus-ajani-tutuklandi/>  

 

*** 

Rusya'dan Türkiye'ye çağrı: Kürtlerle meselenizi barışçıl biçimde çözün 

Rusya tarafından yapılan açıklamada, Türkiye'ye sert eleştiriler yöneltilirken, "Kürtlerle meselenizi barışçıl biçimde çözün" dendi. 

Dış Haberler 

Perşembe, 19 Mayıs 2016 16:48 

 

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, Türkiye'ye yönelik sert eleştirilerde bulundu. Haftalık basın konferansı sırasında Türkiye'ye yönelik açıklamalarda bulunan Zaharova, Birleşmiş Milletler'in doğuda yaşananları gözlemlemesi gerektiğini söyledi. 

Zaharova, "Türkiye Kürtlerle meselelerini barışçıl biçimde çözmeye başlamalı" derken, Suriye'nin Ez-Zara bölgesinde yaşanan Alevi katliamına da dikkat çekerek, cihatçıların "yaşlılara ve çocuklara bile acımadıklarını" söyledi. 

  

Avrupa Birliği ve Türkiye arasında gerçekleştirilen sığınmacı anlaşmasına dair de konuşan Rusya sözcüsü, AB'ye "Nizip'te yaşanan çocuk tecavüzlerinden sonra Türkiye'nin sığınmacılara nasıl davranılması gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturduğuna inanıyor musunuz?" dedi. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/rusyadan-turkiyeye-cagri-kurtlerle-meselenizi-bariscil-bicimde-cozun-156465>  

 

*** 

… 

Tarihimizde böyle iki önemli olay vardır. Birinde Rusya durdurdu; öbüründe Rusya gidiyordu, bu kez İngilizler Rusya’yı durdurdu 1878’de. Durdukları yer Ayastefanos, Yeşilköy. Hakiki bir barajdır. Ondan sonra biz hep tampon olduk. 1833’te Rusya, “Mehmet Ali Paşa ve İbrahim Paşa gelirse, İstanbul’u alırsa, modernize eder, benden gider,” dedi. “Benim için orayı tutacaksın,” dedi. 1878’de ise, Rusya’yı özellikle Büyük Britanya durdurdu, “benim için burası kalacak, çok da geri, birazcık gelişsin ama çok da gelişmesin,” dedi. 

Devamlı bunu yaptılar. Tamponu nerede yapmak istedi emperyalistler, ilk fikir Kafkasya idi. Sonradan vazgeçildi, Anadolu seçildi, 1919 ile 1920 arasında oldu bu. Churchill, büyük bir emperyalistti, Yunanlılar İzmir’e çıkınca, “Hangi çılgın bunu yaptı,” dedi. Ona göre Yunanlılar burayı tutamazdı, ancak Türkler burayı tutar diye düşünüyordu. Türkler iyi askerdir. Nerede, iki yerde, iki örnek var. Bir, Kut-ül Amare, 1915, müthiş bir şeydir. Bir de Çanakkale, büyük bir insanlık efsanesidir Çanakkale, hem bizim açımızdan, hem öbür taraf açısından bu böyledir. 

Bizi güçlendirmek istediler, tampon kabul ettiler, çünkü biz güçlü bir tampon olmazsak, ayı aşağıya inecek, böyle düşündüler. Bizim işimiz ayıyı indirmemekti. Onun için bizi tutacaklardı. Biz de epey iyi gittik ama 1945-1946’ya geldik, Soğuk Savaş denen şey başladı. Ve bizim asıl tamponluğumuz Truman Doktrini iledir. Biz ayının sıcak denizlere inmesine engel oluyorduk, onun için Marshall Planı yaptılar, süt verdiler, öbürlerini verdiler, kuvvetli olacağız, silah verdiler, öğreneceğiz, edeceğiz. İşimiz tektir, bizim yüzyılımız ayının sıcak denizlere inmesini engellemektir. Şimdi ayı inmiş ve tampon bitmiştir. Şimdi Türkiye sadece Arap göçmenleri tutmak için ülkedir ve bu da geçicidir. Başka nedir, seyircidir. 

… 

Kaynak <http://odatv.com/rusya-turkiyeye-savas-ilan-etti-3005161200.html>  

 

*** 

Tek kollu Çatayev ve İmran Zakhaev arasındaki "tesadüfler" 

Odatv Call of Duty serisindeki kurgunun, havalimanı saldırısı ile arasındaki benzerlikleri yazmaya devam ediyor... 

 
 

 

 

02.07.2016 13:22 Karakter boyutu :  

 

Odatv, Atatürk Havalimanı saldırısı ile CIA tarafından fonlandığı ileri sürülen dünyaca ünlü bilgisayar oyunu Call Of Duty’nin Modern Warfare serisinde yaşanan "tesadüflükleri", yazmaya devam ediyor. 

Bugün İstanbul'daki saldırının planlayıcısı olduğu ortaya çıkan Ahmet Çatayev'in söz konusu oyunda da İmran Zakhaev'le ilginç benzerlikleri var. Hem oyundaki hayali karakter Zakhaev, hem de Çatayev Kafkasya kökenli. Üstelik, tek kolu olmayan Çatayev gibi oyundaki terörist İmran Zakhaev'in de tek kolu yok. 

Anlatalım... 

2008'te piyasaya sürülen oyunun konusu kurgusal bir yakın gelecekte geçiyor. Orta Doğu'da bulunan ve ismi belirtilmeyen bir ülkede, radikal bir liderin ülke başkanını öldürerek askeri darbe içerisinde olması ile birlikte, Rusya'daki aşırı milliyetçi yapılanmalarla ortaya çıkan iç savaş şeklinde iki ayrı konu ele alınıyor. Ki bu senaryo bakımından da Suriye'de yaşananlar bir paralellik gösteriyor. 

Oyunda, Orta Doğu, Azerbaycan, Rusya ve Ukrayna gibi çoklu mekanlarda düzenlenen operasyonlar serisine, başta Amerika Birleşik Devletleri Deniz Piyade Kolordusu askeri ve İngiliz SAS komandosu olmak üzere çeşitli karakterlerin perspektifinden bakılarak sürdürülüyor. 

KİM BU İMRAN ZAKHAEV 

  

Kurguya göre yaklaşık 15 yıl önce, Çernobil reaktör kazası ve Sovyetler Birliği'nin dağılışının ardından oluşan çalkantılı dönemden yararlanan İmran Zakhaev, nükleer silahları ele geçiriyor ve Sovyet Ordusu'na bağlı askerleri kendi tarafına çekerek aşırı milliyetçi bir parti kuruyor. 

1996'da, oyunun ana karakteri Captain Price, SAS komandolarına bağlı İskoç Yüzbaşı MacMillan ile birlikte İngiliz Hükümeti tarafından Zakhaev'e suikast yapılması için görevlendiriliyor. 

İkili Çernobil felaketinin yaşandığı Pripyat'a gizlice sızıyor ve terk edilmiş bir otelde konumlanarak Zakhaev'e suikast yapmak için harekete geçiyor. Zakhaev'e Barrett M82 markalı, 50 kalibrelik keskin nişancı tüfeğiyle ateş eden Price; hedefi tam olarak tutturamıyor ve mermi, Zakhaev'in sol koluna isabet ediyor. Suikast girişiminden sağ kurtulan Zakhaev, sol kolunun tamamını kaybediyor. 

Ahmed Çateyev’in de Rus hapishanesinde kolunu, Gürcistan’da iken de bacağını kaybettiği belirtiliyor. Ancak ABD menşeili oyunda Çatayev ile İmran Zakhaev arasındaki benzerlikler de bununla sınırlı değil. Çünkü iki isim de Kafkasya kökenli. İki isim de radikal gruplara liderlik ederken, iki ismin de Ortadoğu'daki terörist gruplarla bağlantıları çok kuvvetli. Üstelik oyun, Suriye benzeri bir Ortadoğu ülkesinde gerçekleştirilen darbe sonrasında Rusya'daki aşırı milliyetçilerin ilişkileri üzerinden kurgulanıyor. 

Kanlı saldırıyı planlayan teröristlerin, söz konusu oyundan mı ilham aldıkları yoksa oyunun var olan bir senaryo üzerinden kurgulandığı konusuna gelince... 12 serilik Call of Duty oyunu aslında genel olarak var olan olaylar ve savaşlar üzerinden hayali karakterlerle oluşturuluyor ve devam ettiriliyor. 

 

Mert Taşçılar 

Odatv.com 

 

Kaynak <http://odatv.com/tek-kollu-catayev-ve-imran-zakhaev-arasindaki-tesadufler-0207161200.html>  

 

*** 

Atatürk Havaalanı katliamcısı kim çıktı 

Atatürk Havalimanı saldırısının planlayıcısı olduğu düşünülen Ahmet Çatayev ile ilgili ilginç bağlantılar ortaya çıkıyor. 

 
 

 

 

02.07.2016 11:04 Karakter boyutu :  

 

Atatürk Havalimanı saldırısının planlayıcısı olduğu düşünülen Ahmet Çatayev ile ilgili ilginç bağlantılar ortaya çıkıyor. Çeçenistan’da başlayan ve Suriye’de sona eren radikal hareketlerde uzun süre bulunmuş bir isim olan Çatayev için, Ukrayna’nın Odesa kenti emniyet müdürü Giorgi Lortkipanidze, "paralı muhbirleri" olduğunu ve hükümete teröristlerle ilgili bilgi verdiğini söyledi. Avusturya’da mülteci statüsüne sahip olan ve daha önce birçok kez yakalanıp serbest bırakılan Çatayev'e Uluslararası Af Örgütü de sahip çıkmıştı. Çatayev, devletlerin kontrolünde Rusya, Suriye gibi Batı ile sorunlu ülkelere karşı faaliyet yürüten bir profil çiziyor. 

Habertürk'ün haberine göre Rusya’nın Kuzey Kafkasya bölgesinden olduğu bilinen Çatayev’in, IŞİD’de üst düzeyde görevler üstlendiği belirtildi. ABD Kongresi üyesi ve İç Güvenlik Komitesi Başkanı Michael McCaul, “Tek Kollu” lakabıyla bilinen terörist için “Pek çok kez Suriye’ye gitmiş ve örgütte savaş bakanlığında üst düzey operasyonları yönetmiş” dedi. 

TUTUKLANIP SERBEST BIRAKILMIŞ 

BM’nin “Rusça konuşan teröristler” listesinde adı geçen Çatayev’in 2011’de Bulgaristan’da tutuklandığı ancak Avusturya’da mülteci statüsüne sahip olduğu için salıverildiği ifade edildi. 1 yıl sonra Gürcistan’da yaralı olarak tutuklanan Çatayev’in burada da serbest bırakıldığı öğrenildi. Uluslararası Af Örgütü, Çatayev’in 2000 yılında gerçekleşen Grozni’deki baskında yaralandığını, bu yüzden kolunu kaybettiğini belirtti. O tarihte Ukrayna’ya kaçan Çatayev’in Rusya tarafından iadesi istenmiş, ancak Uluslararası Af Örgütü iade edilmemesi çağrısı yapmıştı. Dün bir açıklama yapan Uluslararası Af Örgütü, İstanbul’daki saldırıyı kınadıklarını ve Çatayev’e ilişkin çağrının gerekçesinin işkenceye maruz kalması olduğunu açıkladı. 

2012-2015 ARASI TÜRKİYE'DE YAŞADI 

  

Amerika'nın Sesi sitesinin Rus bağımsız haber ajansı Kafkasya Knot’tan aktardığı habere göre Çatayev 2012-2015 yılları arasında Türkiye’de yaşadı. Seyahat etmeye devam etti ve sadece bir noktada Belçika polisi tarafından kısa bir süreliğine gözaltına alındı. 

Çatayev Türkiye’deyken yüksek düzeyde bir IŞİD komutanı Tarkhan Batirashvili ile bağlantı kurdu. 

Şubat 2015’te YouTube’da bir IŞİD videosunda görünen Çatayev, Rusça konuşan IŞİD biriminin komutanı olduğunu iddia etti. 

2015’te Amerika Maliye Bakanlığı Ahmed Çatayev’I küresel teröristler listesine aldı. 

AVUSTURYA BAĞLANTISI TARTIŞMALARA NEDEN OLDU 

Çatayev ile birlikte Çeçen kökenli Ahmed Recepoviç'in de Avusturya'dan siyasi ilticasının bulunması tartışma konusu oldu. Avusturya'da tartışmalar alevlenirken, Avusturya hükümeti de Türk makamlarıyla bağlantıda olduklarını açıkladı. 

Deutsche Welle Türkçe'nin Avusturya'dan Die Presse gazetesi'ne aktardığı habere göre, Çatayev 2003 yılında Avusturya'dan siyasi iltica hakkı aldıktan sonra cihat için Suriye'ye gitti. 

Avusturya İçişleri Bakanlığı sözcüsü ise, Presse'ye yaptığı açıklamada konuyla ilgili Türk resmi makamlarıyla bağlantı halinde olduklarını, ancak şu an itibariyle Çatayev'in terör saldırılarından sorumlu olduğuna dair elde kesin bulgular olmadığını kaydetti. 

'YARISINDAN ÇOĞU ÇEÇEN KÖKENLİ' 

36 yaşındaki dört çocuk babası Çatayev'in Avusturya'daki resmi dosyalarda 'yabancı savaşçı' olarak sınıflandırıldığı belirtiliyor. 

Die Presse'nin haberinde Avusturya'dan Suriye'ye giden 'yabancı savaşçı'ların yarısından çoğunun Çeçen kökenli olduğu bilgisine de yer veriliyor. 

1990'lı yılların sonunda Çeçenistan'da Rusya'ya karşı savaşan Çatayev'in 2000 yılında yaralanarak Rus askerleri tarafından ele geçirildiği, ardından Avusturya'ya kaçmayı başararak 'Rusya'da ağır işkence gördüğü gerekçesiyle' siyasi iltica başvurusunda bulunduğu kaydedildi. 

Odatv.com 

 

Kaynak <http://odatv.com/ataturk-havaalani-katliamcisi-kim-cikti-0207161200.html>  

 

*** 

Tek kol şüphesi 

Atatürk Havalimanı’nda katliam yapan Rus pasaportlu teröristlere saldırı emrini veren, olayı organize eden kişinin her yerde aranan ‘Tek kol’ lakaplı Çeçen Ahmet Çatayev olması ihtimali ağırlık kazandı. Ankara’daki bombalama olaylarının ardından ismi gündeme gelen Çatayev, Birleşmiş Millet Güvenlik Konseyi kayıtlarına göre 130 IŞİD militanından sorumlu. 

02 Temmuz 2016 Cumartesi 13:30 

5 0 0  

Sponsorlu Bağlantılar 

RUSYA’nın Kafkas bölgesi Emniyet Müdürlüğü, yıllardır arandığı bilgisini verdikleri Çatayev ile ilgili, “Son olarak 2012’de Gürcistan sınır bölgesinde Gürcü muhafızlar tarafından ele geçirilen Çatayev’in iadesini istemiştik. Ancak Gürcistan terörizm suçundan aradığımız bu kişiyi bize teslim etmeyeceğini bildirdi. Çatayev, bizdeki bilgilere göre Kafkas Emirliği olarak tanınan oluşumun liderlerinden Doku Umarov’un Avrupa temsilcisi” açıklamasında bulundu. 

İSTANBUL POLİSİ PEŞİNDE 

Canlı bombaların kaldığı Aksaray Horhor’daki evde elde edilen bilgiler ışığında operasyonlar yapan ve İstanbul’daki IŞİD hücre evlerine baskınlar yapan Terörle Mücadele Şubesi ekipleri Ahmet Çatayev’i arıyor. ‘Tek kol’ Çatayev’in saldırıdan hemen önce yurt dışına gitmiş olması ihtimaline karşı sınır kapılarındaki kayıtlar tek tek inceleniyor. Bu arada Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin önceki gün yaptıkları baskınlarda gözaltına aldıkları 3’ü yabancı uyruklu 13 kişiden sonra dün sabaha karşı Başakşehir’deki çok sayıda adrese eşzamanlı operasyon düzenledi. Operasyonda, yabancı uyruklu 11 kişi daha gözaltına alındı. Bu kişiler özellikle Ahmet Çatayev konusunda sorgulanırken elde edilen bilgiler ışığında baskınların devam ettiği kaydedildi. Horhor’daki evin bulduğu bölgedeki tüm güvenlik kamerası ve MOBESE görüntülerini inceleyen polis Ahmet Çateyev’in buraya gelip gelmediğini araştırıyor. 

Çeçenlerin en önemli liderlerinden Şamil Basayev’in köyü Vedeno’dan olan Ahmet Çatayev hayatı boyunca radikal örgütlere yakın olmuş. Rusya’da cezaevine konulduğu 2000’lerin başında hapisteyken kangren olan kolunun kesilmesinin ardından ‘Tek kol’ dine anılan Çatayev, 2003’te hapisten kaçmayı başardı. Ve sonra bir Çeçen olduğundan Rusya’da siyasi baskı gördüğünü söyleyerek Avusturya’dan sığınma hakkı aldı. 

Çatayev, 2000'lerde Rusya'da cezaevinde kalırken kangren olan kolu kesildi. 2012’de Gürcü özel kuvvet birimleri Dağıstan sınırında esrarengiz bir paralimiliter grupla çatışmaya girdi. Çatışmada yaralananlardan biri de Çatayev oldu. Çatayev kolunun yanı sıra bacağını da kaybetti. Gürcüler, Çatayev'i serbest bırakmış...  

KARA LİSTEYE ALINDI 

‘Ahmet El Şişani’ adını da kullanan Çatayev bazı kaynaklara göre 2014’ün sonunda Suriye’ye geçti, bazılarına göreyse İstanbul’a gelip örgütün İstanbul Emirliği’ni yaptı. Amerikan Hazine Bakanlığı, geçen yıl bir açıklama yapıp, Kuzey Kafkaslarda Ruslara yönelik tehdit oluşturan, ikisi IŞİD bağlantılı, biri Kafkaslar Emirliği bağlantılı üç kişiyi kara listeye aldı. Ve onlardan biri de ‘Tek Kol’ Ahmet Çatayev’di. Rus kaynaklara göre Kafkasya’da faaliyet gösteren selefi Kafkaslar Emirliği mensubuydu. IŞİD’in Türkiye ve diğer pek çok yerde olduğu gibi Kafkaslarda da selefi hareketi konsolide etmesi ve IŞİD’e benzer çizgideki örgütlerden isimleri kendi bünyesine kazandırmasının ardından Tek Kol da bu geçişi gerçekleştirdi. Kısa sürede IŞİD’in bölgedeki en etkili isimlerinden biri oldu.  

 

Kaynak <http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/tek-kol-suphesi-h113623.html>  

 

*** 

ABD: İstanbul saldırılarının şüphelisi Çatayev! 

Ana Sayfa» DÜNYA 

 

03.07.2016 11:43 

ABD Kongre üyesi McCaul, Çeçen Ahmet Çatayev’in İstanbul saldırılarını planladığından şüphelenildiğini duyurdu. Pek çok kez tutuklansa da Avusturya’da iltica statüsü nedeniyle sınır dışı edilemedi. 

ABD Temsilciler Meclisi İç Güvenlik Komitesi Başkanı Michael McCaul, Türk istihbarat servislerine atıfta bulunarak, Çeçen Ahmet Çatayev'in İstanbul'da 45 insanın ölümüne yol açan saldırının arkasında olduğunu kaydetti. 

35 yaşındaki Çeçen'in Avrupa'daki radikallere militan toplayan biri olduğu belirtildi. 

Çatayev'in 2000'li yılların başında, ikinci Çeçen Savaşı'nda Rusya güçlerine karşı savaştığı kaydedildi. 2008 yılında bir Rus mahkemesi yasadışı silahlı örgüt üyesi olmaktan onu gıyabında hapse mahkum etti. 

Ancak Çatayev'in 2003 yılında Rusya'dan kaçmasının ardından Avusturya'da siyasi iltica hakkına sahip olması sınır dışı edilmesini önledi. 

“Tek kollu adam“ olarak tanınan Çatayev'in iltica başvurusunda işkence görürken aldığı yaralar yüzünden bir kolunu kaybettiğini yazdığı kaydedildi. Bir başka bilgiye göreyse savaş alanında aldığı yaralar nedeniyle kolu kesildi. 

Çatayevi 2008 yılının mart ayında İsveç'te yakalandı ve başka Çeçenlerin de yer aldığı aracında silah bulunduğu için bir yıl hapse mahkum oldu. 

 

Kaynak <http://www.abcgazetesi.com/abd-istanbul-saldirilarinin-suphelisi-catayev-20423h.htm>  

*** 

Atatürk Havaalanı saldırganı Ukrayna ajanı çıktı! 

Ana Sayfa» GÜNDEM 

 

03.07.2016 12:08 

Ukrayna Odessa emniyet müdürü Lortkipanidze, Atatürk Havalimanı saldırısının planlayıcısı olduğu sanılan Ahmed Çatayev'in paralı muhbirleri olduğunu ve hükümete teröristlerle ilgili bilgi verdiğini söyledi. Çatayev'in İsveç'te tutuklandığı anlaşıldı 

ABD'li bir yetkili, İstanbul Atatürk Havalimanı'ndaki saldırının IŞİD'li terörist Ahmet Çatayev tarafından planlandığını söyledi. Çatayev'in, IŞİD'de üst düzeyde görevler üstlendiği belirtildi. 

Sputnik'te yer alan habere göre, ABD Kongresi üyesi ve İç Güvenlik Komitesi Başkanı Michael McCaul, 'Tek Kollu' lakabıyla bilinen Çatayev için "Pek çok kez Suriye'ye gitmiş ve örgütte savaş bakanlığında üst düzey operasyonları yönetmiş" dedi. 

Öte yandan, Ukrayna'nın Odessa kenti emniyet müdürü Giorgi Lortkipanidze, Çatayev'in paralı muhbirleri olduğunu ve hükümete teröristlerle ilgili bilgi verdiğini söyledi. 

 Çeçen asıllı Rus vatandaşı Ahmet Çatayev'in, 2003 yılında İsveç’te silahlarla yakandığı ortaya çıktı. “Norveç’e balık tutmaya gittiği”ni ileri sürse de Çatayev, hapis cezasına çarptırılmış ve 1 yıl 6 ay hapis cezası almış. İsveç’e girişi 10 yıl boyunca yasaklanan Çatayev’in Avrupa’dan İslamcı savaşçı devşirdiği, silah taşıdığı ve en az 3 yıl Türkiye’de yaşadığı ileri sürülüyor. 

MAHKEMEDE VERDİĞİ İFADE 

Evrensel, 2003 yılında Avusturya’dan İsveç’in Trelleborg limanına araba vapuruyla giriş yapmaya çalışırken arabasının bagajında yedek tekere gizlenmiş silahlar bulunduğu için gözaltına alınan Çatayev’in polis ve mahkemede verdiği ifadelere ulaştı. 

Buna göre, gümrük memurları, 3 Mart 2003'te Trelleborg limanında feribottaki bir arabanın içinde bulunan üç kişiden şüphelendikleri için arabada arama yaptı. Arabanın bagajında bulunan yedek tekerin röntgeni çekilirken tekerin içinden 3 adet 7.65 milimetre çapında otomatik ve yarı otomatik tabanca, 27 cm uzunluğunda bir susturucu ve 27 mermi çıktı. Bunun üzerine arabada bulunan Ahmet Çatayev, Aslam İdrisov ve Ezir Ali Magomadov gözaltına alındı. 

ÇEÇEN İLTİCACILARA YARDIM EDİYORMUŞ! 

Çatayev, polis ifadesinde Çeçenistan’ı terk etmeden önce Ruslara karşı verilen savaşa katıldığını, 2003 yılında Avusturya’ya gelerek iltica talebinde bulunduğunu ve talebinin kabul edildiğini söylüyor. Kafkasya İslam Emirliği lideri Dokko Umarov’un kendisini Batı Avrupa temsilcisi olarak atadığını ve görevinin Avrupa’da yaşayan Çeçen ilticacılara yardım etmek olduğunu ileri sürüyor. 

Mahkeme tutanaklarında Çatayev’in evli ve üç çocuğu olduğu, sosyal yardım kurumlarından aldığı yardımlarla yaşamını sürdürdüğü bilgisi yer alıyor. Çatayev, duruşmalarda Çeçenistan’da yaşayan ve çok yoksul olan ailesine para gönderebilmek amacıyla Sajfodin adındaki bir tanığından 4 ila 5 bin avro borç almak için ve balık avlamak içn Norveç’e gideceğini anlatıyor. 

İKİ KOLU YOK AMA BALIK TUTMAYA GİDİYOR 

İfadelere göre, arabada bulunan Aslam İdrisov ve Ezir Ali Magomadov, Çatayev’in borç almak amacıyla gittiğini bilmediklerini, kendilerinin balık tutmak amacıyla Norveç’e gitmek istediklerini söylüyorlar. 

Mahkeme tutanaklarında iki kolu olmayan Magomadov’un balık tutmaktan hoşlandığını ve bunun için Norveç’e gideceğini söylemesinin tuhaf olduğu belirtiliyor. 

Çatayev, Avrupa’nın değişik ülkelerine seyahatler yaptığı için 2007 yılının ekim yında İbrahim Magomadov adlı arkadaşından Audi marka otomobilini ödünç aldığını ancak arabada çıkan silah ve mermilerden haberi olmadığını iddia ediyor. Magomadov’un  Çeçenistan’a geri dönüş yaparak Ramazan Kadirov liderliğindeki güçlere katıldığını söylüyor. 

İSVEÇ’E GİRMESİ YASAKLANMIŞ 

Gümrük memurları Çatayev’i gözaltına aldıklarında yanında bulundurduğu bir USB hafızayı ısırarak tahrip ettiğini fark ediyorlar. Çatayev, polis sorgusunda USB hafızada annesi ve kız kardeşinin başları açık ve ev giysileriyle çekilmiş resim ve filmleri olduğu için hafızayı kullanılmaz hale getirdiğini belirterek, “Eğer başka erkekler kadınları uygun olmayan giysilerle görürse kocaları anında onları boşar; kadınlar ailenin gurur ve şerefidir” diyor. 

İdrisov ve Magomadov aleyhinde dava açılmıyor. Çatayev ise kaçak olarak İsveç’e silah sokma suçundan 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılıyor. Cezasının bitiminden sonra da sınır dışı edilmesi kararlaştırılıyor ve 10 yıl süreyle İsveç’e girişi yasaklanıyor. 

3 YILDIR TÜRKİYE’DE 

Soruşturma ve dava sürerken Emniyet Genel Müdürlüğü, davaya gizlilik koydu ve kamuoyuna açıklama yapmadı, Ancak İsveç Güvenlik Polisi’ne Çatayev ve diğer iki kişinin Çeçenistan’daki ayrılıkçı örgütlerin saflarına katılabilecekleri bilgisini iletti. 

Çateyev’in Avrupa’daki Çeçenlere yardım değil, Dokko Umarov’a Avrupa’dan savaşcı devşirdiği tahmin edilmesine rağmen bu konuda bir soruşturma açılmıyor. 

İsveç medyasında yer alan haberlerde 2010 yılında tekrar Çeçenistan’a dönen Çatayev, 2013 yılında bir çatışmada yaralanıyor ve bir ayağını kaybediyor. Çatayev’in 2012 ila 2015 yılları arasında da Türkiye’de yaşadığı belirtiliyor. 

 

Kaynak: Sputnik ve Evrensel 

 

Kaynak <http://www.abcgazetesi.com/ataturk-havaalani-saldirgani-ukrayna-ajani-cikti-20427h.htm>  

 

*** 

Ukrayna: İstanbul saldırısının planlayıcısı paralı muhbirimiz 

Ana Sayfa» DÜNYA 

 

02.07.2016 19:56 

ABD'li bir yetkili, İstanbul Atatürk Havalimanı'ndaki saldırının IŞİD'li terörist Ahmet Çatayev tarafından planlandığını söyledi. Çatayev'in, IŞİD'de üst düzeyde görevler üstlendiği belirtildi. 

Sputnik'te yer alan habere göre, ABD Kongresi üyesi ve İç Güvenlik Komitesi Başkanı Michael McCaul, 'Tek Kollu' lakabıyla bilinen Çatayev için "Pek çok kez Suriye'ye gitmiş ve örgütte savaş bakanlığında üst düzey operasyonları yönetmiş" dedi. 

Öte yandan, Ukrayna'nın Odessa kenti emniyet müdürü Giorgi Lortkipanidze, Çatayev'in paralı muhbirleri olduğunu ve hükümete teröristlerle ilgili bilgi verdiğini iddia etti. Birleşmiş Milletler'in (BM) “Rusça konuşan teröristler” listesinde adı geçen Çatayev’in 2011’de Bulgaristan’da tutuklandığı ancak Avusturya’da mülteci statüsüne sahip olduğu için salıverildiği ifade edildi. 1 yıl sonra Gürcistan’da yaralı olarak tutuklanan Çatayev’in burada da serbest bırakıldığı öğrenildi. Uluslararası Af Örgütü, Çatayev’in 2000 yılında gerçekleşen Grozni’deki baskında yaralandığını, bu yüzden kolunu kaybettiğini belirtti. 

O tarihte Ukrayna’ya kaçan Çatayev’in Rusya tarafından iadesi istenmiş, ancak Uluslararası Af Örgütü iade edilmemesi çağrısı yapmıştı. Dün bir açıklama yapan Uluslararası Af Örgütü, İstanbul’daki saldırıyı kınadıklarını ve Çatayev’e ilişkin çağrının gerekçesinin işkenceye maruz kalması olduğunu açıkladı. 

 

Kaynak <http://www.abcgazetesi.com/ukrayna-istanbul-saldirisinin-planlayicisi-parali-muhbirimiz-20394h.htm>  

*** 

Hasan Bögün yazdı: Kaç tane IŞİD var 

“Fellah” IŞİD ile başa çıkmak kolay. Afrika'dan Çin'e, Tayland'a, Rusya'ya ve Orta Asya'ya uzanan CIA kontrolündeki bir terör ağıyla uğraşmak, gerçekten de devletler arası işbirliği gerektiriyor. 

 
 

05.07.2016 01:49 Karakter boyutu :  

 

ABD'nin tehditlerini boşa çıkarmanın, PKK dahil bütün terör örgütlerini temizlemenin ve Kürt koridorunu önlemenin tek yolu, Suriye ordusunun kendi topraklarına hakim olmasını desteklemektir. 

Kaç tane IŞİD var? 

Bu sorunun nedenini nasılını tartışmaya geçmeden önce, 20 yıl kadar gerilere gidip bellek tazelemesi yapalım. 

1995 Mart ayının başları. Ankara 15 Mart'ta Irak'ın kuzeyine yapılacak “Çelik Harekâtı”nın hazırlıkları içinde. Harekât'ın amacı, PKK'nın Çekiç Güç'ün gözetiminde Irak'ın kuzeyinde yuvalanmasını ve Barzani devletinin temellerinin atılmasını önlemekti. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, Ankara'ya şöyle sesleniyordu: 

“Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekâtta dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Ayrıca Çekiç Güç ile ilgili önümüzdeki günlerde herhangi bir engel çıkarmayacağınızı umarım.” 

Aynı günlerde CNN televizyonunda konuşan CIA'nın eski Moskova istasyon şefi, “Ajanlarınızı bir yere yığarsanız orası karışacak demektir. Söyleyin bakalım hangi ülke karışacak” sorusuna hiç duraksamadan “Türkiye” yanıtını verdi. “Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye'dir. Siz bunun henüz farkında değilsiniz ama, şu anda Türkiye gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir.” 

  

ABD'nin o zamanki en etkili diplomatı Holbrooke diyor ki, “Kuzey Irak bizim nüfuz alanımız. Oraya harekât falan yapmaktan vazgeçin, yoksa terörü patlatırız.” 

Gerçekten de “Çelik Harekâtı”nın başlamasına üç gün kala, 12 Mart gecesi Gazi Mahallesi'nde cemevi ve kahvehaneler silahla tarandı. Olaylar büyüdü Ümraniye'ye sıçradı. 22 yurttaşımız öldü. Batı televizyonları olayları “Türkiye'de savaş görüntüleri” biçiminde verdi. 

ABD YİNE TEHDİT EDİYOR 

Günümüze gelelim. 

ABD, aylardır gerek Washington'dan gerek buradaki kurumlarından Türkiye'de canlı bomba saldırıları olacağını duyuruyor. Kimi tarihlerde vatandaşlarını sokağa çıkmamaları için uyardı. Ne tesadüf, bu uyarılarla bombalı saldırılar önemli ölçüde birbirini tuttu. O hale geldi ki, sabah evden çıkmadan önce “ABD'den saldırı uyarısı var mı” diye internete bakar olduk. 

Atatürk Havaalanı saldırısıyla birlikte ABD uyarılarının tonu daha bir Holbrooke'vari oldu. 16 Haziran'da “IŞİD, muhtemelen Suriye'de ve Irak'ta kaybettikleri topraklara karşı artık daha çok gerilla taktikleri kullanacaktır. Bunların içerisinde Irak ve Suriye dışında önemli hedefler olabilir” diyen CIA Başkanı John Brennan, Atatürk Havaalanı saldırısı üzerine “IŞİD'in Türkiye'ye saldırması için pek çok neden bulunduğunu” söyledi. 

Amerikan istihbaratı, son bir ay içinde toplam 35 kişiden oluşan yedişer kişilik beş IŞİD saldırı timinin Türkiye'ye sızdığını ifşa etti. Amerikan istihbaratına göre, Atatürk Havaalanı'na saldırıyı yedi kişi düzenledi, dördü hâlâ yakalanmadı. Yeni saldırı hedefleri arasında İzmir, Muğla ve Antalya var. 

Amerikan istihbaratının açıklamalarında öyle bir bölüm var ki, sayfalarca analizin yerini tutar: “Türk polisinin iki gündür yaptığı baskınlarda yakaladığı şüpheliler uzun süredir radarında bulunan militanlar. Polis saldırı düzenlemek için Türkiye'ye sızan 35 kişinin izini bulmuş değil.” 

Yani CIA demek istiyor ki, “Türk turizmini çökertecek IŞİD bombacıları benim kontrolümde. Antalya'yı, Muğla'yı, İzmir'i de vururum.” 

Holbrooke, “Kuzey Irak'a harekât yapmayın” diye tehdit etmişti. Şimdiki tehdidin amacı ne? Türk turizminin hedef alınmasından anlıyoruz ki, Ankara-Moskova ilişkilerinin yeniden iyileşme yoluna girmesi ABD'yi çok rahatsız etti. Hele buna bir de Başbakan Binali Yıldırım'ın söylediği gibi Suriye ile ilişkileri düzeltmek eklenirse, ABD'nin beş yıllık çabası berhava olacak. 

NGO'LARIN MESAİSİ ÇATAYEV 

“Atatürk Havaalanı saldırsının planlayıcısı” diye sunulan Çeçen Ahmed Çatayev'in biyografisi, CIA'nın IŞİD canlı bombacılarını kontrol ettiği savına uygun düşüyor. Çeçenistan'daki savaşta bir kolunu kaybettikten sonra “Tek kollu Ahmed” diye anılan Çatayev, terör suçlamaları nedeniyle arandığı Rusya'dan 12 yıl önce kaçıp Avusturya'dan siyasal sığınma hakkı almış. 2008'de İsveç'te arabasında kalaşnikof tüfekler ve patlayıcılar bulunduğu için bir yıl hapis yatmış. 

2010'da Ukrayna'ya gitmiş. Odessa Emniyet Müdürü Giorgi Lortkipanidze, Çatayev'in kendilerine paralı muhbirlik yaptığını, teröristlerle ilgili bilgi verdiğini açıkladı. 

Eski Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili döneminde Gürcistan istihbaratında görev yapmış. Gürcistan parlamentosu Savunma ve Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı İrakliy Sesiaşvili, “Maalesef Ahmed Çatayev, Saakaşvili döneminde istihbarat mensubuydu. Gürcistan'ın verdiği operasyonel pasaporta sahipti ve bunun sayesinde birçok ülkede operasyonlara katılıp bunun karşılığında maaş aldı" dedi. 

Çatayev, Rusya'nın isteği üzerine Ukrayna'da tutuklanmış. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Uluslararası Af Örgütü, Rusya'ya iadesine engel olmuş. Bir yıl sonra Türkiye-Bulgaristan sınırını geçerken yakalanmış. Yine insan hakları örgütleri devreye girmiş, Avusturya'da sığınma hakkı olduğu için serbest bırakılmış. Bir kez de Gürcistan'da polisle bir çatışmada yakalanıp bırakılmış. 

ABD Kongresi üyesi ve İç Güvenlik Komitesi Başkanı Michael McCaul, Çatayev'in “pek çok kez Suriye'ye gittiğini” ve “IŞİD'in savaş bakanlığında üst düzey operasyonlar yönettiğini” söylüyor. Batı istihbarat örgütlerinden sızan bilgilerine göre, Çatayev, Rusya ve Avrupa'da saldırılar planlayan özel bir IŞİD hücresinin lideri. Emrinde 130 militan bulunuyor. İngiliz istibarat kaynakları, “Çatayev'in bir dönem, öldürülmeden önce Rusya'da 'bir numaralı terörist' olarak ilan edilen Doku Umarov'un yeraltı çetelerini Türkiye'den yönettiğini” iddia etti. 

IŞİD CIA ÖRGÜTÜ 

Girişteki “Kaç tane IŞİD var” sorumuza dönebiliriz. Yukarıdaki Çatayev biyografisi IŞİD'in ölüme sürdüğü Iraklı, Suriyeli, Ürdünlü, Tunuslu, Libyalı “fellah”ınkine ne kadar uyuyor? 

Bu ülkelerin ekonomileri işgallerle, “Arap Baharı” adı altındaki örtülü savaşlarla çökertildi. Aş yok, iş yok, eğitim yok, sağlık yok... Hatta Irak'ın kimi yerlerinde zaman zaman elektrik ve su bile yok. 

Iraklı ABD işgalinin ağır fiziki zulmünü yaşadı. İşkence, ırza geçme, sakat bırakma, öldürme... Birleşmiş Milletler raporlarına göre işgal 4 milyon çocuğu yetim bıraktı. Yetimler şimdi 20'li yaşlarda. İşgalin ağır manevi travmasını ekleyin buna... Suriye'nin ve Libya'nın beş yıldır yaşadıkları da aşağı kalır değil. 

Bu şartlar altında dolar saçan Suudi Vahabilerinin ve Müslüman Kardeşler'in eline düşen yoksulların önüne konulan tek yol, kendi halkını öldürerek yaşamını sürdürebilmek. Bir kere teröre bulaşınca, farkına varmadan CIA'nın örtülü savaşının askeri oluyor.  

Kandırılmış zavallı “fellah”ın IŞİD'ı ile, aranmasına rağmen onca ülkeyi dolaşan, gittiği her yerde korkusuzca suç işleyebilen ve her yakalandığında Uluslararası Af Örgütü gibi NGO'ları arkasında bulan Çatayev'in IŞİD'i aynı değil. “Fellah” IŞİD ile başa çıkmak kolay. Afrika'dan Çin'e, Tayland'a, Rusya'ya ve Orta Asya'ya uzanan CIA kontrolündeki bir terör ağıyla uğraşmak, gerçekten de devletler arası işbirliği gerektiriyor. 

Ama işte CIA'nın ve öteki Batı istihbarat örgütlerinin kontrol ettiği IŞİD'in var olabilmesi için, ona insan kaynağı sağlayan “fellah” IŞİD'inin de var olması gerek. 

KÜRT KORİDORUNU BİTİRMENİN YOLU 

IŞİD ABD'ye lazım. “Kürt koridoru”nu ve PKK/PYD devletçiğini kurmanın anahtarı. Suriye ve Irak'ta üs ve asker bulundurmanın bahanesi. Türkiye'yi ve İran'ı da Suriye ve Irak gibi zayıflatmanın aracı. İran bir hafta önce Tahran'da ve başka kentlerde saldırı planlayan büyükçe bir IŞİD şebekesini çökertti. Türk turizmi Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinden sonra yeniden canlanma olanağına kavuştu. Atatürk Havaalanı'na yapılan saldırı bu olanağı yine zayıflattı. 

ABD'nin IŞİD kartını ıskartaya çıkarmak, kendi milli çıkarları ve güvenliği için Türkiye'nin önceliklerinden biri olmalı. IŞİD PKK/PYD'nin panzehiri değildir. Bu ikisi emme basma tulumba gibi birbirini güçlendirir. Türkiye'ye saldırma konusunda nesnel olarak ittifak içindeler. Çünkü patronları aynı. 

IŞİD'i, PKK/PYD'yi ve öteki irili ufaklı terör örgütlerini temizlemenin tek bir yolu var: Suriye ordusu ve Irak ordusu kendi topraklarının her karışına egemen olmalı. Türkiye, Suriye'nin ve Irak'ın kendi topraklarına egemen olmasına yardımcı olursa, birkaç yılda ne terör örgütleri kalır, ne Kürt koridoru, ne de ABD'nin Suriye'deki korsan üsleri... 

SIĞINMACILAR DOSTLUĞUN ANAHTARI 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, sayıları 2,5 milyon dolayındaki Suriyeli sığınmacılara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verileceğini söyledi. Erdoğan'ın sözleri, Suriye ile ilişkileri düzeltmekten söz ediliyor olsa bile, derinden derine düşmanlığın sürdüğünü gösteriyor. “Mağduriyete son vermek” “kayıt altına almak” gibi ilk bakışta makul görünen gerekçeler ileri sürülecektir bunun için. Fakat herkes biliyor ki sığınmacılar açıktan çeşitli maceralarda kullanılacak militan deposu olarak görülüyor. Zaten var olan bağların dışında, devlet gücü kullanılarak AKP için bir kapalı alan oluşturulacak. Boynunu boyunduruğa kaptırmış olan sığınmacı, istese de AKP'nin gösterdiği yoldan çıkamayacak. 

Örtülü savaş yüzünden yerlerini yurtlarını terk etmeden önce bu insanların Suriye'deki halleri vakitleri yerindeydi. AKP'nin siyasi kararı doğrultusunda MİT ve CIA'nın “enstrümanı” Müslüman Kardeşler tarafından büyük vaatlerle kandırılarak savaşın parçası yapıldılar. Gündüz terör yapmak üzere Suriye tarafına, gece barındıkları sınırdaki kamplara gidip geldiler. Bağımsız gözlemciler, bu trafiğin halen sürdüğünü öne sürüyor. 

Dilenciliğe, fuhuşa ve sefalete mahkum edilen sığınmacıların koşulları gerçekten düzeltilmelidir. Bu haliyle IŞİD ve öteki terör örgütlerinin eleman devşireceği bir maden. Ancak koşullarını düzeltmenin yolu onları vatandaş yapmak değildir. 

Aslında sığınmacılar konusu, madem Suriye ile ilişkileri düzeltmekten söz ediliyor, açılım yapmak için olanak sunuyor. Ankara ve Şam bu insanların yeniden yerlerine yurtlarına yerleştirilmesi için elbirliği yapabilir. Bunun için ortak bir komite oluşturulabilir. Teröre bulaşmış olanlar ayıklanır, bulaşmamış olanlar düzenlerini yeniden kurmaları için desteklenebilir. Rusya'nın, İran'ın, Çin'in, Birleşmiş Milletler insani yardım örgütlerinin katkıda bulunacağı bir fonla, örtülü savaşın tahrip ettiği altyapı ve barınaklar onarılabilir. 

AKP'nin Suriye yönetimine düşmanlığının ürünü olan sığınmacılar konusu, iki tarafı birbirine yakınlaştıracak kaldıraç haline gelebilir. 

Şu kadarını biliyoruz: Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) karşı tezgâhlanan Ergenekon-Balyoz kumpaslarına benzer bir silindir Dışişleri Bakanlığı'ndan da geçti. TSK, devletin bekâsıyla ilgili özel konumu dolayısıyla kumpasın yarattığı tahribatı onarmaya başladı. “Devletin beyni” denilen Dışişleri Bakanlığı da gecikmeden toparlanmalı ve Türkiye'nin devlet politikasını rayına oturtmalıdır. Dış politika, Erdoğan'ın içerideki ve dışarıdaki siyasi ihtiraslarının aracı olmaktan kurtarılmalıdır. 

Hasan Bögün 

Odatv.com 

 

Kaynak <http://odatv.com/kac-tane-isid-var-0507161200.html>  

 

*** 

Atatürk Havalimanı saldırısında flaş gelişme 

Atatürk Havalimanı'ndaki terör saldırısı ile ilgili gözaltına alınarak adliyeye sevk edilen 17 şüphelinin tamamı çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. 

 
 

05.07.2016 02:08 Karakter boyutu :  

 

Atatürk Havalimanı saldırısına ilişkin gözaltına alınan 11'i yabancı 17 kişinin tamamı, "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan tutuklandılar. Yabancı 11 şüpheli Maltepe Cezaevi'ne diğer 7 şüpheli ise Silivri Cezaevi'ne konuldu. Soruşturma kapsamında önceki gün de 13 kişi , 'Silahlı terör örgütüne üye olmak' ve 'Kasten öldürmeye iştirak' suçlarından tutuklanmışlardı. Tutuklu sayısı 17 şüphelinin tutuklanmasının ardından 30'a yükseldi. 

Atatürk Havalimanı saldırısına ilişkin gözaltına alınan 11'i yabancı 17 kişinin tamamı, "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan tutuklandılar. Atatürk Havalimanı'nda meydana gelen ve 47 kişinin ölümü ile sonuçlanan terör saldırısına ilişkin gözaltına alınan 11'i yabancı uyruklu 17 kişi, emniyet işlemlerinin ardından bugün öğleden sonra Bakırköy Adalet Sarayı'na çıkarıldılar. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı Ahmet Demirhüyük, iki zanlıyı ifadesini aldıktan sonra, 15 zanlıyı ise dosya üzerinden “Silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçundan tutuklanmaları talebiyle Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği'ne sevk etti. 

 

17 KİŞİ TUTUKLANDI 

Dosyanın gönderildiği Nöbetçi Bakırköy 3. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklanmaları talebiyle sevk edilen şüpheliler Seyhun Ali A., Ahmet K., Cengizhan Ç., Halil D., Ahmet D. ve Eyüp D. ile Rusya vatandaşları Murad M., Smail M., Bilal A., Ramazan I., Adam R., Smail A., Gulmakhmad S., Kamil D., Smail A., Gadjimed A. ve Edelkhan I.'nın sorgusu gece gece 24.00'a kadar sürdü. 

Şüphelilerden Seyhun Ali A., mahkemedeki sorgusunda örgüt üyeliği suçlamasının aksine mahallesindeki gençleri örgüte katılmalarını engellemeye çalıştığını söylediği öğrenildi. 

 

CANLI BOMBAYI TANIDIĞI İDDİASINI KABUL ETMEDİ 

Şüphelilerden Kamil D., sorgusunda canlı bomba olarak tespit edilen Rakhim Bulgarov'u tanımadığını iddia ederek, "Kendisi ile hiç görüşmedim ve tanımıyorum. Özel güvenlik görevlisinin teşhisini kabul etmiyorum, bu kişi ile kalmış olduğum siteye gitmedim. Bizim kaldığımız evde insanlar sürekli değişiyordu. Belki gelip kalmış olabilir. Fakat ben kendisini tanımıyorum. Kapıda özel güvenlik görevlileri dahi sürekli değişiyordu. Ben onları dahi tanımıyorum" dediği belirtildi. 

 

"BEN TERÖRİSTİN O EVDE OLACAĞINI ZANNETMİYORDUM" 

Şüphelilerden Smail A. ifadesinde suçlamaları kabul etmediğini söyleyerek, "Ben o evde 3-4 kişi kalacak rahat yaşarım diye düşünmüştüm, ancak çok kalabalık oldu. Ben o evin tehlikeli bir ev olduğunu bilmiyordum, kendi odamda Kur'an okurum diye düşünüyordum. Ben teröristin orada, o evde olacağını zannetmiyordum. Polis bizi yakaladığında bu evde daha önceden teröristlerin kaldığını söyledi, ancak biz bilmiyorduk. Yanlış zamanda o evde bulunmuşum" dediği öğrenildi. 

 

"DEAŞ FİKİRLERİNİ ÖĞRENDİM, KENDİLERİ İLE BİR FİKİR BAĞIM OLDU" 

Şüphelilerden Cengizhan Ç., DEAŞ'ın görüşlerini benimsediğini belirterek, "Kendilerini takip ediyordum. Facebook ortamında takip ettiğim, İslami diye beğendiğim guruplar vardır. Bu nedenle DEAŞ fikirlerini öğrendim, kendileri ile bir fikir bağım oldu, savundukları şeylere inandım. Sonra Suriye'ye gitmeye karar verdim. Ancak Şanlıurfa Akçakale'den İstanbul'a geri döndüm. Bu yolculuğu tek başıma Ramazan ayı başında yaptım. Şüphelilerden Seyhun Ali A. ile 2 ay önce tanıştım. O bana onların İslami açıdan yaptıklarının yanlış olduğunu, boğarak ve yakarak öldürdüklerini, bunun İslami olmadığını, gitme diyerek tavır koydu" şeklinde ifade verdiği öğrenildi. 

Ahmet D. ise çatı katında bulunan silah, tabanca ve susturucuların kendisine ait olmadığını öne sürerek, "Oturduğum yer Sultangazi ilçesidir, her çeşit insan bulunmaktadır. Kimin koyduğunu bilmiyorum. Başkaları koymuş olabilir. Oturduğum semt iyi bir muhit değildir" dediği öğrenildi. Diğer şüpheliler de suçlamaları kabul etmedi. 

 

17'Sİ DE 'SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİ' SUÇUNDAN TUTUKLANDILAR 

Mahkeme, gece 24.00'te biten sorgulamaların ardından kararını açıklamak için ara verdi. 1.5 saatlik aradan sonra kararını açıklayan mahkeme, sanıkların üzerine atılı suçun niteliği, olay yeri inceleme krokileri, kriminal polis laboratuarı raporları, HTS kayıtları, telefon ve diğer bilişim - bilgi depolama araçlarına ilişkin inceleme tutanakları, kamera görüntülerini inceleme ve değerlendirme tutanakları, teşhis tutanakları, tutuklama tedbirinin atılı suça orantılı oluşu, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalışı ve suçun CMK 100 / 3 maddesi kapsamındaki katalog suçlardan oluşunu gerekçe göstererek tüm şüphelileri "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan tutuklanmalarına karar verdi. 

 

Yabancı 11 şüpheli Maltepe Cezaevi'ne diğer 7 şüpheli ise Silivri Cezaevi'ne konuldu. 11 yabancı şüpheli çevik kuvvet aracıyla Maltepe Cezaevi'ne getirildi. 

 

TUTUKLU SAYISI 30'A YÜKSELDİ 

Soruşturma kapsamında önceki gün de 13 kişi , 'Silahlı terör örgütüne üye olmak' ve 'Kasten öldürmeye iştirak' suçlarından tutuklanmışlardı. Tutuklu sayısı 17 şüphelinin tutuklanmasının ardından 30'a yükseldi. 

Odatv.com 

 

Kaynak <http://odatv.com/ataturk-havalimani-saldirisinda-flas-gelisme-0507161200.html>  

 

*** 

Hüseyin Vodinalı yazdı: IŞİD’e NATO görevi 

Irak ve Suriye’de tasfiye sürecine giren IŞİD’in yeni görev alanı Polonya’nın başkenti Varşova’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde karara bağlandı. 

 

08.07.2016 21:06 Karakter boyutu :  

İranlı Abbas Kiyerüstami’nin Fransız gönüldaşı Jean Renoir’in dediği gibi, “Hiçbir kurmaca gerçeğin kendisi kadar büyülü değildir”  

Komplo teorileri, aslında gerçeklerin kurmaca haline getirilip basitleştirilmesidir. 

Ve basitleştirildikleri için yanlıştırlar. 

Sinema ve edebiyat dünyasında bunu iyi bilenler hep en çok sevilenlerdir. 

Stanley Kubrick, Martin Scorsese, Gabriel Garcia Marquez, Paul Auster gibi mesela. 

Mesela Adolf Hitler ve Saddam Hüseyin’in yükseliş ve çöküş hikayeleri hiçbir kurmacada bulamayacağınız kadar olağanüstü ve bir anlamda benzeşiktir. 

  

Korkunç ve şaşırtıcı bir sıradışılık elbette. 

Tıpkı “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler”in, aslında Grimm Kardeşler’e dolgun bir ücret veren Frankfurtlu bir bankerin seks fantezi dünyası için siparişle yazılmış pornografik bir hikaye olarak doğduğu gibi.(*) 

7 cücelerin her biri, 7 ölümcül günahı temsil etmektedir. 

Tıpkı IŞİD’in de, ırkçı ve sömürgen Batı Emperyalizmi’nin, Selefi/Vahabi kardeşlere dolgun ücret karşılığı, pornografik bir savaş fantezisi siparişinden başka bir şey olmadığı gibi. 

Grimm Kardeşler’e porno hikaye yazdıran Frankfurtlu bankerler, bunların yanında o kadar masum kalıyor ki. 

Şüphesiz cehalet, yoksulluk ve cinsel açlık üçgeninde kıvranan zavallı ruhların, sapık birer katile dönüşmesi şaşırtıcı değildir. 

En zengin ve en yoksulların, cinsel fantezilerinin hep şiddet yüklü olması kaderin bir cilvesi midir? 

IŞİD Irak’ın işgalinden doğmuştur ama onlar ülkesini savunan Iraklı direnişçilerin devamı değil, tam aksine onları bertaraf etmek için yaklaşık 5 bin CIA ve MOSSAD ajanının yerleştiği Musul bölgesinin ürünüdür. 

Musul yöresindeki casus yapılanmasının ürettiği bir laboratuvar canavarıdır. 

İlk kafa kesme olayları burada yaşanmıştı. 

Batı’nın gözündeki oryantalist barbar doğuluları temsil ediyorlardı. 

1930’larda İngiliz Nazi Partisi üyesi Tolkien’in Orta Dünya (Ortadoğu çağrışımı var) dediği yerde yaşayan Orklar gibi mahluklar olarak tasvir edildiler ve ne yazık ki hayata geçirildiler. 

Şiddetin en vahşi ve çıplak hale getirildiği sapıkça bir örgütün temelleri burada atıldı, ardından bu virüs tüm dünyaya yayıldı. 

Suriye’de yaşanan insanlık dışı katliamlar, biyolojik ve kimyasal silahların kullanımı, Miami’deki gece kulübü baskını, Paris saldırıları, İstanbul Havalimanı’na düzenlenen baskın, ardından Bağdat’taki feci saldırılar, Bangladeş’te öldürülen diplomatlar, ve belki Dallas’taki silahlı adamlar. 

Dallas’taki silahlı adamların polisleri çatır çatır öldürmesi, bana göre IŞİD’i yöneten kirli Amerikan devletinin Donald Trump’a seçim “hediyesi”! 

Aslında Hillary’ye demeliydim! 

Monsanto’nun avukatı Hillary hanım, bu kargaşadan “barışı savunan biri olarak” kârlı çıkacaktır. 

“Irkçı” Trump ise yara alacak. 

VARŞOVA’DAKİ NATO ZİRVESİ  

ABD’nin Arap Baharı’ndaki rolü ile Rusya’ya karşı düşmanlık ve NATO’yu canlandırma politikaları paralellik arzediyor. 

Bunun pivot noktasında ise İran var. 

Malum; ABD, Polonya ve Romanya’ya füze kalkanı yerleştirmeye çalışırken hep İran’ı gerekçe gösterdi. 

Oysa adres tabii ki Rusya ve gittikçe güçlenen Şanghay İşbirliği Örgütü idi. (Brexit de ŞİÖ’ye hizmet edecek bakın görün

IŞİD de, neticede çekirdeğini Çin ve Rusya coğrafyasındaki CIA unsurları olan Vahabi/Selefi teröristlerin liderlik ettiği bir Süper-NATO örgütü. 

Irak ve Suriye’de tasfiye sürecine giren IŞİD’in yeni görev alanı Polonya’nın başkenti Varşova’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde karara bağlandı. 

Tabii ki bu şekilde bir açıklama yapılmadı. 

Resmi gündem şu şekilde: 

“Toplantıda, NATO'nun Türkiye'yi de kapsayan güney kanadı için atılacak adımlar gündeme gelecek. IŞİD’e karşı alınacak önlemler görüşülecek. Türkiye'nin Suriye sınırının güçlendirilmesi ve Iraklı subayların eğitilmesi kararlarının çıkması bekleniyor.  

İsveç ve Finlandiya’nın ‘NATO’nun yakın dostu’ sıfatıyla katılacakları NATO zirvesinde ele alınacak konuların başında NATO’nun Polonya ve Baltık ülkeleri Estonya, Letonya ve Litvanya’da NATO varlığının arttırılması gelecek.” 

Rusya’ya Doğu Avrupa üzerinden baskı ve IŞİD’in Ortadoğu’dan Asya’ya transferi gündemde. 

IŞİD’in, cici babası Suudi Arabistan’da saldırılar düzenlemesi bunun habercisi bir nevi. 

ABD’nin uydusu haline gelen Gürcistan ve Ukrayna’da “istihbarat elemanı” olarak resmen istihdam edilen Çeçen, Uygur ve Dağıstanlı teröristlerin yeni görev yerinin, Kafkasya, Çeçenistan ve Türki Cumhuriyetler ile Çin’in Şinciang bölgesi olacağı haberleri geliyor.  

Gazeteci Rafet Ballı, Aydınlık gazetesinde AKP’li ve İranlı kaynaklara dayanarak bunu yazdı. 

Çeçen ve Uygur kökenli IŞİD’çilere bölgede işsiz kalan Arapların da ekleneceği, hali hazırda Pakistan ve Afganistan’ın da bu noktada, El Kaide ve Taliban olarak gereken desteği vereceği belirtiliyor. 

Kuşkusuz ki, Türkiye de Batı kampından uzaklaştıkça hedef ülke haline gelecektir. Ancak, Türkiye’nin şöyle bir avantajı var, Ortadoğu’daki Rusya ve ABD destekli IŞİD tasfiyesinden yararlanabilecek. 

Cinsel fantezilerin dinsel fantezilere dönüştüğü, savaşın “dolaylı”, terör eliyle arkadan hançerlenmek olarak yeniden düzenlendiği Yeni Ortaçağ’da işler böyle yürüyor artık. 

Nükleer savaş tehlikesi yok, soğuk savaş yok, felsefe yok. 

Kirli savaş, aptallık, cehalet, ırkçılık ve dincilik çok. 

Ne diyor, 2003’te Saddam’ın heykelini yıkan Iraklı Hassan El Jaburi BBC’ye; 

“Amerikalıların Bağdat’a girdiği gün çok mutlu olmuştum Saddam’dan kurtulduk diye. Ama Bush ve Blair, yalancı. Irak’ı yok ettiler, sıfır noktasına orta çağlara veya öncesine götürdüler”  

(*) Turgut Yüksel’in Ot Dergisi 16. sayıda yayınlanan “Sekizinci Ölümcül Günah”başlıklı yazısından. 

Hüseyin Vodinalı 

Odatv.com 

 

Kaynak <http://odatv.com/iside-nato-gorevi-0807161200.html>  

 

*** 

Öldüğü kesinleşen üst düzey IŞİD komutanı Şişani kimdir? 

IŞİD'in öldüğünü doğruladığı Ömer eş-Şişani'nin "cihat" macerası nasıl başladı, nasıl sona erdi? 

 

Tulga Buğra Işık 

Perşembe, 14 Temmuz 2016 11:07 

 

Daha önce hakkında pek çok kez "öldü" haberleri çıkan IŞİD komutanı Ömer eş-Şişani'nin ölümü bu kez bağlı bulunduğu örgüt tarafından doğrulandı. IŞİD açıklamasında Şişani'nin Irak'ın Ninova bölgesinde öldüğü söylendi. 

Peki IŞİD'in en tanınmış isimlerinden Ömer eş-Şişani kimdir? 

ÇEÇENLERLE BİRLİKTE RUSYA'YA KARŞI SAVAŞIYOR 

Tarkan Batiraşvili ismiyle 1986'da Gürcistan'da doğan Şişani, sonradan ismini değiştiriyor. Şişani, Arapça'da "Çeçen" anlamına geliyor. Şişani'nin yaşadığı bölgenin 1990'larda İkinci Çeçen Savaşı sırasında cihatçıların geçiş noktasında olmasıyla birlikte, Batiraşvili Çeçen cihatçılarla ilk kez iletişime geçmiş oluyor.  

Wall Street Journal'ın 13 Kasım 2013 tarihli haberine göreyse, Şişani'nin babası cihatçının bu sırada Çeçenlere yardımcı olduğunu, hatta kimi zaman "Rus askerlerine karşı onlarla birlikte operasyonlara katıldığını" söylüyor. 

GÜRCİSTAN ORDUSUNDA ABD TARAFINDAN YETİŞTİRİLİYOR 

Batiraşvili, sonrasında Gürcistan ordusuna katılıyor. Burada özel kuvvetlere alınarak ABD tarafından da eğitilen Şişani, silah kullanma becerisiyle dikkat çekiyor. Hatta ABD'nin Batiraşvili'yi Irak'a götürmek istediği ancak bu sırada Gürcistan ordusundaki ihtiyaç sebebiyle vazgeçtiği bile öne sürülüyor. 

Türkiye üzerinden geçerek IŞİD'e katılan Çeçenler ABD tarafından eğitilmiş 

2008 Güney Osetya Savaşı'nda Rusya'ya karşı savaşan Şişani, 2010 yılında konan verem teşhisi sebebiyle ordudan atılıyor. Sonrasında yeniden orduya kabul edilmeyi denese de başarılı olamıyor. 

Şişani Gürcistan ordusundayken (soldaki Şişani): 

  

CİHATÇILARLA TEMAS VE SURİYE 

Batiraşvili, ordudan atıldıktan bir süre sonra yasadışı silah bulundurmaktan 3 yıl hapis cezasına mahkum ediliyor. 

Ancak El Ahbar, Batiraşvili'nin tutuklanması öncesinde cihatçılarla temas içerisinde olduğunu belirtiyor. Habere göre 2011 yılında Mısır'ı ziyaret eden Batiraşvili, burada "Suudi bir din adamı, Katarlı bir işadamı, Müslüman Kardeşler'in önemli bir ismi ve Mansur el-Turki olarak bilinen genç bir Türk ile" bir araya geliyor. 

Henüz Suriye'ye gitmeyi düşünmeyen Şişani, burada görüştüğü isimler tarafından buna ikna ediliyor. Mansur el-Turki'ninse Şişani'yi "cihadın küresel olduğu"na ikna ettiği ve Şişani'ni 2011 yılında Türkiye'ye geldiği söyleniyor. 

Şişani'nin talebiyse, Suriye'ye gitmesi karşılığında gelecekte Kafkasya'daki cihada yardım edilmesi. Bu talebi kabul eden tek örgütse IŞİD oluyor. 

Suriye'ye giden Şişani, burada Ebu el-Athir el-Absi aracılığıyla IŞİD lideri Ebubekir el-Bağdadi ile de görüşüyor. 

El Ahbar haberinde dikkat çeken başka bir noktaysa, Çeçen cihatçıların MİT ile olan bağlantısı. Haberde Çeçen cihatçıların MİT tarafından kullanıldığı ve çok sayıda Çeçen cihatçının Suriye'ye Türkiye üzerinden gittiği söyleniyor. 

Suriye'deki Çeçen cihadcılar ve Türkiye'nin rolü 

 

ŞİŞANİ'NİN SURİYE MACERASI 

Şişani'nin Suriye'deki ilk deneyimi ise Muhacir Ordusu'yla oluyor. İlk kez 2012'de Halep'te savaşmaya başlayan Şişani, çoğunluğu Çeçen olan birliğiyle El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi'ne yardımcı oluyor. 

2012 Aralık ayında El Nusra'nın Halep'in batısındaki Şeyh Süleyman Askeri Üssü'ne saldırısına da katılan Şişani, 2013 başlarında da Halep'te Muhacir Ordusu'ndaki faaliyetini sürdürüyor. 

Sonrasındaysa Muhacir ve Ensar Ordusu adı altında yeni bir grup kuruluyor. Bu grup 2013 Ağustos'unda Menagh Askeri Hava Üssü'nün cihatçıların eline geçmesinde anahtar rol oynuyor.  

Şişani, 2013 ortalarında Ebu Bekir el-Bağdadi'ye biat ederek IŞİD'e katılıyor. Bu sırada Ömer Şişani ve başka bir Çeçen lider olan Emir Seyfullah Şişani arasında da ayrışma yaşanıyor. 

Ömer Şişani, Seyfullah Şişani'yi kınayan bir açıklama yaparak, Seyfullah ve adamlarını örgütünden kovduğunu bildiriyor. Seyfullah Şişani'nin adıysa sonrasında Türkiye'de tedavi edilen cihatçıların arasında geçiyor. 

El Kaide’ci Çeçenler Türkiye’de tedavi görüyor 

 

IŞİD İÇERİSİNDE YÜKSELMESİ VE ÖLÜMÜ 

IŞİD'e katıldıktan sonra Rakka'da örgütün üst düzey askeri komutanlarından biri haline gelen Şişani, örgütün özel kuvvetlerini yönetmeye başlıyor. 

2014 ortalarından itibaren Şişani'nin pek çok farklı yerde savaştığı söylenmeye başlıyor. Çeçenler arasında tanınan bir isim olan Şişani'nin, Çeçenler arasında IŞİD'e katılımı artırdığı da söyleniyor. 

Foreign Policy'den Michael Cecire, Şişani'nin IŞİD içerisinde yer almasının bölgede IŞİD'i meşrulaştıran bir unsur olduğunu ve örgütün bunun propagandasını yaptığını aktarıyor. 

Zamanla Şişani'nin IŞİD'in "ikinci adamı" ve "savaş bakanı" olduğu söylenmeye başlıyor. Gürcistan ordusunun özel kuvvetlerinde ABD tarafından yetiştirilen Şişani, IŞİD'in zirvesine yükseliyor. 

2015'e gelindiğiyse de artık sık aralıklarla Şişani'nin öldüğüne dair haberler çıkıyor. Bu haberlerin bir kısmı Pentagon tarafından da "doğrulansa" bile, her seferinde yalanlanıyor.  

Pentagon: El Şişani öldü 

Ancak 5 Mayıs 2015'te ABD tarafından başına 5 milyon dolar ödül konan Şişani'nin ölümü, bu kez kendi örgütü IŞİD tarafından doğrulandı. IŞİD açıklamasında Şişani'nin Irak'ın Ninova bölgesinde Irak ordusuna karşı savaşırken öldüğü söylendi. 

IŞİD açıklamasının ardından, ABD, Şişani'nin öldüğüne dair önceki raporlarının yanlış olduğunu kabul ederek, Şişani'nin olduğu bölgelerde hava saldırıları gerçekleştirdiklerini, ancak kendilerinin Şişani'yi öldürmeyi başaramadığını kabul etti. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/oldugu-kesinlesen-ust-duzey-isid-komutani-sisani-kimdir-161904>  

 

*** 

Türkiye üzerinden geçerek IŞİD'e katılan Çeçenler ABD tarafından eğitilmiş 

Türkiye üzerinde geçerek IŞİD'e katılan Çeçenlerin, ABD tarafından eğitildikleri ve IŞİD'in lider kadrosunda yer aldıkları bildiriliyor. 

Çarşamba, 16 Eylül 2015 12:54 

 

McClatchyDC'nin haberine göre 2012 yazında Türkiye üzerinden Suriye'ye geçen 15 Çeçen arasında ABD'den eğitim almış isimler bulunuyor. McClatchyDC'ye konuşan "Abdullah" isimli Kilis merkezli çalışan bir insan kaçakçısı, Çeçenleri Türkiye'den Suriye'ye götürdüğünü belirterek, o sırada bu kişilerin önemini fark etmediğini söylüyor. 

"ÇEÇENLER IŞİD İÇERİSİNDE ÖNEMLİ KİŞİLER HALİNE GELDİ" 

2012 yılında pek çok kişinin Suriye'ye geldiğini belirten Abdullah, "Avrupa, Rusya, Almanya, Fransa" dahil olmak üzere pek çok yerden "müslümanların Beşar Esad'a karşı devrimi desteklemeye" geldiklerini aktarıyor. 

Abdullah buraya gelen "disiplinli" ve "çok az Arapça konuşan" kişilerin IŞİD'in başlangıçları olduğunu sonradan fark ettiğini söyleyerek, buraya gelen 15 Çeçen'in IŞİD hiyerarşisi içerisinde önemli kişiler haline geldiğini belirtiyor. 

ABD TARAFINDAN EĞİTİLEN ÇEÇENLER 

Çeçenlerin arasında ABD tarafından eğitilen isimler olduğu aktarılırken, bunların başında Ebu Ömer El Şişani geliyor. Gürcistan'da Tarkan Batiraşvili ismiyle dünyaya gelen Şişani, sonradan adını değiştiriyor. 

Gürcistan ordusunda 2008'de Rusya'ya karşı savaşan Şişani'nin, eğitimlerin başından beri büyük yetenek gösterdiği ve ABD'nin eğitiminde büyük rol oynadığı söyleniyor. 

İsmi verilmeyen Gürcistanlı bir yetkili, zamanında Şişani'nin Irak'a giderek ABD'nin yanında savaşmamasının tek sebebinin Gürcistan'da kendisine duyulan ihtiyaç olduğunu belirtiyor. 

"ÇEÇENLERİN BECERİSİ IŞİD'E ÜYE KAZANDIRDI" 

Haberde, IŞİD tarafında savaşan Çeçenlerin becerisinin örgüte desteği arttırdığı aktarılırken, Kafkaslardan Suriye'ye giden gençlerin artık diğer gruplarla değil "kazanan taraf" olan IŞİD ile birlikte savaşmak istedikleri söyleniyor. 

Foreign Policy'den Michael Cecire, Şişani'nin IŞİD içerisinde yer almasının da bölgede IŞİD'i meşrulaştıran bir unsur olduğunu ve örgütün bunun propagandasını yaptığını aktarıyor. 

"SURİYE SAVAŞINDAN ÖNCE İSTANBUL'DA AÇ VE SIKILMIŞ HALDEYDİK" 

Haberde Çeçenler için Suriye'deki olaylardan önce de Türkiye'nin cazibesi olduğu aktarılırken, Çeçenlerin sıklıkla İstanbul'a geldikleri ve buradaki Çeçenlerle birlikte kolayca yaşayabildikleri söyleniyor. 

Ancak Ramazan isimli bir Çeçen "Suriye savaşından önce İstanbul'da aç ve sıkılmış haldeydik" diyerek, buradaki hayatın da kendilerini tatmin etmediklerini belirtiyor. 

İstanbul'da "aynı anda gangster olmaya çalışan çok sayıda işsiz" bulunduğunu söyleyen bir Çeçen, "Suriye olunca yapacak bir şey bulduk" diyor, 2 yıl Suriye'de savaşan ve şu anda İstanbulda yaşayan bir Çeçen ise ona hak veriyor. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/turkiye-uzerinden-gecerek-iside-katilan-cecenler-abd-tarafindan-egitilmis-129870>  

 

*** 

Suriye'deki Çeçen cihadcılar ve Türkiye'nin rolü 

Suriye'deki El Kaide bağlantılı örgütlerde savaşan Çeçenlerin önemli isimlerinden Ömer el-Şişani'nin hikayesi dikkat çekici. Gürcistan hapishanesinde cihad ile tanışan Şişani'nin yolculuğunda, Mısır'da takma isimli bir Türk ile buluşmak da yer alıyor. 

Cuma, 02 Mayıs 2014 14:26 

 

(soL - Dış Haberler) Suriye'deki Çeçen cihadcı varlığına dair yazılıp çizilenler, bu unsurların neredeyse tamamının Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin kontrolünde savaşmaya gönderildiği. 

El Ahbar'dan Suheyb Ancarini'nin haberine göre, Suriye'deki Çeçenlerin en önemli isimlerinden Ömer el-Şişani'nin "cihad" yolculuğu her üç ülkenin de izini taşıyor. Gerçek adı Tarkan Batiraşvili olan Çeçen cihadcı, 2010 yılının Eylül ayında yasadışı silah tedariği ve yığınağı yapma suçundan Gürcistan'da tutuklandı. 1986 doğumlu Batiraşvili, hapishanede Muhammed isimli bir Suudi cihadcıyla tanışarak dönüşümünü tamamladı.  

2006 yılında Gürcistan ordusuna yazılan Şişani, 2008'de mecburi hizmeti sona ermesine rağmen orduda kaldı. Ancak 1 yıldan az bir sürenin sonunda, verem teşhisiyle ordudan terhis edildi.  

Farklı bir hikaye 

Ancak El Ahbar'a konuşan ve Çeçen cihadcıya yakın kaynaklar, Şişani'nin ordudan terhis edilmesiyle tutuklanması arasında geçen sürenin önemini vurguluyorlar. Buna göre Şişani, bu iki yıla yakın süre boyunca cihadcı unsurlarla temas etti. Hapisten çıktıktan sonra ise, Suudi cihadcı Muhammed'in kendisine verdiği isimler üzerinden yeni temaslar kurdu. 

Burada önemli bir nokta, 2011 yılında yaptığı Mısır ziyareti. Şişani Mısır'da Suudi bir din adamı, Katarlı bir işadamı, Müslüman Kardeşler'in önemli bir ismi ve Mansur el-Turki olarak bilinen genç bir Türk ile bir araya geldi. 

El Ahbar muhabirinin iddiasına göre, bu görüşmede henüz "Suriye'de cihad" düşüncesi yoktu. Şişani, Rusya'ya karşı yeni bir cihad dalgası için Çeçenistan'a dönmeyi umuyordu. Ancak Mısır'da yeni yeni başlayan Mübarek karşıtı eylemler (görüşme muhtemelen Şubat ayındaydı) güçleniyor, Müslüman Kardeşler ve onun destekçileri Türkiye ile Katar, ne pahasına olursa olsun iktidarı almak istiyorlardı. Mısır'daki gelişmelerin Müslüman Kardeşler'i iktidara taşıması ve Suriye'de başlayan savaş, dikkatlerin buraya doğru kaymasına neden oldu. 

Mansur el-Turki 

Mısır'da kaldığı süre boyunca Şişani'ye "eskortluk" yapan Mansur el-Turki'nin, Çeçen lideri cihadın "küresel" olduğuna ikna ettiği belirtiliyor. 

Daha sonra, 2011 yılının Eylül ayında Ömer el-Şişani kendisini Türkiye'de buluyor. Şişani'nin motivasyonu ise, "Komünistlerden hiçbir farkı olmayan, Ruslar ve onların Baasçı müttefiklerine karşı savaşmak." 

Suriye'deki cihadcı unsurlarla toplantılar yapan Şişani, bu insanları "güvenilmez" buluyor. Şişani, Suriye'dekilerin, gelecekte Kafkasya'daki cihad mücadelesine desteğini de istiyor. Buna olumlu cevap veren tek örgüt ise Irak-Şam İslam Devleti oldu. 

Halep kırsalında Ebu el-Athir el-Absi ile buluşan Şişani, Absi aracılığıyla IŞİD lideri Ebubekir el-Bağdadi ile görüştü. Bağdadi'de, diğer cihadcı liderlerde olmayan bir "tevazu" olduğunu savunan Şişani, bu görüşmede Kafkasya için destek sözü aldığını belirtiyor. 

El Ahbar'daki haberde, Türkiye'nin ve MİT'in rolüne özellikle dikkat çekiliyor. Çeçen cihadcıların MİT tarafından kullanıldığını söylenirken, özellikle Kesab ve Halep saldırıları boyunca çok sayıda Çeçen militanın Türkiye'den Suriye'ye geçiş yaptığı belirtiliyor. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunyadan/suriyedeki-cecen-cihadcilar-ve-turkiyenin-rolu-haberi-91829>  

 

*** 

El Kaide’ci Çeçenler Türkiye’de tedavi görüyor 

Kilis Valiliği, önceki gün Halep’teki çatışmalarda yaralanan ve Kilis’te tedavi altına alınan “ÖSO” militanlarından birinin öldüğünü duyurdu. Aynı gün Halep’te çatışanlar, El Kaide’nin kolu El Nusra’ya bağlı Çeçen cihatçılardı. 

Pazar, 09 Şubat 2014 12:10 

 

(soL - Haber Merkezi) Anadolu Ajansı (AA) 6 Şubat’ta Kilis Valiliği’ne dayanan bir haber geçti. Habere göre, Halep kenti ve çevresinde “rejim güçleri”yle girdikleri çatışmalarda yaralanan 16 Suriyeli, Kilis’in Öncüpınar sınır kapısından Türkiye’ye getirilmiş ve Kilis Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştı. Valilik, tedavi altına alınan “Suriyelilerden” birinin hayatını kaybettiğini açıkladı. 

Uluslararası ajanslara ve yerel kaynaklara göre 6 Şubat’ta Halep’te yaşanan tek büyük çaplı çatışma, muhaliflerin Halep Cezaevi’ni ele geçirmek üzere başlattıkları saldırıydı. El Kaide’nin Suriye’deki kollarından El Nusra Cephesi ve İslami Cephe’nin birlikte düzenlediği saldırı, Suriye ordusu tarafından püskürtüldü. 

Çeçen militan öldürüldü 

Saldırıyı El Nusra adına, Seyfullah el Şişani’ye bağlı Çeçen birliğinin düzenlediği biliniyor. Türkiye’de ikamet ederken, Çeçen militan Ömer el Şişani liderliğindeki Ceyş el Muhacirun ve’l Ensar’a (Göçmenler ve Destekçiler Ordusu) katılmak üzere Suriye’ye geçen Seyfullah el Şişani, bu grup daha sonra Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) katılınca, örgütten ayrıldı. Eylül 2013’te El Nusra Cephesi’ne katılan Seyfullah el Şişani, 6 Şubat’ta Çeçenlerden oluşan birliğiyle Halep Cezaevi’ne yönelik saldırıyı komuta etti ve çatışmada öldürüldü. 

Kilis Devlet Hastanesi’ne kaldırılan ve Suriyeli olduğu iddia edilen militanların, El Nusra Cephesi çatısı altında, Seyfullah el Şişani önderliğinde savaşan Çeçen militanlar olduğu tahmin ediliyor. 

IŞİD militanları da Hatay'da 

Diğer yandan Anadolu Ajansı’nın dün geçtiği bir başka haberde, Lazkiye’nin Cebel Ekrad bölgesinde, Suriye ordusunun roket ve füze saldırısı sonucunda yaralanan 10 kişiden 2’sinin Hatay’da tedavi altına alındığı belirtildi. Haberde diğer 8 kişinin Suriye’deki hastanelerde tedavi altına alındığı, Türkiye’ye getirilen 2 ağır yaralanın da Yayladağı sınır kapısından geçirildiği kaydedildi. 

IŞİD’e yakın kaynaklar, Cebel Ekrad’da IŞİD’e bağlı bir grupla ordu arasında çatışma çıktığını ve aralarında Türkiye’den bir militanın da bulunduğu cihatçıların öldürüldüğünü duyurdu. 

Çeçen militanlar Suriye’yi eğitim için kullanıyor 

Rusya’nın Soçi kentinde başlayan Kış Olimpiyatları’na terör saldırısı yapılabileceği yönündeki iddialar bugünlerde sürekli gündemde. Olası bir saldırı konusunda baş şüpheli ise, kendilerini Kafkas Emirliği olarak adlandıran ve çoğunluğu Çeçenlerden oluşan grup. 

Doku Umarov liderliğindeki Kafkas Emirliği’nin son birkaç yıldır en önemli “yatırımı” ise Suriye’ye yolladığı militanlar. Suriye’deki çatışmaları, savaş tecrübesi edinmek amacıyla kullanan Çeçen cihatçıların sayıları 400 ile 1000 arasında tahmin ediliyor. 

Çeçen militanların Suriye’de dört ayrı grup halinde hareket ettikleri belirtiliyor. Liderleri genellikle “Çeçenistanlı” anlamına gelen “el Şişani” soyadını kullanıyor. Bu militanlardan biri de, daha önce Gürcistan ordusunda istihbarat elemanı olduğu açığa çıkan, Ceyş el Muhacirun ve’l Ensar adlı çetenin lideri Ömer el Şişani. Grubun, IŞİD’e katılma alması ve IŞİD’le diğer cihatçılar arasında çatışma çıkması sonrasında kadro kaybına uğradığı belirtiliyor. Gerçek adı Tarkan Batıraşvili olan Ömer el Şişani’ye bağlı grubun en önemli eylemi, Ağustos 2013’te Halep’te Menagh Hava Üssü’nün ele geçirilmesi olmuştu. 2010’da silah kaçakçılığı iddiasıyla 3 yıl hapse mahkum edilen ancak verem olduğu gerekçesiyle tahliye edilen Batıraşvili’nin İstanbul’a geldiği, oradan da “cihat” için Suriye’ye geçtiği biliniyor. 2008’de Gürcistan ordusu saflarında Rusya’ya karşı savaştığı da açığa çıkmıştı. 

Diğer iki grup ise, doğrudan Doku Umarov’un temsilcisi olduğu belirtilen Selahattin el Şişani ile önceki gün öldürülen Seyfullah el Şişani’ye bağlı ve El Nusra Cephesi çatısı altında bulunuyor. Seyfullah Şişani, 2013 Eylül ayına kadar Ömer el Şişani’nin liderliğini yaptığı grubun iki numaralı komutanıydı. Örgüt, İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından bile, düzenlediği intihar bombalı saldırılardan ötürü “insanlığa karşı suç” işlemekle eleştirilmişti. 

Çeçenlerin oluşturduğu dördüncü grupsa, özellikle Lazkiye çevresinde faal olan, Emir Müslim komutası altındaki Cund eş-Şam. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunyadan/el-kaideci-cecenler-turkiyede-tedavi-goruyor-haberi-87448>  

 

*** 

Pentagon: El Şişani öldü 

Pentagon yetkilileri, IŞİD'in "savaş bakanı" Ömer el Şişani'nin bu kez "gerçekten" öldürüldüğünü iddia etti. 

Salı, 15 Mart 2016 19:26 

 

İki üst düzey Pentagon yetkilisi, IŞİd komutanlarından Ömer El Şişani'nin öldürülüdğünü iddia etti. 

Geçtiğimiz hafta bir hava saldırısı sonrası ağır yaralandığı iddia edilen Şişani'nin kurtulmayı başardığı belirtilmişti. ABD hava saldırısından 2 gün sonra açıklama yapan İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriyeli kaynakları işaret ederek Şişani'nin hayatta olduğunu söylemişti. Reuters'e konuşan kurumun gözlemcilerinden Rami Abdulrahman; "O ilmedi" ifadelerini kullanmıştı. 

Ancak dün CNN'e konuşan 2 Pentagon yetkilisi, El Şişani'nin öldürüldüğünü söyledi. 

' Çeçen cihatçı Ömer el-Şişani öldürüldü' iddiası 

Bugün basın toplantısı düzenleyen Pentagon sözcüsü Peter Cook ise; Çeçen cihatçının "savaşma potansiyelinin ortadan kaldırıldığı" ifadelerini kullandı.  

Pentagon yetkilileri, Suriye'nin Şedadi kenti yakınlarında gerçekleşen hava saldırısı sırasında Şişani'nin IŞİD komutanlarıyla bir şura toplantısında olduğunu belirtiyor. 

 

Kaynak <http://haber.sol.org.tr/dunya/pentagon-el-sisani-oldu-149318>  

 

*** 

 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder