26 Kasım 2018 Pazartesi

BİR ÇEÇEN GÖRÜNTÜSÜ

 

Putin'e yakın isimden İsmailağa'ya Cemaat'i karıştıran ziyaret

Rusya Federasyonuna bağlı olan Çeçenistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov, kamuoyunda “Mahmud Hoca” olarak bilinen İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nu ziyaret etti.




Karakter boyutu :

Rusya Federasyonuna bağlı olan Çeçenistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov, kamuoyunda “Mahmud Hoca” olarak bilinen İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nu ziyaret etti.
İsmailağa cemaatinde, hükümetle zaman zaman ters düşen Marifet Derneği'nin yayımladığı fotoğraflarda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e verdiği destekle bilinen Ramazan Kadirov’un heyetiyle birlikte Ustaosmanoğlu’nu ziyaret edip elini öptüğü görüldü.

Fotoğraflar Marifet Derneği'nin sosyal medya hesabından “Çeçenistan Cumhurbaşkanı Sayın Ramazan Kadirov Beyefendi Mahmud Efendi Hazretlerini (Kuddise Sirruhu) ziyaret ettiler” mesajıyla paylaşılırken ziyarete ilişkin gelen yorumlar ise dikkat çekti.

Cemaat, Kadirov’un ziyaretinden duyduğu rahatsızlığı yorumlarda belirtti. Yorumlarda “İnshaAllah Rus yanlısı olmaktan kurtulur Efendi hazretlerimizin himmeti ile”, “Ne kadar doğru bilinmez hidayet Allah c.c.'tan. Efendi pek razi degil gibi”, “Arkadaşlar vardır bir sebebi fitne ye gerek yok yorumları yazarken dikkat edelim lütfen”, “Biliniz ki, Allah'ın lâneti zalimler üzerinedir” mesajları yer aldı.
İşte o mesajlar:


Odatv.com
*
26.11.2018

8 Kasım 2018 Perşembe

BATI FELSEFESİ TARİHİ

3. CİLT
MODERN FELSEFE

Bertrand Russell, Çeviri: Ahmet Fethi, 3. Basım: Haziran 2017, Alfa Yayınları, İstanbul


Önceki iki ciltten sonra, bu kitapta, yakın dönem batı felsefesine ilişkin bilgiler yer alıyor.
Bir anlamda, son beş yüzyıllık düşünce dünyasında bir gezinti...
Hem de, çarpıcı, sarsıcı, öğretici bir gezinti!
*
Öğrendim.
Yararlandım.
*
Ne denli cahil olduğumu biraz daha idrak ettim!
*
Hem bilgi, hem yorum var!
*
Yazar, biraz İngilizci mi, acaba?
*
Kitaptan bazı notlar:
-"Genellikle "modern" denilen tarihsel dönemin... ortaçağdan farklı bir zihinsel manzarası vardır. Bu farklardan ikisi... Kilisenin azalan otoritesi ve bilimin artan otoritesi... Modern... laiktir... Kilisenin yerini... devletler alır. Ulusların yönetimi, başlangıçta... kralların elindedir; sonra... kralların yerini... demokrasiler ya da tiranlar alır. Ulusal devletin gücü... artar... Feodal aristokrasinin yerini, zengin tüccarlarla ittifak içinde olan krallar alır... Amerikan ve Fransız devrimlerinden itibaren... demokrasi önemli... sosyalizm, ilk kez 1917'de iktidar gücünü ele geçirir.../... İtalyan rönesansında bilim çok küçük bir rol oynadı... Kiliseye muhalefet antikite ile bağlantılıydı... İlk ciddi bilim hücumu, 1543'te Kopernikçi teorinin yayımlanmasıydı; ama bu teori... Kepler ve Galileo tarafından... geliştirilene kadar etkili olmadı. Sonra bilim ve dogma arasındaki uzun savaş başladı .../... bilimin otoritesi... Katolik dogma külliyatı gibi... eksiksiz bir sistem ortaya koymaz. Yalnızca o sırada bilimsel olarak kesinleşmiş gibi görünen şeyleri bildirir... değişmeye açık kabul edilir.../... dünyayı anlama girişimi olan teorik bilim... Dünyayı değiştirme girişimi olan pratik bilim... önemi, önce savaşla bağlantılı... Makine... buharı, sonra elektiriği... Bilimin zaferi, esas olarak pratik yararından kaynaklandı.../ Kilisenin otoritesinden kurtuluş... bireyselliğin gelişmesine yol açtı... Skolastiklerin Aristotelesçi mantığı dardı, ama belli bir kesinlikte eğitim vermekteydi... yerini daha iyi bir şey değil, eski modellerin eklektik bir taklidi aldı... On beşinci yüzyıl İtalya... anarşisi dehşet vericiydi... Reformasyon ve Karşı-Reformasyon, İtalya'nın İspanya'ya boyun eğmesiyle birlikte, İtalyan Rönesansının hem iyilerine hem kötülerine son verdi.../... modern felsefe bireyci ve öznel... Bu eğilim Descartes'te çok bellidir; her bilgiyi kendi varlığının kesinliğinden yola çıkarak inşa eden... Descartes... Meşrebi tamamen nesnel olan Locke... öznel öğretiye istemeyerek mecbur oldu... Berkeley... bir Tanrı kullanımıyla, eksiksiz öznelcilikten kurtulur. Hume'da empirik felsefe... bir kuşkuculukla son buldu. Kant ve Fichte, öğretinin yanı sıra mizaç olarak da özneldi; Hegel, Spinoza'nın yardımıyla kendini kurtardı. Rousseau ve romantik hareket, öznelliği bilgi teorisinden etiğe ve siyasete kadar yaydı ve mantıksal olarak Bakunin'inki gibi tan bir anarşizmle sonlandı. Öznelciliğin bu son noktası, bir delilik biçimidir" 9-13
-"... modern bakış, İtalya'da Rönesans denilen hareketle başladı... Rönesans İtalyanları... bazı bakımlardan... bilime saygılı değildi... Birçoğu, otoriteye... saygıyı duyuyordu; ama Kilise otoritesinin yerine, antiklerin otoritesini geçirdiler... antikler birbirleriyle hemfikir değildi... bireysel yargı gerektirmekteydi.../ Rönesansı anlamak için... İtalya'nın siyasal koşulları... 1250'de II: Friedrich'in ölümünden sonra İtalya, 1494'te Fransa Kralı VIII. Charles ülkeye saldırıncaya kadar yabancı müdahalesinden uzak kaldı. İtaalya'da beş önemli devlet vardı: Milano, Venedik, Floransa, Papalık Devleti ve Napoli... 1378'e kadar Cenova... Venedik'le yarıştı.../... Milano... Visconti ailesi... feodal değil, plütokratikti. 1277'den 1447'e kadar 170 yıl Milano'yu yönettiler... sonra... Sforza ailesi... 1494'ten 1535'e kadar Milano, Fransızlarla İspanyollar arasında bir savaş alanı oldu; Sforzalar bazen bunlardan biriyle, bazen öbürüyle ittifak kurdu... 1535'te Milano, İmparator V. Karl tarafından ilhak edildi./ Venedik... İtalya siyasetinin bir ölçüde dışında durur. Barbarlar tarafından hiç fethedilmedi ve başlangıçta kendisini Doğu İmparatorlarına tabi saydı... Vasco de Gama'nın... Ümit Burnu yolunu keşfetmesini (1497-8) atlatamazdı. Türklerin gücüne güç katan bu durum Venedik'i mahvetti; yine de Napoleon...a kadar varlığını ağır aksak sürdürdü./ Başlangıçta demokratik... 1297'den sonra oligarşiye yaklaştı. Siyasal iktidar... Büyük Konseydi.../ Floransa dünyanın en uygar kenti ve Rönesansın temel kaynağıydı... Medici ailesi... açıkça sivrilen ilk üyesi Cosimo de'Medici'nin (1389-1464) henüz resmi bir konumu yoktu; gücü, seçimleri manipüle etme becerisine dayanmaktaydı. Kurnazdı... torunu Muhteşem Lorenzo... Her ikisi de konumunu zenginliğine borçluydu... onların yönetiminde kent zenginleşti./ Lorenzo'nun oğlu Pietro... 1494'te kovuldu. Bunu Savonarola'nın dört yıllık nüfuzu izledi; bu sürede bir tür Püriten canlanma insanları gösterişin ve lüksün aleyhine döndürdü... bir dindarlığa yöneltti... Medicilerin geri geldiği 1512... Medici ailesi Toscana Grandükleri unvanıyla 1737'ye kadar Floransa'yı yönetti; ama... yoksullaştı ve önemsizleşti./... Papanın dünyevi gücü Rönesans sırasında büyük ölçüde arttı; ancak... kullandıkları yöntemler papalığı manevi otoriteden yoksun bıraktı... İtalyanlar kültür konusunda ciddiydi, ama ahlak ve din konusunda değildi; kilise adamlarının zihninde bile zarif latinlik birçok günahı örterdi.../... bazı papaların savaşçı politikası ve ahlaksız yaşamı... Rönesans papalarının pagan politikası.../... Napoli... II. Friedrich/in kişisel krallığı olmuştu; Müslüman modele uygun, aydın ama despotik... bir monarşi... Manfred... 1266'da Fransızlar tarafından kovuldu... Fransa kralları... geçici bir başarıyla İtalya'yı istila ettiler; ama hepsi sonunda İspanyollara yenildi. İspanya'nın zaferi ve Karşı-Reformasyon İtalyan Rönesansına son verdi. Karşı-Reformasyon önünde bir engel... olan Papa VII. Clemens 1527'de, Roma'nın büyük ölçüde Protestan bir ordu tarafından yağmalanmasına neden oldu. Ondan sonra papalar dindarlaştı ve İtalyan Rönesansı son buldu./ İtalya'da, iktidar siyaseti... karmaşıktı... 1494'te Fransızlar gelene kadar... kansız savaşlardı: Askerler, mesleki riskleri en aza indirme kaygısında olan paralı askerlerdi... Fransızlar gelince, ülke kendisini fiilen savunmasız buldu. Fransız birlikler, savaşta insanları fiilen öldürerek İtalyanları dehşete düşürdü... Ama İtalyan devletler birbirlerine karşı dalavere çevirmeye... Fransa'yı ya da İspanya'yı yardıma çağırmaya devam ettiler. Sonunda hepsi mahvoldu.../ Rönesan felsefe alanında büyük başarılar dönemi değildi... ön hazırlık... katı skolastik sistemi kırdı... en azından Platon ile Aristoteles arasında bir seçim yapmaya yetecek kadar bağımsız düşünceye meydan verdi. Her ikisi hakkında da... ilk elden bir bilgiyi teşvik etti... entelektüel faaliyeti... teşvik etti./ Bizans bilimiyle ilişki, skolastik Aristoteles'in yerine Platon'un geçirilmesini hızlandırdı.../ Rönesans... Medicilerin ve hümanist papaların teşvik ettiği az sayıda bilim insanı ve sanatçının hareketiydi.../ Rönesans bilginlerinin... Pek çoğu zamanın papalarının şeytansı kötülüğünden etkilendi, ama onlar tarafından istihdam edilmekten memnundular.../.../ Roma'nın zenginliği... esas olarak, papaların cennetin anahtarlarını ellerinde tuttuklarını savunan teolojik sistem aracılığıyla, Katolik dünyasının tamamından alınan bir haraçtı.../... VIII. Innocentius 1484'te... cadılık karşıtı bir kararname çıkardı... Kiliseden kurtuluşun ilk sonucu, insanları rasyonel düşündürtmek olmadı, zihinlerini her türlü antik saçmalığa açmak oldu./... Eski ahlak kurallarına saygı ortadan kalktı... Bir papanın taç giyme töreninde yemeğe davet edilen kardinaller, zehirlenme korkusuyla şaraplarını ve sakilerini birlikte getiriyorlardı... her İtalyan yönetici... yabancı bir güçten, hatta Türklerden bile yardım istemeye hazırdı.../... Rönesansın siyasal koşulları bireysel gelişime elverişliydi, ama istikrarsızdı; aynı antik Yunan'da olduğu gibi, istikrarsızlık ve bireysellik yakından ilişkiliydi" 16-29
-"Machiavelli... Siyasal felsefesi bilimsel ve empiriktir... tecrübesine dayanır... amaçlara ulaşmanın yollarını ortaya koymakla ilgilenir.../... Floransalıydı... Savonarola... hazin sonu... büyük etki yarattı... "bütün silahlı peygamberler kazandı ve silahsız olanlar kaybetti" dedikten sonra, ikincisine örnek olarak Savonarola'yı gösterir.../... Medicilere karşı çıktığı için tutuklandı; ama aklandı... Başka iş imkanı olmadığı için yazar oldu... Prens 1513'te yazıldı.../.../... günümüzün en dikkate değer kimi başarılarına, Rönesans İtalya'sındaki kadar adi yöntemlerle ulaşılmıştır. O, Hitler'in... sözünden dönmesini, sanatsal bir siyasal ustalık olarak alkışlardı./.../... En iyileri, diyor, dinlerin kurucularıdır; sonra monarşilerin ya da cumhuriyetlerin kurucuları gelir, sonra da edipler... dini ortadan kaldıranlar, cumhuriyetleri ya da krallıkları yıkanlar, erdem ya da edebiyat düşmanları kötüdür... Caesar da dahil... tiranlık kuranlar kötüdür... Brutus, iyidir... Kiliseye iki eleştirisi vardır; Sahip olduğu kötü yönelimi dini inancı zayıflatmıştır ve papaların dünyevi iktidarı... İtalya'nın birleşmesini önlemektedir... "... Biz İtalyanlar dinsiz ve kötü olmamızı Roma Kilisesine... borçluyuz... bir borcumuz daha... Kilisenin ülkemizi parçalı durumda tutması..."/... maharete yarı-sanatsal hayranlık... Prens, İtalya'yı egemenlikleri leş gibi kokan "barbarlardan" (yani Fransızlardan ve İspanyollardan) kurtarmaları için, Medicilere dokunaklı bir başvuruyla biter.../... Bir hükümdar her zaman iyi olursa, yok olur; bir tilki kadar kurnaz, bir aslan kadar yırtıcı olmalıdır... gerektiğinde vefasız olmalıdır./ "Ama... gerçek yüzünü saklayabilmelidir..."/... bir prensin, her şeyden önce, dindar görünmesi gerektiğini söyler./... Anayasada prenslerin, soyluların ve halkın bir rolü olmalıdır; "o zaman bu üç güç, karşılıklı olarak birbirlerini denetim altında tutar."... Sparta anayasası, en kusursuz dengeyi cisimleştirdiği için en iyisiydi.../... İtalya'da Şehir Devletlerinin gelişmesi, öğrenmenin canlanmasıyla örtüştü... siyasal teorilerinden yararlanmalarını olanaklı kıldı. "Özgürlük" aşkı ile denge ve denetim teorisi antikiteden Rönesansa geldi.../... kutsal kitap temeline dayandırmadığı... Kuzeyli yazaarlar, Locke'a kadar, Cennet Bahçesinde olanları tartışır ve belli iktidar türlerinin "meşru" olduğunun kanıtlarını oradan çıkarabileceklerini düşünürler. Machiavelli'de böyle bir kavrayış yoktur. İktidar... onu elde etme becerisine sahip olanlarındır. Halk yönetimini tercih etmesi... daha az zalim... olduklarına ilişkin gözleminden kaynaklanır./.../ belli siyasal iyiler... ulusal bağımsızlık, güvenlik ve iyi düzenlenmiş bir anayasa.../... "Başarı," ne olursa olsun amacınızın gerçekleşmesi anlamına gelir.../... düzenbaz... kaotik dönemler... böyle zamanlarda bile cahil kamuoyu önünde bir erdem görüntüsü sunmak istenen bir şeydir./... düşüncesine göre, uygar insanların ilkesiz egoist olması neredeyse kesindir... kentliler yozlaşmıştır... Rönesans Kilisesi herkesi şok etti; ama yalnızca Alplerin kuzeyindeki insanları Reformasyonu başlatacak kadar şok etti... politikacılar erdemli bir ahaliye dayandıklarında daha iyi davranır.../.../... Antikçağın yasa koyucusu hayırlı bir efsaneydi; modern yasa koyucu ise korkutucu bir gerçekliktir. Dünya giderek daha fazla Machiavelli'nin dünyasına benziyor" 30-43
-"Erasmus ve More/ Kuzey ülkelerinde Rönesans, İtalya'da başladıktan sonra başladı ve kısa sürede Reformasyonun içine doğru gömüldü... dindarlıkla ve kamusal erdemle bütünleşti... bilgiyi olabildiğince yaymayı dert etti./... Erasmus ve... More... Yakın arkadaşlardı... ikisi de içeriden dini reformu amaçladı, ama Protestan ayrılık geldiğinde ikisi de ona üzüldü... Onlar, Luther'in isyanından önce düşünce önderleriydi; ama ondan sonra dünya, o tip insanlar için gereğinden fazla şiddetliydi. More işkenceyle idam edildi; Erasmus etkisizleşti./... ürkeklerin, henüz aşırı uçlar tarafından korkutulup geriye itilmediği devrim öncesi bir çağın mizacını göstermeleri.../ Erasmus... Gayrimeşruydu... Latinliği gerçek dindarlıkla bağdaşır gördü.../.../... Deliliğe Övgü... 1509... En mutlu kişiler, vahşilere en yakın olan ve akılla ilişkisini kesenlerdir. En iyi mutluluk yanılgıya dayanan mutluluktur... ulusal gurur ve mesleki kibirle dalga geçer.../... papalar... acımasızca dalga geçilir. Manastır tarikatlarına saldırıları özellikle şiddetlidir.../.../ Kitap, gerçek dinin bir Delilik biçimi olduğuna ilişkin ciddi bir öneriyle biter... övülen, Hıristiyan sadelikte sergilenen deliliktir... Rousseau... görüşün edebiyatta ilk yer alışıdır; bu görüşe göre, gerçek din kafadan değil, yürekten gelir ve karmaşık teolojinin tümü hurafedir... bu bakış, Kuzeyin duygusallığının Helenik entelektüalizmi reddetmesidir./ Erasmus... İngiliz hümanizminin canlanmasında epeyce etkili oldu.../.../... Rönesansın merakı, giderek edebi olmaktan çıkıp bilimselleşti. Bir yeni olgular çağlayanı... insanları o kadar bunalttı ki, başlangıçta akıntıya kapılmaktan kurtulamadılar. Eski sistemler alenen yanlıştı.../ Erasmus onulmaz bir şekilde ve yüzsüzce edebiydi... Latince tek uluslararası dildi.../... 1518'de, Luther'in ayaklandığı yıl... bir satir yayınladı. Ama Luther'in şiddeti onu tiksindirdi... Katolik safta karar kıldı. 1524'te, Luther'in... reddettiği özgür iradeyi savunan bir eser yazdı. Luther vahşi bir yanıt verdi... önemini yitirdi. Hep ürkekti ve zaman ürkek insanlara uygun değildi. Dürüst insanlar için tek onurlu seçenek ya şehitlik ya zaferdi. Arkadaşı Sir Thomas More şehitliği seçmek zorunda kaldı ve Erasmus şu yorumu yaptı: "Keşke More tehlikeli işleri kurcalamayıp, teolojik davayı teologlara bıraksaydı." Erasmus yeni erdemler ve yeni kötülükler -kahramanlık ve hoşgörüsüzlük- çağını görecek kadar uzun yaşadı; Erasmus'ta ikisi de yoktu./... More... daha az önemliydi. Hümanistti... dindardı... VIII. Henry'nin desteğini kazandı... Kral onu sürekli saraya davet ediyor, ama o gelmiyordu; sonunda kral, More'un Chelsea'daki evine davetsiz akşam yemeğine geldi.../... kral... başdanışman atadı... Kral Anne Boleyn'le evlenmek için... boşanmaya kararlı olduğu ve More da boşanmaya kesin karşı çıktığı için, gözden düştü... kral onu... düğününe davet etti; ama More davete icabet etmedi. 1534'te kral, Papayı değil onu İngiltere Kilisesinin başı ilan eden Üstünlük Yasasını parlamentodan geçirdi. Bu yasaya göre bir Üstünlük Yemini edilmekteydi; More yemin etmeyi reddetti; bu, ihanetin gizlenmesi suçuydu ve ölüm cezasını gerektirmiyordu... çok kuşkulu tanıklarla... vatana ihanet suçundan mahkum edildi ve boynu vuruldu. Mülkü, Prenses Elizabeth'e verildi.../... Ütopya'sından (1518) ötürü hatırlanır.../ Ütopya'da... her şey ortaktır; çünkü özel mülkiyetin olduğu yerde kamu yararı gelişemez ve komünizm olmadan eşitlik olmaz" 44-55
-"Reformasyonda... Papanın otoritesi reddedildi... Karşı-Reformasyonda, yalnızca Rönesans İtalya'sının entelektüel ve ahlaki özgürlüğüne başkaldırı vardı; Papanın gücü azalmadı, arttı... Reformasyon Almandı, Karşı-Reformasyon İspanyoldu.../... İtalyanlara karşı ahlaki öfke, Reformasyonla fazlasıyla ilişkiliydi... bu öfke İtalya'nın uygarlık için yaptıklarının entelektüel reddini de kapsadı./ Reformasyon ve Karşı-Reformasyonun üç büyük adamı, Luther, Calvin ve Loyola'dır... her üçü... felsefede ortaçağcıdır... Protestan din adamları Katolik teologlar kadar bağnazdı... ama güçleri azdı ve bu nedenle daha az zarar verebildiler./... Protestanlar arasında... devletin yetkisiyle ilgili bir fikir ayrılığı vardı. Luther, hükümdarın Protestan olduğu her yerde, onu kendi ülkesindeki Kilisenin başı olarak kabul etmeye istekliydi.../ Ama Reformasyonun bireyci yanlarını ciddiye alan Protestanlar, Papaya olduğu kadar krala da boyun eğmeye isteksizdi... Giderek din savaşlarından kaynaklanan yorgunluk... dini hoşgörüye inancın gelişmesine yol açtı./... Loyola'nın Cizvit tarikatı... Loyola bir askerdi ve tarikatını askeri modellere uygun kurdu... Disiplinli... bağlı... usta propagandacıydılar. Teolojileri, Protestanların kimin tersiydi... Özgür iradeye inandılar ve kadere karşı çıktılar... daha hoşgörülüydüler. Eğitime yoğunlaştılar... Descartes'a... öğrettikleri... Siyasal olarak... tek bir gövdeydiler. Katolik hükümdarları acımasızca eziyet etmeye teşvik ettiler... yüzyıldır özgür düşünceye sahip olan İtalya'da bile Engizisyon terörünü yeniden kurdular./ Reformasyon ve Karşı-Reformasyonun sonuçları, entelektüel alanda başlangıçta tamamen kötüydü, ama en sonunda yararlı oldu. Otuz Yıl Savaşı, ne Protestanların ne Katoliklerin tamamen galip gelebileceğine herkesi ikna etti; ortaçağın öğreti birliği umudunu terk etmek zorunlu oldu ve bu durum, insanların temel konularda bile kendi başlarına düşünme özgürlüğünü artırdı. Farklı ülkelerdeki itikat çeşitliliği, yurtdışında yaşayarak zulümden kaçmayı olanaklı hale getirdi. Teolojik savaştan tiksinti, yetenekli insanların dikkatini giderek laik öğrenime, özellikle matematiğe ve bilime yöneltti... on yedinci yüzyılın en büyük adları barındırmasının... nedenleri arasında bunlar da vardır" 62-66
-"İtalyan Rönesansı, ortaçağa ait olmamasına rağmen, modern de değildir... Teolojide boğulan on altıncı yüzyıl...dan çok ortaçağ dünyasıydı. Modern dünya... on yedinci yüzyılda başlar.../ Bilim... felsefeyi köklü biçimde etkiledi. Bir anlamda modern felsefenin kurucusu olan Descartes'ın kendisi, on yedinci yüzyıl bilimini yaratanlardan biriydi.../ Dört büyük insan -Copernicus, Kepler, Galileo ve Newton- bilimin yaratılmasında öncülerdir.../ Copernicus (1473-1543) Polonyalı bir din adamıydı... Zamanının çoğu, Almanlarla savaşmaya ve para reformuna harcanmış gibi görünüyor; ama boş zamanlarını da astronomiye ayırdı. Evrenin merkezinde güneş bulunduğuna ve dünyanın ikili bir hareketi olduğuna erkenden inanmaya başladı: Kendi etrafında günlük dönüş ve güneşin etrafında yıllık dönüş.../... eserinin havası modern değildir, daha çok Pythagorasçı... önemli olan şey, dünyanın geometrik üstünlük tahtından indirilmesiydi... teorisinin Kitabı Mukaddes'le çeliştiği görüşüne karşı çıkan Copernicus.../.../ Modern bilimi kuranların, bir arada bulunması zorunlu olmayan iki meziyetleri vardı... sabır ve... cesaret... Yeni teori en yakın haline ancak Kepler kendi yasalarını keşfettiğinde kavuştu./ Yeni astronominin... iki büyük meziyeti daha vardı: Birincisi eskiden beri inanılanların yanlış olabileceğinin farkındalığı; ikincisi bilimsel hakikatin sınanmasının, olguları birbirine bağlayan yasalarla ilgili cesur tahminlerle birleştirilen sabırlı bir olgu derlemesi olduğu.../ Copernicus'un teorisi... Luther onu öğrendiğinde, dehşete düştü. Şunları söyledi: "... Bu ahmak, bütün astronomi bilimini tersine çevirmek istiyor; ama mübarek Kutsal Yazılar, Yeşu'nun dünyaya değil, güneşe dur dediğini bize anlatır."... Calvin de... Protestanlığın önemli yanı heretiklik değil, bölünmeydi. Bu bölünme ulusal Kiliselere yol açtı ve ulusal Kiliseler de laik yönetimi kontrol edecek kadar güçlü değildi. Bu bir kazançtı; çünkü Kiliseler... her yeniliğe gücü yettiğince karşı çıktı./... Bir sonraki önemli astronom, orta yolu benimseyen Tycho Brahe'ydi... özgün biri değildi... Değişim ve bozulmanın ay altı alanlarla sınırlı olduğunu söyleyen... Aristoteles'in bilimsel konularda söylediği başka her şey gibi bunun da, ilerlemenin önünde bir engel olduğu kanıtlandı./... Brahe... bir gözlemci olarak önemliydi... Kepler, onun asistanı oldu. Onun gözlemleri Kepler için paha biçilmezdi./ Kepler (1571-1630) fazla dehaya gerek olmadan sabırla nelerin başarılabileceğinin en dikkate değer örneklerinden biridir... şans eseri.../ Kepler'in büyük başarısı, gezegen deviniminin üç yasasını bulmuş olmasıydı... İlk yasa... Gezegenler... eliptik yörüngeler çizer.../.../ Dairelerin yerine elipslerin geçirilmesi, Pythagoras'tan beri astronomiyi yönlendiren estetik önyargının terk edilmesini gerektirmekteydi. Daire kusursuz bir şekildi ve... tanrılarla yakında bağlantılıydı. Kusursuz bir cismin kusursuz bir şekilde hareket etmesi gerektiği açık görünüyordu... birçok önyargıdan kurtulmak gerekiyordu.../ İkinci yasa, gezegenin... farklılaşan hızıyla ilgilidir.../... üçüncü yasa farklı gezegenleri... karşılaştırdığı için önemlidir... Bu yasa ters kare kütle-çekimi yasasının kanıtını... vermekteydi.../ Galileo (1564-1642), belki Newton hariç, modern bilimi kuranların en büyüğüdür.../... önce dinamikte ivmenin önemini keşfetti. "İvme"... hız değişimi demektir... devinimin hızında ya da yönünde herhangi bir değişimi, bir "kuvvet"in eylemiyle açıklamak gerekir. Bu ilkeyi Newton "hareketin birinci yasası" olarak dillendirdi. Buna eylemsizlik prensibi de denilir.../ Galileo düşen cisimler yasasını saptayan ilk kişiydi... Şöyle der; hava direnci işin içine karışmadığı sürece, serbest düşen bir cismin ivmesi değişmez... 1654 civarında hava pompası icat... tüyün, kurşun kadar hızlı düştüğü görüldü... Bir cisim boşlukta serbest düşerse, hızı sabit bir oranda artar... İvme, yani hızın artma oranı, her zaman aynıdır.../.../... on yedinci yüzyılın dili... Modern dil birçok kaydadeğer husus açısından farklıdır.../.../ Galileo güneş merkezli sistemi hararetle benimsedi, Kepler'le yazıştı.../... Engizisyon tarafından mahkum edildi... 1633'te açıkça. İkincisinde fikrini değiştirdi... Engizisyon İtalya'da bilime son vermeyi başardı... Neyse ki... din adamlarının devletin kontrolünü ele geçiremediği Protestan ülkeler vardı./... eksiksiz zaferi Newton (1642-1727) gerçekleştirdi... "Kuvvet"i, devinim değişikliğinin, yani ivmenin nedeni olarak tanımladı. Bu şekilde evrensel kütle-çekimi yasasını ilan edebildi: "Bütün cisimler, kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak birbirlerini çeker." Bu formülden yola çıkarak, gezegen teorisindeki her şeyi... çıkarsayabildi... Zafer o kadar büyüktü ki, Newton ikinci bir Aristoteles olma ve ilerlemenin önüne aşılmaz bir engel dikme tehlikesi gösterdi.../ On yedinci yüzyıl... başka birçok bakımdan da dikkate değerdi./.../... 1700'de eğitimlilerin zihinsel dünyası tamamen moderndi, 1600'de... büyük ölçüde ortaçağa aitti./.../ Dikkat çeken ilk şey, animizmin neredeyse bütün izlerinin fizik yasalarından sökülüp atılmasıdır. Yunanlar açıkça söylemeseler de, kesinkes hareketin gücünü bir yaşam işareti sayıyorlardı... Yunan düşüncesinde güneş ve gezegenler Tanrı olma eğilimindedirler.../ Hareketin birinci yasasıyla bütün bunlar değişti. Cansız madde bir kez harekete başladıktan sonra, dış bir neden tarafından durdurulmadıkça sonsuza kadar hareket etmeye devam eder... Newton'a göre gezegenler, başlangıçta Tanrının eli tarafından fırlatıldılar... Laplace... aynı kuvvetlerin gezegenlerin güneşten doğmasına neden olmuş olabileceğini öne sürünce, Tanrı'nın doğanın seyrindeki payı biraz daha geriye itildi. Tanrı, Yaradan olarak kalabilirdi ama bu bile artık kuşkuluydu; çünkü dünyanın zamanda bir başlangıcının olduğu belirsizdi.../ Bilimden kaynaklanan başka bir şey de, insanın evrendeki yerine ilişkin kavrayışta köklü bir değişimdi. Ortaçağ dünyasında yeryüzü göklerin merkeziydi ve her şeyin, insanla ilgili bir amacı vardı. Newtoncu dünyada yeryüzü, özellikle seçkin olmayan bir yıldızın küçük bir gezegeniydi... iyiliği için tasarlanmış olması olası görünmüyordu... erek, artık bilimsel prosedürden çıkarılmıştı.../ Copernicusçu teori insan gururunu incitmiş olmalı; ama aslında, bilimin zaferleri insan gururunu canlandırdığı için, tersi bir sonuç ortaya çıktı. Ölmekte olan antikçağ dünyası bir günah duygusuna takılmış ve bunu bir baskı olarak Ortaçağa miras bırakmıştı. Tanrının önünde tevazu hem doğru hem akıllıcaydı; çünkü Tanrı gururu cezalandıracaktı. Salgın hastalıklar, sel baskınları, depremler, Türkler, Tatarlar ve kuyruklu yıldızlar kasvetli yüzyılların kafasını karıştırdı ve yalnızca daha daha büyük tevazuun bu gerçek ya da muhtemel felaketleri savuşturacağı hissedildi. Ama insanlar böylesi zaferler kazanınca mütevazi kalmak olanaksızlaştı:/.../ Memnuniyetin başka birçok nedeni de vardı. Tatarlar Asya'ya hapsolmuştu ve Türkler de bir tehlike olmaktan çıkıyordu... Batı Avrupalılar hızla zenginleşiyor ve bütün dünyanın efendisi oluyorlardı... on yedinci yüzyıl insanlarının kendilerini... sefil günahkarlar olarak değil, iyi insanlar olarak hissetmelerine şaşmamak gerekir./ Modern teorik fizik kavramlarının Newtoncu sistemin kavramlarından farklı olduğu yanlar vardır... "kuvvet" kavramının, gereksiz fazlalık olduğu anlaşıldı. Newton'da "kuvvet", büyüklük ya da yön bakımından hareketi değiştiren nedendir... Giderek, kuvvet işin içine sokulmadan bütün denklemlerin yazılabileceği anlaşıldı... Gözlemler gezegenlerin her zaman güneşe doğru, güneşten uzaklıklarının karesiyle ters orantılı değişen bir ivmeye sahip olduklarını gösterir... Bu nedenle modern fizikçi yalnızca ivmeleri belirleyen formülleri ifade eder ve "kuvvet" sözcüğünden tamamen uzak durur. "Kuvvet"... ürkek hayaletidir... kovulmuştur./ Kuantum mekaniği gelene kadar... dinamik yasalarının ivme terimleriyle ifade edilmesini değiştirecek bir şey olmadı... Ama ivmelerle ilgili olan kütle-çekimi yasası çok basitti ve Newton'un zamanından sonra iki yüzyıl boyunca tamamen doğru sayıldı. Einstein tarafından düzeltilince de, yine ivmelerle ilgili bir yasa olarak kaldı./ Enerjinin korunumu yasasının, ivmelerle değil hızlarla ilgili bir yasa olduğu doğrudur... hesaplamalarda, yine ivmeler kullanılır./ Kuantum mekaniğinin yarattığı değişiklikler çok köklüdür, ama hala... belirsizlik konusudur./ Şimdi Newtoncu felsefeden sözü edilmesi gereken bir değişiklik var ve bu, mutlak uzay ve zamanın terk edilmesidir... Newton noktalardan oluşan bir uzaya ve alanlardan oluşan bir zamana inandı... En modern görüşlerde bile mutlak dolanım sorunu güçlükler gösterir... uzayın ve zamanın uzay-zamanda birleşmesiyle birlikte, Galileo ve Newton'un çalışmalarından kaynaklanan evren görüşümüzü önemli ölçüde değiştirdi" 67-93
-"Francis (1561-1626)... modern tümevarım yönteminin kurucusu.../.../ O günlerde... Neredeyse her yargıç, genellikle her iki taraftan hediye kabul ederdi.../... soğuk algınlığından öldü./... Felsefenin teolojiden ayrı tutulması... gerektiğini savundu... "ikili hakikat;" yani aklın ve vahyin hakikatı, öğretisinin savunucusuydu.../.../... Aristoteles'e düşmandı, ama Demokritos'a yüksek değer verirdi.../.../... "idol" dediği... kötü zihinsel alışkanlıklar... Beş tür... "soy idolleri"... "Mağara idolleri"... "Çarşı-pazar idolleri"... "Tiyatro idolleri"... "okulların idolleri".../... genel bakışı bilimsel olmasına rağmen... Copernicusçu teoriyi reddetti" 94-100
-"Hobbes (1588-1679), sınıflandırılması zor bir filozoftur... bir empiristti... matematiksel yöntemin bir hayranıydı... ama matematiği deneyimden bağımsız bir şey olarak gördü. Bu yüzden, Platonculuk gibi, soyut düşüncenin oynadığı rolü en aza indirmeye yol açtı... İncelikler konusunda sabırsızdır... kabadır.../.../ Aşırı derecede Kralcı olan Leviathan'da ifade edilen siyasal görüşleri... Görüşlerinin nedeni fiili iç savaş olayı değil, iç savaş ihtimaliydi.../.../... katı bir deterministti.../ Restorasyonda... ona yıllık 100 sterlinlik bir maaş da bağlayan -ama ödemeyi unutan- kralın kendisi de Hobbes'a ilgi gösterdi. Adalet Bakanı Clarendon, ateizminden kuşkulanılan bir adama gösterilen ilgi karşısında dehşete düştü.../... Leviathan.../... kusursuz materyalizmini ilan eder. Yaşam, diyor, organların deviniminden başka bir şey değildir... Leviathan adını verdiği devlet, bir sanat eseridir ve aslında yapay bir insandır.../.../... tam bir nominalisttir. Evrensel hiçbir şey yoktur, yalnızca adlar vardır der ve sözcükler olmadan hiçbir genel düşünceyi kavrayamayız. Dil olmasaydı doğruluk ya da yanlışlık olmazdı.../ Geometriyi, şimdiye kadar yaratılmış tek sahici bilim sayar.../.../... Görünmez gücün korkusu, resmen caizse, dindir, değilse hurafedir.../.../... bütün insanların doğal olarak eşit olduğunu savunur... her insan kendi özgürlüğünü korumayı, başkaları üzerinde de egemenlik kurmayı arzu eder... Onların çatışmasından... herkesin herkesle savaşı ortaya çıkar. Bir doğa durumunda mülkiyet, adalet ya da adaletsizlik yoktur, yalnızca savaş vardır ve "savaşta zor ve hile iki büyük erdemdir."/... merkezi bir otorite... bu kötülüklerden nasıl kurtulduklarını anlatır. Bu durum, bir toplumsal sözleşme aracılığıyla gerçekleşmiş gibi gösterilir... bir hükümdar... seçmeyi kabul ettikleri varsayılır... İnsanların kendilerine koydukları sınırlamanın amacı, diyor Hobbes, kendimiz için özgürlük ve başkaları üzerinde egemenlik aşkımızdan kaynaklanan evrensel savaştan kendilerini korumaktır./... insanların anlaşması ancak uzlaşımla, yani yapay olabilir. Sözleşme bir kişiye ya da bir meclise yetki vermelidir, aksi takdirde uygulanamaz. "Kılıçsız uzlaşımlar, laftan ibarettir."... Uzlaşım... yurttaşlar ile egemen güç arasında değildir; çoğunluğun seçeceği egemen güce itaat etmek için yurttaşların birbiriyle yaptıkları bir uzlaşmadır. Yurttaşlar seçtikten sonra, yetkileri son bulur. Azınlık çoğunluk kadar bağımlıdır... Başkaldırma hakkı yoktur; çünkü hükümdar hiçbir sözleşmeye bağlı değildir, oysa tebaa bağlıdır./ Bu şekilde birleşen bir kalabalığa devlet denilir. Bu "Leviathan," ölümlü bir Tanrıdır./... monarşiyi tercih eder... İngiliz İç Savaşı, diyor Hobbes, iktidar Kral, Lordlar ve Avam arasında bölündüğü için çıktı./.../... en kötü despotizm bile anarşiden iyidir.../.../... Özgürlük, hareketin önünde dışsal engellerin olmamasıdır. Bu anlamda özgürlük, zorunlulukla tutarlıdır; örneğin su... özgür olduğu zaman zorunlu olarak tepe aşağı akar. Bir kişi istediğini yapmaya özgürdür, ama Tanrının istediğini yapmaya mecburdur. Bütün istemlerimizin nedenleri vardır ve bu anlamda zorunludur.../ Hobbes'a göre antikçağ yazarları, özgürlük övgüleriyle insanları kargaşayı ve kışkırtmayı desteklemeye yöneltti.../... hükümdarlara boyun eğme görevinin bir sınırı olduğunu da kabul eder. Kendini koruma hakkını mutlak hak kabul eder... hükümdara karşı bile öz-savunma hakkı vardır... savaşmama hakkının olduğunu savunur.../... bir kişinin, onu koruma gücüne sahip olmayan bir hükümdara karşı hiçbir görevi yoktur.../.../ Kilise sivil yönetime bağlı... Her ülkede kral Kilisenin başı olmalıdır.../.../... iyi ile kötü çok fazla iç içe geçmiştir./.../... iki tehlike... anarşi ve despotizm... Hobbes... anarşi korkusuna takıntılıydı... 1688'den sonra denetimi ele geçiren liberal filozoflar... Locke'u iktidar bölüşümü, denge ve denetim öğretisine götürdü.../... 1789'da Fransa'da ve 1917'de Rusya'da olduğu gibi bir devlet, geçici anarşi, devletin devamına tercih edilecek kadar kötü olabilir. Dahası, her hükümetin tiranlık eğilimi, bir başkaldırı korkusu olmadıkça denetim altında tutulamaz. Hobbes'un uysal tutumu bütün uyruklar tarafından benimsenseydi, hükümetler olduklarından daha kötü olurlardı.../... Hurafeden tamamen uzaktır... Berrak ve mantıklıdır... kuşkulu hiçbir kavram kullanmaz... Machiavelli dışında, siyasal teori konusunda yazan gerçekte modern ilk yazardır.../... ona karşı... iki nokta... Ulusal çıkarı her zaman bir bütün olarak ele alır ve bütün yurttaşların başlıca çıkarlarının aynı olduğunu örtük bir biçimde varsayar.../... diğer nokta; farklı devletler arasındaki ilişkilerle ilgilidir... savaş ve fetih dışında devletlerarası ilişkilere işaret eden tek kelime yoktur... Savaşı önlemenin bir aracı olmadan ayrı devletlerin savaşma kabiliyetlerini iyileştirmek, evrensel yıkımın yoludur" 102-121
-"Descartes'ın (1596-1650) genellikle modern felsefenin kurucusu olduğu düşünülür... Skolastik felsefenin çoğunu koruduğu doğrudur; ama kendisinden öncekilerin attığı temelleri kabul etmez... bilimin ilerlemesinden kaynaklanan yeni özgüvenin bir işaretidir... bir kaşif ve araştırmacı olarak yazar. Üslubu kolaydır... ardılları, Kant'a kadar, onun profesyonel olmayan niteliğini korur.../... Cizvit kolejinde okudu... Otuz Yıl Savaşlarının gelmesi, Bavyera ordusuna yazılmasına yol açtı (1619).../ 1621'de savaşmaktan vazgeçti... Hollanda'da yaşamaya karar verdi. Ürkek bir adamdı, dini görevlerini yerine getiren bir Katolikti.../... On yedinci yüzyılda düşünce özgürlüğünün olduğu tek ülke olarak Hollanda.../.../...'da bile... Protestan bağnazların... saldırılarına maruz kaldı.../ Ne yazık ki... Stockholm'deki Fransız büyükelçi Chanut aracılığıyla, bir hükümran olarak, büyük adamların zamanını harcamaya hakkı olduğunu düşünen tutkulu ve bilgili bir hanımefendi olan İsveç Kraliçesi Christina ile mektuplaştı... yazıları, Kraliçe'nin... çağırmasına yol açtı... gitmeyi kabul etti ve Kraliçe de onu alması için bir savaş gemisi gönderdi (Eylül 1649)... İskandinav kışının soğuğu... hastalandı ve Şubat 1650'de öldü./... Çalışkan değildi; kısa süreli çalışır, çok az okurdu.../.../... cebiri geometriye uyguladı.../.../... kuşkulanabildiği her şeyden kuşkulanmaya kararlıdır.../ Duyularla ilgili kuşkuculukla başlar.../.../... Ama düşünce farklıdır. "... mecburen düşünen ben, bir şey olmam gerekirdi ve bu hakikat, düşünüyorum öyleyse varım hakikati, o kadar sağlam ve kesindi ki..."/ Bu pasaj... bilgi teorisinin çekirdeğidir... öznelcilik eğilimi ve maddeyi... bilinebilen bir şey olarak görme eğilimi vardır... istisnayla birlikte modern felsefe, sorunlarının formülasyonunu çok büyük ölçüde Descartes'tan alırken, onun çözümlerini kabul etmemiştir./.../... iki bakımdan da önemliydi. Birincisi... zihin ve madde düalizmini tamamladı ya da tamamlamaya çok yaklaştı... ikinci.../ Maddi dünyaya ilişkin... katı bir biçimde deterministti... küçük bir istisnaya izin verir: Bir insan ruhu, yaşamsal tinlerin hareketinin niceliğini değilse bile yönünü değiştirebilir. Ama bu, sistemin ruhuna aykırıydı ve... terk edildi. Sonuç... maddenin bütün hareketleri fizik yasalarınca belirlenir ve parelellizm nedeniyle zihinsel olaylar da eşit ölçüde belirlenmiş olmak zorundadır. Bu nedenle Kartezyencilerin özgür irade konusunda güçlükleri vardı.../... bilim... skolastik felsefe... düalizm vardır. Bu durum onu tutarsızlığa götürür; ama aynı zamanda verimli düşünceler bakımından... daha zengin hale getirdi. Tutarlılık onu yalnızca yeni bir skolastik felsefenin kurucusu yapardı; oysa tutarsızlık onu, önemli ama birbirinden uzak iki felsefe okulunun kaynağı yaptı" 122-127, 131-134, 139, 140
-"Spinoza (1634-77) büyük filozofların en soylusu ve en sevimlisidir... etik olarak... üstündür. Bunun doğal bir sonucu olarak... müthiş kötü bir adam sayıldı. Bir Yahudi olarak doğdu, ama Yahudiler onu aforoz etti. Hıristiyanlar da ondan iğrendi; bütün felsefesine Tanrı düşüncesi egemen olmasına rağmen, gelenekçilen onu ateizmle suçladı. Ona çok şey borçlu olan Leibniz, borcunu gizledi ve onu öven bir söz söylemekten özenle kaçındı... yalan söyleyecek kadar ileri gitti./... yaşamı çok sadeydi. Ailesi... Engizisyondan kaçarak Hollanda'ya gelmişti... geleneksel kalmayı olanaksız buldu. Kuşkularını gizlemesi için kendisini yıllık 1000 florin teklif edildi, kabul etmeyince, öldürülmeye çalışıldı... mercek parlatarak geçimini sağladı. İstekleri az ve basitti... paraya hiç aldırış etmedi... kırk üç yaşında veremden öldü./.../... siyasal teorisi, Hobbes... dan türetilir. Bir doğa durumunda haklı ya da haksızın olmadığını savunur... Hükümdarın yanlış yapamayacağını savunur... başkaldırıya... karşı çıkar... demokrasiyi "en doğal" yönetim biçimi sayarken Hobbes'la hemfikir değildir... düşünce özgürlüğünün önemli olduğunu savunur.../... Ethica'sı... Metafizik, Descartes'ın değiştirilmiş halidir, psikoloji Hobbes'u hatırlatır, ama etik özgündür ve kitapta en değerli kısımdır... Descartes çok yönlü bir kişiydi... ama ahlaki ciddiyet yükü altına fazla girmedi... Spinoza... esas olarak dinle ve erdemle ilgilendi... çağdaşlarından materyalist ve determinist bir fizik alıp kabul etti ve bu çerçevede, İyiye adanmış bir yaşama ve saygıya yer bulmaya çalıştı.../... Tamamen olumlu yalnızca bir Varlık olabilir ve O mutlak sonsuz olmalıdır. Böylece... eksiksiz ve sulandırılmamış bir panteizme ulaşır./... her şeyi, mutlak bir mantıksal zorunluluk yönetir. Zihinsel alanda özgür irade, fiziksel dünyada tesadüf diye bir şey yoktur. Olup biten her şey, Tanrının anlaşılmaz doğasının bir tezahürüdür.../.../... Daha anlamaya başlamadan Spinoza'ya hayran olan Goethe..." 141-145, 153
-"Leibniz (1646-1716) bütün zamanların üstün zekalılarından biriydi, ama insan olarak hayranlık duyulacak biri değildi... iki felsefe sistemi vardır: Açıkça ilan ettiği... diğer.../... Otuz Yıl Savaşları son bulmadan iki yıl önce... doğdu... Fransız kralı Almanya yerine Mısır'ı istila etmeye ikna etmeye çalıştı... kutsal savaş modasının geçtiği, kendisine kibarca hatırlatıldı.../.../ Hanover Hanedanı... hizmetinde kaldı.../.../... Descartes üç töze, Tanrı, zihin ve maddeye izin verdi. Spinoza yalnızca Tanrıyı töz kabul etti. Descartes için yayılım maddenin özüdür; Spinoza için hem yayılım hem düşünce, Tanrının öznitelikleridir. Leibniz, yayılımın bir tözün özniteliği olamayacağını savundu... "monadlar" dediği sonsuz sayıda töze inanmaktaydı... maddenin gerçekliğini yadsıma ve onun yerine sonsuz bir ruhlar ailesini geçirme noktasına vardı./.../... Tanrının varlığına ilişkin metafizik kanıtları son biçimlerine kavuşturdu... Mantıksal becerisi üstün Leibniz, argümanları önceki hallerinden daha iyi ifade etti.../... modern teologların artık onlara dayanmadıklarını belirtmek yerinde olur. Ortaçağ teolojisi Yunan zekasının türevidir. Eski Ahit'in Tanrısı bir güç Tanrısıdır, Yeni Ahit'in Tanrısı ise bir sevgi Tanrısıdır; ama Aristoteles'ten Calvin'e kadar teologların Tanrısı, zihne hitap eden bir Tanrıdır... Bir parça akıl yürütmenin sonunda ortaya çıkan bu İlah... daha çok İncil'inkine benzeyen bir Tanrı kavrayışına dönen Rousseau'yu tatmin etmedi. Esasında modern teologlar, özellikle Protestanlar, bu konuda Rousseau'yu izledi. Filozoflar daha muhafazakar oldu.../... argümanlar dört tanedir.../... /... Özgür irade büyük iyidir; ama Tanrının özgür iradeyi bahşetmesi ve aynı zamanda günah olmamasını buyurması mantıksal olarak olanaksızdı. Bu yüzden Tanrı, Adem'in elmayı yiyeceğini önceden bilmesine ve günahın kaçınılmaz olarak cezayı gerektirmesine rağmen, insanı özgür yapmaya karar verdi... mevcut olan, olası dünyaların en iyisidir.../ Bu argüman, anlaşılan, Prusya Kraliçesini tatmin etti. Serfleri kötünün ıstırabını çekmeye devam ederken, o da iyinin keyfini sürmeye devam etti; bu durumun adil ve doğru olduğunu büyük bir filozofun doğrulaması rahatlatıcıydı./.../... Almanya dışında Leibniz'in felsefesi fazla etkili olmadı; çağdaşı Locke İngiliz felsefesini yönetirken, Fransa'da Descartes, İngiliz empirizmini moda haline getiren Voltaire tarafından devrilene kadar hüküm sürmeye devam etti./ Yine de Leibniz büyük... kalır... matematiksel mantığın bir öncüsüydü" 162-166, 169, 170, 177, 187
-"Erken liberalizm İngiltere'nin ve Hollanda'nın bir ürünüydü... Dini hoşgörü anlamına gelmekteydi; Protestandı, ama fanatik değil... kralların ilahi hakları reddedildi... Bütün insanların eşit doğduğuna... bir inanç vardı.../... iyimser, enerjik ve felsefiydi; çünkü büyümekte olan... güçleri temsil etmekteydi... ortaçağa ait olan her şeye karşıydı... siyasal ve teolojik çatışmanın son bulmasını istiyordu... bağnazlık yerini aydınlanmaya bırakıyordu, İspanyol gücü korkusu son buluyordu, bütün sınıfların refahı artıyordu... sonunda, doğrudan Napoleon'a ve ardından Kutsal İttifaka yol açan Fransız Devrimi'ni üretti.../... ayırt edici özelliği, geniş anlamda bireyciliktir... Platon'un Devlet'i, iyi bir bireyi değil iyi bir topluluğu tanımlamakla ilgilenir. İskender'in zamanından itibaren siyasal özgürlüğün yitirilmesiyle birlikte bireycilik gelişti ve Kynikler ve Stoacılar tarafından temsil edildi... ortaçağda... Kilise tarafından kontrol... Neyin doğru ve neyin iyi olduğu... KOnsillerin kolektif bilgeliğiyle saptanacaktı./ Bu sistemde ilk önemli çatlağı, Genel Konsillerin yanılabileceğini öne süren Protestanlık yarattı. Hakikati belirlemek... bireysel bir girişim haline geldi... farklı sonuçlara ulaşıldığı için, sonuçta çatışma oldu... Bir taraf diğerini ortadan kaldıramadığı için... uzlaştırmanın bir yöntemini bulmak gerektiği açık hale geldi... ana sorunlardan biri buydu./ Bu arada bireycilik felsefeye sızmıştı. Descartes'in temel kesinliği, "Düşünüyorum, öyleyse varım," bilginin temelini her bir kişi için farklı hale getirdi.../.../ Erken liberalizm... bireyciydi; ama duygusal ya da etik açıdan ısrarcı değildi. Lİberalizmin bu biçimi on sekizinci yüzyıl İngiltere'sine, Amerikan Anayasasının kurucularına ve Fransız ansiklopedicilerine egemendi. Fransız Devrimi sırasında, bu biçim... daha ılımlı partilerce temsil edildi; ama bunların imha edilmesiyle birlikte bir kuşak boyunca Fransız siyasetinden silindi... En büyük başarısını, feodalizm ve bir Devlet Kilisesi tarafından engellenmediği Amerika'da gösterdi; 1776'dan bugüne ya da en azından 1933'e kadar egemen oldu./ Giderek gelişen liberalizmin antitezine dönüşen yeni bir hareket Rousseau'yla başlar ve romantik hareketten ve ulusallık ilkesinden güç alır... kahraman kültü bu felsefenin tipik özelliğidir... Erken sanayicilikten hoşnutsuzluk... acımasızlıklarına karşı tiksinti vardı... Ortaçağ'a bir nostalji vardı... Milliyetçilik adına ayaklanma hakkı ve "özgürlük" uğruna savaşın görkemi hararetle savunulmaktaydı. Byron bu hareketin şairiydi. Fichte, Carlyle ve Nietzsche filozoflarıydı./... bu felsefe... en başarılı "kahraman"ın despotik yönetimine yol açar.../ Esasında liberalizmin bir yan ürünü olan bir felsefe daha vardır; Marx'ın felsefesi olarak adlandırılan felsefe.../ Liberal felsefenin ilk kapsamlı açıklaması... Locke'ta bulunur... Gelişmiş ülkelerde pratik teoriye ilham verir, diğer ülkelerde teori pratiğe ilham verir.../.../ İç savaşta Kral ile Parlamento arasındaki çatışma, İngilizlere uzlaşma ve ılımlılık sevgisi ile bir teoriyi mantıksal sonucuna götürme korkusu kazandırdı.../... I. Charles beş parlamento üyesini tutuklamaya kalktığında kıyamet kopmuş ve başaramayıp gülünç duruma düşmüştü; ama Cromwell böyle güçlüklerle karşılaşmadı. Pride Temizliğiyle, yüz kadar Presbiteryen parlamenteri kapı dışarı edip, bir süre itaatkar bir çoğunluk elde etti. Sonunda Parlamentoyu toptan azletmeye karar verince, "bir köpek bile havlamadı." Savaş yalnızca askeri kuvvetin önemli görünmesini sağlamış ve anayasal biçimlerin küçümsenmesine yol açmıştı. Cromwell'in ömrünün geri kalan yıllarında İngiltere'nin yönetimi... askeri bir tiranlıktı, ama yalnızca onun partizanları silahlıyken ondan kurtulmak olanaksızdı./ II. Charles... esas olarak anayasal bir hükümdardı... I. Charles'in muhaliflerinin istediği sınırlamaların büyük bölümü, Restorasyonda kabul edildi ve II. Charles bunlara saygı duydu.../ II. James... Bağnaz Katolikliğiyle, Parlamentoyu hiçe sayıp... karşı... birleştirdi... Stuartlar... vergiden sakınmak için, önce İspanya'ya, sonra Fransa'ya yaranma politikası izlediler. Fransa'nın artan gücü, önde gelen Kıta devletine, değişmez İngiliz düşmanlığını uyandırdı ve Nantes Fermanının İptali, XIV. Louis'ye karşı Protestan duyguyu keskinleştirdi. Sonunda İngiltere'de neredeyse herkes James'tan kurtulmak istedi; ama neredeyse herkes, iç savaş günlerine ve Cromwell'in diktatörlüğüne dönmekten sakınmaya da eşit ölçüde kararlıydı... Kral gitmeli, ancak monarşi korunmalıydı... Aristokrasinin ve büyük sermayenin birleşmesiyle, bütün bunlar tek kurşun atmaya gerek kalmadan başarıldı... uzlaşma ve ılımlılık başarılı olmuştu./ Hollandalı olan yeni kral... bilgeliği getirdi. İngiltere Merkez Bankası yaratıldı; devlet borcu... güvenli bir yatırım haline getirildi. Hoşgörü Yasası... mevcut eziyete son verdi. Dış politika kararlı bir biçimde Fransız karşıtı oldu ve Napoleon bozguna uğrayana kadar... öyle kaldı" 190-201
-"Locke (1632-1704), bütün devrimlerin en ılımlısı ve en başarılısı olan 1688 Devriminin havarisidir.../... hem skolastik felsefeden hem Bağımsızların bağnazlığından hoşlanmadı. Daha çok Descartes'tan etkilendi.../... bilgi teorisinde empirizmin kurucusu olduğu kadar felsefi liberalizmin kurucusu.../... filozofların en talihlisidir... savunduğu görüşler, yıllarca en kuvvetli ve en etkili politikacılar ve filozoflar tarafından savunuldu... Amerikan Anayasasında cisimleşir.../ On sekizinci yüzyıl Fransa'sında çok büyük olan etkisi... Voltaire'den kaynaklandı... ılımlı reformcular Locke'u izledi, aşırı devrimciler Rousseau'yu.../... En ünlü iki izleyicisinden Berkeley siyasal olarak önemsizdi, Hume da tutucu... Kant'tan sonra, Alman idealizmi İngiliz düşüncesini etkilemeye başlayınca, felsefe ile siyaset arasında yeniden bir bağlantı kuruldu.../ Locke'un... yanlışları bile pratikte yararlıydı... düalizmi felsefi olarak çağdışıdır. Yine de günümüzde kuantum teorisi doğana kadar pratik fiziğe egemen oldu... Teorik olarak ne kadar yanlış olursa olsun, teori pragmatik açıdan kullanışlıydı.../... Her zaman duyarlıdır... paradoksal olmaktansa mantığı feda etmeye hazırdır.../ Dogmatizmden yoksunluk... liberal harekete miras kalan bir özelliğidir... Hıristiyan bir mümin olmasına rağmen, açıklanmış vahiylerin etrafını rasyonel çitlerle çevirir... "Vahiy akılla hükme bağlanmak zorundadır" diyor. Böylece sonunda akıl üstün gelir./... Zorla kabul ettirme hırsı, diyor, hakikat sevgisinin başarısızlığını gösterir.../.../... metafiziği küçümser.../... bütün bilgimizin (belki mantık ve matematik hariç) deneyimden türediğini öne süren öğreti olan empirizmin kurucusu sayılabilir../.../... Locke inanılırlığı hedefledi ve hedefine, tutarlılığı harcayarak ulaştı. Büyük filozofların çok büyük bölümü tersini yaptı" 202-207, 211, 212, 217
-"Filmer siyasal iktidarı... tamamen bir babanın çocukları üzerindeki otoritesinden türetir.../... siyasal iktidarı bir şekilde ebeveynlerin çocuklar üzerindeki iktidarına benzetilmesi gerektiğini düşünmek, Japonya dışında hiçbir modern insanın aklına gelmez. Japonya'da... öğretildiği doğrudur... Mikado ilahidir ve ona direnmek dinsizliktir. Bu teori esas olarak 1868'de icat edildi; ama şimdi Japonya'da, dünya kurulduğundan beri gelenekle aktarıldığı iddia edilmektedir"228, 229
-"1688'den sonra İngiltere Kilisesinin gücü tartışılmaz oldu. Yine de muhalifleri varlığını sürdürdü.../ Kral... İskoçya Kilisesinin de başıydı. İngiltere'de piskoposlara inanıp Kalvinciliği reddetmek zorundaydı; İskoçyaa'da ise piskoposları reddedip, Kalvinciliğe inanmak zorundaydı. Stuartların... sahici dini inançları vardı; ama 1688'den sonra siyasal ortamın uygunluğu kralların aynı anda iki dini kabul etmelerine yol açtı. Bu durum dini gayrete engel oldu ve onları ilahi kişi olarak kabul etmeyi zorlaştırdı" 230, 231
-"Locke'a göre... kalıtım, meşru siyasal iktidarın temeli olarak kabul edilemez.../... Aristokrasi, neredeyse tamamen tarihsel bir biçim haline geldiği İngiltere hariç, bütün Avrupa'da ayrıcalıklarını kaybetti... bu diktatörlüklerin yükselişiyle çok alakalıdır; çünkü iktidarın geleneksel temeli yıkılmış ve başarı demokrasi pratiği için gerekli zihin alışkanlıkları oluşmaya zaman bulamamıştır. Herhangi bir kalıtsal öğesi bulunmayan büyük bir kurum vardır; Katolik Kilise. Diktatörlüklerin, eğer varlıklarını sürdürürlerse, gelişip Kiliseninkine benzer bir yönetim biçimine dönüşmesi beklenebilir. Bu durum Amerika'da... büyük şirketlerde zaten gerçekleşmiştir./... yani kalıtsal ilkeyi siyasal güçle ilgili olarak reddederken, ekonomik güçle ilgili olarak kabul ediyoruz. Siyasal hanedanlar yok oldu, ama ekonomik hanedanlar varlığını sürdürüyor" 232, 233
-"Locke.../... Doğa durumunda bir "doğa yasası" vardır ve... ilahi emirlerden oluşur... İnsanlar sivil yönetim kuran bir toplum sözleşmesiyle doğa durumundan çıktı.../... söyledikleri... skolastik ortaçağ öğretilerinin bir tekrarıdır.../.../ Ortaçağ boyunca doğa yasasının... faizle borç para vermeyi mahkum ettiği savunuldu. Kilisenin mal varlığı neredeyse tamamen topraklardan oluşuyordu ve toprak sahipleri her zaman borç veren değil daha çok borç alandı. Protestanlık yükselince, borç alan değil daha çok borç veren zengin orta sınıftan destek gördü, özellikle Kalvinciliğin desteği. Bu yüzden önce Calvin, sonra diğer Protestanlar ve sonunda da Katolik Kilisesi "tefeciliği" onayladı. Böylece doğal hukuk farklı kavranır oldu.../.../... Bir kural olarak, yeni bir düşünceyi ilk akıl eden kişi kendi zamanının o kadar ilerisindedir ki, herkes onu ahmak zanneder... unutulur. Sonra... takdiri toplar... Darwin'de durum böyleydi.../ Doğa durumu konusunda Locke... herkesin herkesle savaştı... bir durum olarak gören Hobbes kadar özgün değildi. Ama Hobbes ateist sayılıyordu.../ Uzak geçmişte mutlu bir "doğa durumuna" inanç, kısmen Kitabı Mukaddes... kısmen klasik altın çağ mitinden kaynaklanır. Uzak geçmişin kötülüğüne genel inanç, ancak evrim öğretisiyle birlikte geldi" 234-237
-"On yedinci yüzyılın... iki ana teori tipi vardı. Bir tipin örneğini... Filmer'de  gördük; bu teori, Tanrı'nın belli kişilere iktidar bahşettiğini... savundu... Kalıtım ilkesi... Aristokrasinin kraldan çok orta sınıftan korktuğu... yerlerde, bu nedenler ağır bastı. Tersinin geçerli olduğu durumlarda... ilahi hak teorilerini reddetme eğiliminde oldu./ Diğer tip teori... sivil yönetimin bir sözleşmenin sonucu olduğunu... tamamen bu dünyaya ait bir iş olduğunu savunmaktaydı... farazi sözleşme dışında ilahi hakka bir alternatif düşünemiyorlardı. Hükümetlere itaat etmek için bir neden bulmak gerektiğini asiler hariç herkes hissediyordu.../.../... anlatıldığına göre hükümet, doğa durumunda herkesin kendi davasının yargıcı olmasından kaynaklanan aksaklıkları gidermek için bir çaredir. Ama hükümdarın anlaşmazlığın bir tarafı olduğu yerde, bu bir çare değildir... Bu düşünceler, hükümetlerin mutlak olmaması gerektiği ve yargının yürütmeden bağımsız olması gerektiği görüşüne yol açtı.../ Doğası gereği, diyor Locke, her insanın kendisine ya da mallarına saldırıları ölümle bile cezalandırma hakkı vardır. İnsanların bu hakkı topluluğa ya da hukuka teslim ettiği yerde ve yalnızca orada siyasal toplum vardır" 245-247
-"Locke'ta ileri kapitalizm belirtisi olan öğretiler ile daha sosyalist bir bakışı içeren öğretiler yan yana ve uzlaşmaz bir biçimde bulunur.../... Sanayi öncesi günlerde... Kentsel üretim, esas olarak kendi aletlerinin sahibi olan ve ürünlerini satan zanaatkarlar tarafından yapılmaktaydı. Tarımsal üretime gelince, Locke'un mensubu olduğu okul, köylü sahipliğinin en iyi sistem olacağını savunmaktaydı. Bir kişi ekebileceği kadar toprağa sahip olabilir, diyor... Her yerde tarımsal toprağın çok büyük bölümü, çiftçilerden ya sabit oranda ürün... ya da... bir kira alan aristokratlara aitti. İlk sistem Fransa ve İtalya'da, ikinci sistem İngiltere'de yaygındı... Rusya'da ve Prusya'da işçiler, toprak sahibi için çalışan ve fiilen hiç bir hakkı olmayan serflerdi. Eski sistem Fransa'da Fransız Devrimi'yle, kuzey İtalya ve batı Almanya'da Fransız devrim ordularının fetihleriyle son buldu. Serflik Prusya'da Napoleon'a yenilmenin bir sonucu olarak, Rusya'da Kırım Savaşındaki yenilginin bir sonucu olarak kaldırıldı. Ama her iki ülkede aristokratlar taşınmaz mülklerini korudular.../ İngiltere'de... kırsal emekçi... önemli haklara sahip olduğu ortak kaynaklar... yiyeceğinin önemli bir kısmını oradan temin edebiliyordu. Bu sistem ortaçağdan kalmaydı... 1750'ye kadar güçlenmeyen ortak toprakları çitleme hareketi ortaya çıktı. Ondan sonra yaklaşık doksan yıl boyunca peş peşe ortak topraklar çitle çevrilip yerel toprak sahiplerine verildi. Her çitleme çevirme için bir Parlamento Kararı gerekiyordu... aristokratlar... tarım emekçilerini açlıktan ölecek düzeye getirdiler. Sanayinin gelişmesi nedeniyle tarım emekçilerinin durumu giderek düzeldi; yoksa kentlere göçleri önlenemezdi. Şimdi, Lloyd George'un başlattı vergi sisteminin bir sonucu olarak aristokratlar, kırsal mülklerinin çok büyük bir bölümünden ayrılmak zorunda kaldılar.../ Bu uzun gelişme, Rusya'daki hariç, Locke'un ilkelerine uygun görülebilir.../... emek-değer teorisi... Locke'ta da bulunur ve onun aklına getiren de... bir selefler silsilesidir... Tawney'in söylediği.../ "... Aquinas'ın öğretilerinin gerçek evladı emek-değer teorisidir. Skolastiklerin sonuncusu Karl Marx'tı."/ Emek-değer teorisi... Bir ürünün değeri ona harcanan emekle orantılı olmalıdır ya da aslında emek fiyatı düzenler.. Değerin onda dokuzunun kaynağı emektir, diyor Locke.../ Bir kişinin kendi emeğinin ürününe hakkı olduğu ilkesi, sinai bir uygarlıkta yararsızdır.../ Emek-değer teorisi... Skolastikler... büyük bölümü Yahudi olan tefecilere muhalefetten ötürü savundular. Ricardo toprak sahiplerine, Marx kapitalistlere karşıtlık için savundu; ama Locke... Tek düşmanlığı hükümdarlaradır.../ Locke'un bazı görüşleri o kadar tuhaftır ki... Şöyle diyor; bir kişi, kendisi ve ailesi yiyemeden çürüyecek kadar çok eriğe sahip olmamalıdır; ama yasal olarak elde edebileceği kadar çok altına... sahip olabilir, çünkü... bozulmaz... erikleri bozulmadan satabileceği Locke'un aklına gelmez./... Ekonomik eşitsizliğe... üzülmüş... ama... önleyebilecek türden önlemler... düşünmez... Bilimin ve sanatın büyük ölçüde çok zenginlerin bağışlarına bağlı olduğu modern Amerika'da da aynı tutum vardır. Uygarlık, bir ölçüde, toplumsal adaletsizlikle ilerler.../ Yönetimin yasama, yürütme ve yarı işlevlerinin ayrı tutulması gerektiği öğretisi, liberalizmin ayırt edici özelliğidir... İngiltere'de Stuartlara direnişin seyri içinde doğdu ve en azından yasama ve yürütme konusunda Locke tarafında açıkça ifade edildi" 252-258
-"Locke'un siyasal felsefesi, sanayi devrimine kadar yeterli ve yararlıydı. Ondan sonra giderek önemli sorunları ele alamaz oldu... mülkiyetin gücü... arttı. Devletin zorunlu işlevleri... arttı. Milliyetçilik... savaşı rekabetin temel aracı yaptı. Tekil yurttaş... güce ve bağımsızlığa artık sahip değildi. Çağımız örgütler çağıdır" 263
-"Avrupa'da başlıca iki tip felsefe... bir... Locke... diğeri önce Descartes'tan ve daha sonra Kant'tan türedi... Locke'un varisleri... dördüncüsü... Marx ve onun çömezleridir. Ama Marx'ın sistemi eklektiktir.../... Newtoncu kozmogoninin zaferi insanların Descartes'a saygısını azaltırken, İngiltere'ye saygısını arttırdı. Bu iki neden insanları Locke'a yöneltti... Fransa... entelektüeller İmgiltere'yi özgürlüğün yuvası olarak gördüler.../ İngiliz etkisini Fransa'ya taşıyan kişi Voltaire'di./... İngiltere siyasal olarak sakindi... Fransız Devrimi bunu değiştirdi... muhalefete zorladı.../ Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi 1781... Descartes... geleneği... 1792'den sonra Devrimin korkunçluklarından sorumlu tutuldu... Fransızlara direnen Almanlar, kendilerini destekleyen bir Alman felsefesine sahip olmaktan memnundu. Fransızlar bile Napoleon'un düşüşünden sonra, Jakobenliğe karşı her türlü silahtan memnuniyet duydular. Bütün bu faktörler Kant'tan yanaydı./ Darwin gibi Kant da, nefret ettiği bir harekete yol açtı. Kant bir liberal, demokrat ve pasifistti... Rousseau ve Kant'tan beri, dik-başlı ve yufka-yürekli olarak ayırt edilebilen iki liberalizm okulu var oldu. Dik-başlı... Marx üzerinden gelişip Stalin'e ulaştı, yufka-yürekli... Nietzsche üzerinden gelişip Hitler'e ulaştı. Bu açıklama, elbette tamamen doğru olamayacak kadar şematiktir; ama bir harita ve anımsatıcı işlevi görebilir. Düşüncelerin evrimindeki evreler, neredeyse Hegelci diyalektiğin niteliğine sahip olmuştur; öğretiler her biri doğal görünen adımlarla gelişip kendi karşıtlarına dönüştü... Amerika'da liberalizm düşünceleri bu gelişmenin hiçbir evresinden geçmedi; bugüne kadar Locke'ta olduğu gibi duruyorlar" 264-267
-"Locke... hazzın iyi olduğuna inanıyordu... Hobbes iktidara değer verdi... Spinoza'da uzlaşmaz iki etik görüşü vardır; biri Hobbes'in etiği, diğeri iyinin Tanrıyla mistik birleşmeye dayandığını söyleyen etik. Leibniz etiğe önemli bir katkıda bulunmadı; ama Kant etiği üstün hale getirdi.../.../ Kant pratik konulardaki bakışı kibar ve insancıl olan bir kişiydi.../... Locke, inançlarında geçicidir, asla otoriter değildir... tedrici türden reforma inanç sağladı. Düşünce sistemleri parçalı... kararsız ve deneyseldiler... "bu üzücü resmi tamamen kavrayabildiklerini" düşünen karşıtları... büyük hedeflerin peşinde şiddetten uzak durmadılar ve barış sevgisini bayağılık diye lanetlediler./... Locke'un... siyasal kusuru, mülkiyete tapmalarıydı.../ Locke'un okulunun pek çok karşıtı... savaşa hayranlık duymaktaydı.... Kapitalistlerin savaşa yönelik tutumu, doğrusu, inişli çıkışlı oldu.../... kökenini Locke'a borçlu olan ve aydınlanmış özel çıkarı vaaz eden okul, insanın mutluluğunu arttırıp sefaletini azaltmak için... dan fazlasını yaptı" 270-274
-"Berkeley (1685-1753), felsefede maddenin varlığını yadsıması dolayısıyla önemlidir" 275
-"Hume (1711-76), Locke'un ve Berkeley'in empirik felsefesini... kendi içinde tutarlılaştırarak inanılmaz hale getirdiği için en önemli filozoflardan biridir. Bir anlamda çıkmaz spkağı temsil eder; onun doğrultusunda daha ileriye gitmek olanaksızdır.../... İnsanın Anlama Yetisini Soruşturma... Kant'ı "dogmatik uyku"sundan uyandıran bu kitap oldu.../.../... İskoçların İngilizlerden üstünlüğünü kanıtlamaya kendisini adadı... 1763'te... Rousseau'yla arkadaşlık kurdu ve onunla ünlü bir kavgaya tutuştu. Hume hayranlık verici bir sabırla hareket etti; ama paranoyadan muzdarip Rousseau şiddetli bir bozuşmada diretti" 296-298
-"Hume'un felsefesi... on sekizinci yüzyıl makulluğunun iflasını temsil eder... hiçbir şeye güvenmeme, ama deneyim ve gözlemden elde edilecek bilgiyi arama niyetiyle yola çıkar... deneyimden ve gözlemden hiçbir şey öğrenilemez şeklinde feci bir sonuca ulaşır. Rasyonel inanç diye bir şey yoktur.../... Kuşkuculuğu bir anlamda içten değildir; çünkü pratikte savunamaz.../ Kendi kendini içten çürüten böyle bir rasyonellikten sonra, büyük bir irrasyonel inanç patlamasının gelmesi kaçınılmazdı. Hume ile Rousseau arasındaki kavga simgeseldir: Rousseau deli ama nüfuzluydu; Hume aklı başındaydı ama izleyicisi yoktu. Sonraki İngiliz empiristler onun kuşkuculuğunu çürütmeden reddetti; Rousseau ve izleyicileri, hiçbir inancın akla dayanmadığı konusunda Hume'la hemfikir oldular, ama kalbin akıldan üstün olduğunu düşündüler. Ve kalbin, onları... çok farklı sonuçlara götürmesine izin verdiler... Alman filozoflar Hume'un argümanlarını özümsememişti... Saf Aklın Eleştirisi'nin Hume'a yanıt olduğu inancına rağmen... bu filozoflar -en azından Kant ve Hegel- Hume öncesi bir rasyonalizm tipini temsil ederler ve Hume'cu argümanlarla çürütülebilirler. Bu şekilde çürütülemeyen filozoflar, Rousseau, Schopenhauer ve Nietzsche gibi rasyonel olma iddiasında olmayanlardır... akıldışının gelişimi, Hume'un empirizmi yıkmasının doğal bir sonucudur./.../ Hume'un kuşkuculuğı, tümevarım ilkesini reddetmesine dayanır... Bu ölçüde Hume, salt empirizmin bilim için yeterli bir temel olmadığını kanıtlamıştır... Tümevarım bağımsız bir mantıksal ilkedir... bu ilke olmadan bilim olanaksızdır" 318-322
-"On sekizinci yüzyılın ikinci yarısından bugüne kadar sanat, edebiyat ve felsefe, hatta siyaset, geniş anlamda romantik hareket denebilecek şeye özgü bir hissetme biçiminden olumlu ya da olumsuz etkilenmiştir.../ Romantik hareket başlangıçta felsefeyle bağlantılı değildi, ama çok geçmeden bağlantılı hale geldi. Siyasetle, Rousseau kanalıyla, başından beri bağlantılıydı.../... duygudaşlık heyecanına yakınlık... dedikleri şeye büyük hayranlık duymaktaydılar... Duyarlı kişi çaresiz bir köylü ailesi görse gözyaşlarına boğulur; ama bir sınıf olarak köylülerin durumunu iyileştirmek için ölçülüp biçilmiş planlara da soğuk bakardı. Yoksulların zenginlerden daha fazla erdeme sahip oldukları varsayılırdı; hırstan uzak... sarayların yozluğundan uzaklaşan kişi, bilge sayılıyordu.../.../... Romantikler için yoksul asla kentli değildi, asla sanayiyle ilişkili değildi; proletarya... farklı bir on dokuzuncu yüzyıl kavrayışıdır./ Rousseau zaten var olan duyarlık kültüne başvurdu ve ona... kapsam ve genişlik kazandırdı... demokrattı. Yaşamının büyük bölümünde... iyilik gören yoksul bir serseriydi. Bu iyiliğin karşılığını... en berbat nankörlükle ödedi... Bir avarenin beğenilerine sahip olduğu için, Paris sosyetesinin kısıtlamalarını can sıkıcı buldu. Romantikler, düzenin ayak bağlarını küçümsemeyi ondan öğrendi... bütün geleneksel ahlak alanında./ Romantikler ahlaksız değildi; aksine ahlaki yargıları keskin ve ateşliydi. Ama onlardan öncekilere iyi gibi görünenlerin tamamen dışında kalan ilkelere dayanıyorlardı. 1660'tan Rousseau'ya kadar olan döneme Fransa, İngiltere ve Almanya'daki din savaşlarının ve iç savaşların hatıraları egemendi. İnsanlar kaos tehlikesinin... güvenliğin öneminin... farkındaydı. Basiret üstün erdem sayılmaktaydı... anlığa değer verilmekteydi... kibar davranışlar övülmekteydi. Newton'un, gezegenlerin yasalara uygun yörüngelerde değişmeksizin güneşin etrafında döndüğü düzenli kozmosu, iyi yönetimin imgesel bir simgesi haline geldi. Tutkunun dışavurumunda kendini tutma, eğitimin başlıca amacı ve bir beyefendinin en emin işaretiydi. Devrimde, romantik-öncesi Fransız aristokratlar sessiz sedasız öldü; romantik Madame Roland ve Danton, belagatli bir biçimde öldü./ Rousseau'nun zamanına gelindiğinde birçok kişi güvenlikten bıkmış ve heyecan arzulamaya başlamıştı. Fransız Devrimi ve Napoleon bu istekleri yerine getirdi. 1815'te siyasal dünya sükunete geri döndüğünde, bu sükunet o kadar ölü, o kadar katı, her türlü zinde yaşama o kadar düşmandı ki, yalnızca korkudan ödü kopmuş muhafazakarlar buna katlanabilirdi... entelektüel uysallık yoktu. Kutsal İttifak sistemine karşı on dokuzuncu yüzyıl başkaldırısı iki biçim aldı. Bir yanda monarşiye ve aristokrasiye karşı... sanayiciliğin başkaldırısı vardı; buna, romantizm neredeyse dokunmadı... Bu hareketi felsefi radikaller, serbest ticaret hareketi ve Marksçı sosyalizm temsil eder. Kısmen devrimci, kısmen gerici olan romantik başkaldırı ise bundan tamamen farklıydı. Romantikler huzur ve sükuneti değil, zinde ve tutkulu bir bireysel yaşamı amaçladı. Sanayiciliğe sempatileri yoktu... paragözler... Devrim sonrası dönemde, giderek milliyetçilik üzerinden siyasete girdiler; her ulusun ortak bir ruhu olduğu hissediliyordu ve bu ruh, devletlerin sınırları ulusların sınırlarından farklı olduğu sürece özgür olamazdı.../... romantik hareketin ayırt edici özelliği, faydacı standartların yerine estetik standartları geçirmesidir. Solucan yararlıdır, ama güzel değildir; kaplan güzeldir, ama yararlı değildir. Darwin (romantik değildi) solucanı övdü; Blake kaplanı... gotik mimariyi tercih... doğal manzaradan aldıkları zevk... Dr. Johnson... Londra'dan bıkan birinin yaşamdan bıktığını savunuyordu. Rousseau'dan öncekilerin kırda hayran kaldığı bir şey vardıysa, o da zengin otlakların ve böğüren ineklerin bulunduğu bir bereket manzarasıydı. İsviçreli olan Rousseau Alplere doğal olarak hayrandı. Öğrencilerinin romanlarında... yararsız, yıkıcı ve şiddetli olan şeyler görürüz. Bu değişim az çok kalıcı olmuş gibi görünüyor.../... Garip olandan hoşlanıyorlardı... ilgilendikleri yerler uzak, Asya'da ve kadimdir./ Romantik hareket... başlangıçta esas olarak Almandı" 325-331
-"... romantikler... güçlü tutkulara hayranlık duyarlar... en güçlü tutkuların pek çoğu yıkıcıdır. Nefret, hınç, kıskançlık, pişmanlık, çaresizlik, kırılmış gurur, haksız yere ezilenlerin öfkesi, savaşma hevesi, köleleri ve korkakları küçümseme. Romantizmin, özellikle Byron'cu çeşidinin teşvik ettiği insan tipi, şiddet düşkünü ve anti-sosyaldir, anarşik bir asi ya da fetihçi bir zorbadır./... Özçıkar, İnsanı sosyalleştirmiştir, ama içgüdü olarak insan büyük ölçüde yalnız kalmaktadır; dinin ve ahlakın özçıkarı güçlendirme ihtiyacı buradan kaynaklanır... Anarşik asi... kendisini... Tanrı hisseder. Maddeye ve komşularımıza bağımlılığımızı temsil eden hakikat ve görev, Tanrılaşan insan için artık yoktur.../... Felsefe, Alman idealizminin etkisi altında, tekbencileşti ve kendini geliştirme, etiğin temel ilkesi ilan edildi... gerçek yaşamda aşk ilişkisinin kendisi, hızla bir toplumsal engel haline gelir ve aşk partnerinden nefret edilir... aşk... bir savaş olarak kavranır.../... Nietzsche, rezilce olmasa da, kendi kız kardeşini diğer bütün kadınlara tercih etti.../.../... romantik bakış... ticareti ve finansı son derece küçümser.../.../ Romantik hareket, özünde, insan kişiliğini toplumsal uylaşımın ve toplumsal ahlakın prangalarından kurtarmayı amaçladı... Ama egoist tutkuları, bir kez serbest bırakıldı mı, tekrar toplumun ihtiyaçlarına boyun eğecek duruma getirmek kolay değildir. Hıristiyanlık Egoyu ehlileştirmeyi bir ölçüde başardı; ama... nedenler Kiliselere karşı başkaldırıyı kamçıladı ve romantik hareket, başkaldırıyı ahlak alanına taşıdı" 335-340
-"Rousseau (1712-78)... güçlü bir etkisi oldu... toplumsal bir güç olarak muazzam önemini kabul etmeliyiz. Bu önem, esas olarak kalbe ve... "duyarlık" denen şeye seslenmesinden kaynaklanmaktaydı. Romantik hareketin babasıdır... geleneksel mutlak monarşilere karşıt olarak sözde-demokratik diktatörlüklerin siyaset felsefesinin mucididir. Onun zamanında bu yana, kendilerini reformcu sayanlar iki gruba ayrılmıştır: Rousseau'yu izleyenler ve Locke'u izleyenler... Günümüzde Hitler Rousseau'nun bir sonucudur; Rooseevelt ve Churchill ise Locke'un./... Kendisini büyük bir günahkar olarak göstermekten çekinmedi... her türlü olağan erdemden yoksun olduğunu gösteren bolca kanıt vardır. Bunu dert etmedi.../... Kalvinci bir eğitim gördü.../.../ Madame de Warens'la arkadaş oldu... metresi olduktan sonra bile ona "ana" demeye devam etti. Bir süre Madame'ı kahyasıyla paylaştı; hepsi dostça bir arada yaşadı.../.../... 1743'te... Fransa'nın Venedik büyükelçisinin sekreteri oldu; Büyükelçi... maaş ödemeyi ihmal eden... bir ayyaştı... Sonunda hakkı olan ücreti almasına rağmen, bu gecikmenin sıkıntılarının, Rousseau'nun Fransa'da var olan yönetim biçiminin aleyhine dönmesiyle ilişkisi vardı./ Paris'te kaldığı otelde hizmetçi olan Therese le Vasseur ile... arkadaş oldu. Ömrünün geri kalan kısmında onunla birlikte yaşadı... ondan beş çocuğu oldu ve hepsini Kimsesiz Çocuklar Yurduna götürdü... Büyük kişilerle arkadaşlıktan her zaman rahatsız oldu ve sahiden sade insanları tercih etti; bu bakımdan demokratik duygusu gerçekten içtendi.../... "Sanat ve bilim insanlığa yarar sağladı mı?" konusunda... yarar sağlamadığını savundu ve ödülü kazandı (1750). Ona göre, bilim, edebiyat ve sanat ahlakın en kötü düşmanıdır ve ihtiyaç yarattığı için köleliğin kaynağıdır... Spartalılar gibi savaşta başarıyı bir meziyet testi olarak görüyordu... Ona göre bilim ile erdem bağdaşmaz ve bütün bilimlerin aşağılık bir kökeni vardır... etiğin kaynağı bile insan gururudur... uygar insanı eğitimsiz barbardan ayırt eden her şey kötüdür./.../... Ona göre "insan doğuştan iyidir, kurumlar insanı kötüleştirir"-ilk günah ve Kilise aracılığıyla kurtuluş öğretisinin antitezi... doğal eşitsizliğe değil... ayrıcalıklardan kaynaklanan eşitsizliğe itiraz eder./... eşitsizliklerin kaynağı, özel mülkiyette bulunmaktadır... tahıl, talihsizliğimizin simgesidir. Avrupa en fazla tahıla ve demire sahip olduğu için, en mutsuz kıtadır. Kötülüğü gidermek için, yalnızca uygarlığı terk etmek gerekir; çünkü insan doğal olarak iyidir.../ Rousseau bu denemeyi Voltaire'e gönderdi ve o da yanıt verdi (1755): "... Hepimizi aptallaştırma tasarısında hiçbir zaman böyle bir zeka kullanılmamıştır. Sizin kitabınızı okuyunca insan dört ayak üzerinde yürümek istiyor..."/ Voltaire ile Rousseau'nun sonunda kavgaya tutuşmaları şaşırtıcı değildir.../... Cenevre'de yaşamayı düşündü... tiyatro... Voltaire'e saldırma fırsatı kaçırılamazdı ve Rousseau, çileci erdemin baş savunucusu oldu./.../ Depremlerin teolojisi ve sahne oyunlarının ahlaklılığı sorunu... keskin bir düşmanlığa neden oldu. Voltaire, Rousseau'ya yaramaz bir deliymiş gibi davrandı; Rousseau, Voltaire'den "dinsizliğin borazanı, keskin deha ve alçak ruh" diye söz etti.../... 1760... 1762... "Doğal" ilkelere göre eğitim üzerine bir inceleme olan Emile... Toplum Sözleşmesi daha da tehlikeliydi; çünkü demokrasiyi savunuyor ve kralların ilahi haklarını inkar ediyordu... Fransa'dan kaçmak zorunda kaldı. Cenevre onu kabul etmedi. Bern, sığınma isteğini reddetti. Sonunda Büyük Friedrich ona acıdı... izin verdi... köylüler onu... öldürmeye çalıştı. 1762'de Hume'un kendisine hizmet sunduğu İngiltere'ye kaçtı./... herkesi düşman görme hastalığına yakalanmıştı ve Hume'un, kendisini öldürme planlarının parçası olmasından kuşkulandı... kaçtı. Son yıllarını Paris'te büyük bir yoksulluk içinde geçirdi ve öldüğü zaman, intihardan kuşkulanıldı./.../ Teolojide... bir yenilik yaptı. Ondan önce, Platon'dan bu yana her filozof, eğer Tanrıya inandıysa, inancını destekleyen akılcı argümanlar sundu... Bizi Tanrıya inanmaya teşvik eden modern Protestanlar, çok büyük ölçüde, eski "kanıtları" önemsemez ve inançlarını insan doğasının bir boyutuna -huşu ya da gizem duyguları, doğru ve yanlış anlayışı, özlem hissi vb- dayandırır. Dini inancı bu şekilde savunmayı, Rousseau icat etti.../.../ Teizminde çok ısrarcıydı... Her konuda onun sadık izleyicisi olan Robespierre bu konuda da onun izinden gitti.../.../... vicdanın her koşulda doğru eylemin yanılmaz kılavuzu olduğu görüşünü geliştirir... bilgili olmaksızın insan olabiliriz... Doğal duygularımız... ortak çıkara hizmet etmeye götürürken, aklımız bizi bencilliğe teşvik eder.../ Doğal dinin... bir vahiye ihtiyacı yoktur; insanlar Tanrının kalbe söylediklerini dinlemiş olsaydı, dünyada sadece tek din olurdu.../.../ Fransa hükümetini... sarsan... vahyin ve cehennemin reddedilmesiydi./ Kalbin lehine aklın reddedilmesi, bana göre, bir ilerleme değildi. Aslında, akıl dini inancın safında görüldüğü sürece, kimse bu yolu akıl etmedi. Rousseau'nun çevresinde, Voltaire'in temsil ettiği şekliyle akıl dine karşıttı, bu nedenle aklın icabına bakılmalıydı! Dahası akıl çapraşık ve zordu... Rousseau'nun vahşisi... iyi bir koca ve müşfik bir babaydı, açgözlü değildi ve dini doğal şefkat diniydi.../.../ Eski argümanlar en azından dürüsttü; geçerli olduklarında konularını kanıtladılar, geçerli olmadıklarında... her eleştiriye açıktılar; ama yeni kalp teolojisi, argümandan vazgeçer, çürütülemez; çünkü konularını kanıtladığını iddia etmez.../... Toplum Sözleşmesi... entelektüel akıl yürütmeye çok yaklaşır... demokrasiyi destekler gibi görünmesine rağmen, totaliter devleti haklı gösterme eğilimindedir... Spartaa'ya övgü dolu göndermeler vardır. Küçük devletlerde demokrasinin, orta boy devletlerde aristokrasinin, büyüklerinde ise monarşinin iyi olacağını söyler... temsili yönetime "seçimli aristokrasi" diyor... Kent Devleti aşkı.../... eşitliğe değer verir ve hatta özgürlük pahasına eşitliği sağlamaya çalışır./... "Sorun, her bir ortağın canını ve malını ortak  güçle savunacak ve koruyacak, her bireyin bütünle birleşirken yalnızca kendine itaat edebildiği ve önceki kadar özgür kalabildiği bir ortaklık biçimi bulmaktır. Toplum Sözleşmesinin çözümünü sunduğu temel sorun budur."/ Sözleşme "her bir üyenin... toptan devretmesi"ne dayanır.../ Bu, özgürlüğün tamamen ilgasını ve insan hakları öğretisinin tamamen reddini ima eder. Daha sonra... biraz yumuşatıldığı doğrudur... insanların insan olarak doğal haklara sahip olduğu söylenir.../.../... Toplum Sözleşmesi, genel iradeye itaat etmek istemeyenlerin itaat etmeye zorlanmasını gerektirir.../.../... Tuhaf olan, Byron'un soylu korsanlarının Rousseau'nun doğrudan bir sonucu olmalarıdır... Rousseau'ya çok şey borçlu olan Hegel, onun "özgürlük" sözcüğünü kullanımın benimsedi ve onu polise itaat etme hakkı ya da çok farklı olmayan bir şey olarak tanımladı./ Locke ve izleyicilerini karakterize eden özel mülkiyete derin saygı, Rousseau'da yoktur... Locke ve Montesquieu'nun öğütlediği şekliyle kuvvetler ayrılığına da inanmaz. Ama... sonraki değerlendirmeleri önceki genel ilkeleriyle tamamen uyuşmaz.../.../... Sonuç, bireysel yurttaşın güçsüz olduğu lonca devleti ya da totaliter devlet olur.../.../... Başlangıçta yola çıktığı ve siyasal sorunları çözmüş gibi gösterdiği geniş genel ilkeler, hiçbir katkıda bulunmadıkları çözüme doğru ayrıntılı değerlendirmelere tenezzül edince, ortadan kaybolur./ Zamanın gericilerinin kitabı lanetlemesi, modern okuru... kapsamlı bir devrimci öğreti bulma beklentisi içine sokar... eski kent devletinin doğrudan demokrasisini kast eder. Bunun hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmeyeceğini söyler.../ Bizim demokrasi dediğimize o, seçimli aristokrasi diyor; bu, diyor... en iyi yönetimdir ama her ülkeye uygun değildir... despotik yönetime geniş bir alan bırakılır... demokrasi savunusu, sınırlılıklarına rağmen, Fransız hükümetini kitaba düşman yapan şeylerden biriydi; diğeri, herhalde... kralların ilahi hakkının reddedilmesiydi./ Toplum Sözleşmesi, Fransız Devrimi'nde pek çok liderin Kutsal Kitabı haline geldi; ama Kutsal Kitapların kaderi olduğu üzere, dikkatlice okunmadı... yeterince anlaşılmadı. Metafizik soyutlamalar alışkanlığını demokrasi teorisyenlerinin arasına yeniden soktu ve genel irade öğretisiyle, bir liderin halkıyla, seçim sandığı gibi dünyevi bir aygıtın onayına ihtiyaç duymayan mistik özdeşleşmesini olanaklı kıldı. Felsefesinin çoğu, Prusya otokrasisini savunurken Hegel tarafından sahiplenildi. Pratikteki ilk meyveleri Robespierre'in egemenliğiydi; Rusya ve Almanya diktatörlükleri (özellikle Almanya) kısmen Rousseau'nun öğretisinin bir sonucudur" 341-363, 366-369
-"On sekizinci yüzyılda felsefeye İngiliz empirizmi egemende; Locke... mizaçları... toplumsal konularda duyarlı yurttaşlardı... iddiacı değillerdi, gereksiz güç hevesleri yoktu... hoşgörülü... kentli ve kibardılar./ Ama... felsefeleri öznelciliğe yol açtı... Leibniz... kendini Katolik ve Protestan kiliselerini birleştirmeye adadı. Benzer bir tutarsızlık Locke, Berkeley ve Hume'da da görülür./ Locke'taki tutarsızlık teoridedir.../ Berkeley bu tutarsızlığa son verme yönünde önemli bir adım attı. Ona göre yalnızca zihinler ve onların ideaları vardır: fiziksel dış dünya ortadan kaldırılır.../ Hume teorik tutarlılık arayışında hiçbir şeyden kaçınmadı; ama kendi pratiğini kendi teorisine uydurma gereği de duymadı.../ Hume tutarlılığıyla, mantıksal sonucuna kadar götürülen empirizmin çok az insanın kabul edebileceği sonuçlara yol açtığını gösterdi ve bilim alanında, rasyonel inanç ile safdillik arasındaki ayrımı ortadan kaldırdı... İnsanların "coşkudan" bıktığı bir zamanda yaşayan Locke... insanları ikna etmekte zorluk çekmedi. İnsanların akıldan bıkmaya başladığı bir anda gelen Rousseau, "coşkuyu" canlandırdı ve aklın iflasını kabul ederek... kalbin karar vermesine izin verdi. 1750'den 1794'e kadar giderek yükselen bir sesle konuştu, sonunda Thermidor, kalbin azgın açıklamalarına en azından Fransa söz konusu olduğu ölçüde bir süre son verdi. Napoleon yönetiminde, kafa ve kalp birlikte susturuldu./ Almanya'da Hume'un bilinemezciliğine tepki, Rousseau'nun ona verdiğinden çok daha köklü ve incelikli bir biçim aldı. Kant, Fichte ve Hegel, hem bilgiyi hem erdemi, geç on sekizinci yüzyılın yıkıcı öğretilerinden korumayı amaçlayan yeni tür bir felsefe geliştirdi. Kant'ta ve daha fazlası Fichte'de,  Descartes'la başlayan öznelci eğilim, yeni uçlara taşındı; bu bakımdan, başlangıçta Hume karşı bir tepki yoktu. Öznelcilikle ilgili olarak tepki, mantığı aracılığıyla bireyden dünyaya kaçışın yeni bir yolunu saptamaya çalışan Hegel'le başladı./ Bütün Alman idealizminin romantik hareketle yakınlıkları vardır.../ Alman idealizminin kurucusu Kant... siyaseten önemli değildir... Fichte ve Hegel, tarihin seyrini köklü bir biçimde etkilemiş... siyasal öğretiler ortaya koydu. Kant incelenmeden ikisi de anlaşılamaz.../.../... bilgi eleştirisini Kant vurguladı... Maddeye karşıt olarak zihne bir vurgu vardır ve bu, sonuçta, yalnızca zihnin var olduğu iddiasına yol açar... faydacı etik şiddetle reddedilir... skolastik ton vardır... üniversite profesörleriydi... niyetleri yıkıcı olmak değildi; Fichte ve Hegel kesin olarak devleti savundu... Teolojide yenilikler yaptılar, ama bunu dinin çıkarına yaptılar./.../... Kant (1724-1804) genellikle modern filozofların en büyüğü sayılır.../... Doğu Prusya'da... yaşadı... Hume, nedensellik kavramı eleştirisiyle onu dogmatik uykusundan uyandırdı... ama uyanması geçici oldu ve çok geçmeden tekrar uyumasını olanaklı kılan bir uyutucu icat etti. Kant için Hume, çürütülecek bir hasımdı; ama Rousseau'nun etkisi daha köklüydü... düzenli alışkanlıklara sahipti... ama bu zaman çizelgesi yalnızca Emile'i okuduğu birkaç gün aksadı... liberaldi; Terör Dönemine kadar Fransız Devrimi'ne sempati duydu... Felsefesi... kalbe başvurmaya izin veriyordu. Her insanı kendi başına bir amaç sayma ilkesi, insan hakları öğretisinin bir biçimidir; Kant'ın özgürlük aşkı, "bir kişinin eylemlerinin başka birinin iradesine tabi olmasından daha korkunç bir şey olamaz" deyişinde... görülür./.../... önemli eseri Saf Aklın Eleştirisi'dir... amacı... bilgimizin... a priori olduğunu ve tümevarımla deneyimden çıkarılamadığını kanıtlamaktır.../.../ Kant'a göre dış dünya yalnızca duyumun konusuna neden olur.../.../... kusursuz bir yönetime en kolay bir monarşide ulaşıldığını söyler. Terör Döneminin etkisi altında yazan Kant, demokrasiden kuşku duyar; bir yürütme gücü kurduğu için, zorunlu olarak despotizm olduğunu söyler" 370-380, 387
-"Kant'ın yakın ardılı Fichte... öznelciliği, neredeyse bir tür deliliği gerektirecek noktaya taşıdı. Egonun tek nihai gerçeklik olduğunu... savunur... Napoleon'a karşı... Sesleniş'iyle (1807-8) Alman milliyetçiliğinin teorik kurucusu olarak önemlidir... Ego, Alman olduğu için, demek ki Almanlar diğer bütün uluslardan üstündü.../ Fichte'den hemen sonra gelen Schelling (1775-1854) daha yumuşak başlıydı... Kant'ın felsefesinden doğru önemli gelişme, Hegel'in felsefesiydi" 398
-"On dokuzuncu yüzyılın entelektüel yaşamı... karmaşıktı. Bunun birçok nedeni vardı. Birincisi... alan öncekinden daha genişti; Amerika ve Rusya... İkincisi... bilim özellikle jeolojide, biyolojide ve organik kimyada yeni keşifler gerçekleştirdi. Üçüncüsü: Makine üretimi... Dördüncüsü... köklü bir başkaldırı... biri romantik, diğeri rasyonalist... Romantik başkaldırı Byron... Hitler'e geçer; rasyonalist başkaldırı Fransız Devrim filozoflarıyla başlar... Marx'da daha derin bir biçim kazanır... Rusya'da tedavüle çıkar./ Almanya'nın entelektüel ağırlığı Kant'la başlayan yeni bir faktördür... Alman felsefesi kurgusal düşüncesinde tuhaf görünen şeylerin çoğu, tarihsel tesadüfler yüzünden, doğal güç payından yoksun kalan zinde bir ulusun kafa yapısını yansıtır. Almanya uluslararası konumunu Kutsal Roma İmparatorluğuna borçluydu; ama İmparator... kontrolünü giderek yitirmişti... Reformasyon ve Otuz Yıl Savaşları, Alman birliğinden geriye kalanı da yok edip, Fransa'nın insafına kalan çok sayıda küçük prenslik bıraktı. On sekizinci yüzyılda yalnızca bir Alman devleti, Prusya, Fransızlara başarıyla direnmişti; Friedrich'e Büyük denilmesinin nedeni budur. Ama Prusya da, Napoleon karşısında tutunamadı... Bismarck yönetiminde Prusya'nın yeniden dirilişi... kahraman geçmişin bir canlanması gibi göründü.../... Prusya... kültürel bakımdan... az gelişmişti; Goethe de dahil, birçok önde gelen Almanın, Napoleon'un Jena'daki başarısına üzülmemiş olmasının nedeni budur... Batı Almanya... Fransız etkisi altında kalmıştı... en dikkate değer örnek Weimar'dı, burada Grandük, Goethe'nin hamisiydi. Prensler, çok büyük ölçüde Alman birliğine doğal olarak karşıydı; çünkü Alman birliği bağımsızlıklarını ortadan kaldıracaktı... bu kişilere Napoleon... daha yüksek bir kültürün misyoneri gibi göründü./ Friedrich... Berlin'i bir kültür merkezi haline getirmeye çalışmıştı; Berlin Akademisinin daimi başkanı... bir Fransızdı... başarılan tek şey, şakşakçı bir kiralık entelektüeller topluluğuydu.../... hem Fichte hem Hegel Prusya'nın felsefi sözcüsüydü ve daha sonra Alman yurtseverliğinin Prusya hayranlığıyla özdeşleşmesinin yolunu hazırladılar... Bismarck sonunda Alman ulusunu Prusya yönetiminde birleşmeyi kabul etmeye ikna etti" 399-403
-"Deha, diyor Helvetius, şans eseridir: Shakespeare kaçak avlanırken yakalanmasaydı, bir yün tüccarı olurdu" 404
-"Amerikan Devrimi... bütün Avrupa'ya insan haklarını tanıttı" 406
-"... felsefi kanaatin iki kaynağı daha vardı: Bilim ve makine üretimi. Makine üretiminin teorik etkisi Marx'la başladı... Bilim on yedinci yüzyıldan beri önemliydi; ama on dokuzuncu yüzyılda yeni biçimler aldı.../... Galileo ve Newton... Darwin.../.../... ilginç olan, Darwin'in, felsefi radikalleri karakterize eden iktisadın bütün yaşamına yayılmasıdır. Darwin'e göre evrimin itici gücü, serbest rekabet dünyasında bir tür biyolojik iktisattır. Darwin'e evrimin kaynağı olarak hayatta kalma mücadelesini ve en güçlünün hayatta kalmasını gösteren, Malthus'un hayvanlar ve bitkiler dünyasına doğru genişleyen nüfus öğretisiydi./.../... Evrimin hangi evresinde insanlar... eşit olmaya başladı?... maymunları insanların eşiti saymak zorunda kalır... Bir evrim taraftarı, yalnızca bütün insanların eşitliği öğretisini değil, insan hakları öğretisinin de biyolojik olmadığı için lanetlenmesi gerektiğini savunmalıdır.../... liberalizmin, evrim öğretisiyle, yani ilerlemeye duyulan inançla güçlenen bir yanı da vardır... evrim, hem bu gerekçeyle hem geleneksel teolojiye karşı yeni argümanlar sağladığı için, liberaller tarafından hoş karşılandı.../ Biyolojinin itibarı... dünyaya mekanikçi kategorilerden çok biyolojik kategorileri uygulamalarına neden oldu. Her şeyin evrildiği varsayıldı... Organizma kavrayışının, doğa yasalarına ilişkin... açıklamaların anahtarı olduğu düşünüldü ve on sekizinci yüzyılın atomcu düşüncesi, çağdışı görülmeye başlandı. Bu bakış açısı, sonunda teorik fiziği bile etkiledi. Bu, siyasette doğal olarak, bireye karşıt olacak şekilde topluluğa vurguya yol açtı. Bu, devletin artan gücüyle uyumluydu; bireyler için değil uluslar için geçerli en güçlünün hayatta kalma ilkesine başvuran milliyetçilikle de uyumluydu.../ Biyoloji mekanikçi bir dünya görüşüne engel olurken, modern ekonomik teknik de karşıt bir etki yarattı... sanayiciliğin yükselişiyle birlikte teknik, insanların düşüncesini etkilemeye başladı... Romantikler, sanayiciliğin... yarattığı çirkinliği ve "ticarette" para kazananların bayağılığını fark ederek bundan nefret ettiler. Bu durum onları... proletaryanın savunucularının müttefiki durumuna düşüren bir muhalefete sürükledi. Engels, Cerlyle'ın arzuladığı şeyin ücretlilerin kurtuluşu değil, ortaçağda olduğu gibi ustalara tabi olmaları olduğunu kavramadığı için, Carlyle'ı övdü. Sosyalistler sanayiciliği iyi karşıladı... ama sorunların çözümünde etkilenmediler./... Kilisenin gücü pagan törenlerin kökünü kazıyamadı" 409-414
-"Nietzsche utanç verici bir biçimde azınlıktan yana; Marx bütün kalbiyle çoğunluktan yana oldu. Herhalde Bentham, çatışan çıkarları uzlaştırmaya çalışan tek önemli kişiydi" 416
-"Hegel (1770-1831) Alman felsefesinde... doruk noktasıydı; çoğu kez Kant'ı eleştirmesine rağmen, Kant var olmasaydı Hegel'in sistemi hiç olmayabilirdi. Etkisi... Almanya dışında da çok büyük oldu... tarih felsefesi, siyaset teorisini köklü bir biçimde etkiledi. Marx... gençliğinde Hegel'in bir izleyicisiydi... sisteminde, bazı önemli Hegelci öğeleri alıkoydu. Hegel'in neredeyse bütün öğretileri yanlış olsa bile (ben şahsen yanlış olduğuna inanıyorum)... belli türden bir felsefenin en iyi temsilcisi olarak, önemini hala korur./ Yaşamında çok az önemli olay vardır... Gençliğinde... Napoleon'a hayran olmasına rağmen... sonra... yurtsever bir Prusyalı, devletin sadık bir hizmetkarıydı./... felsefesi çok zordur.../... Ona göre dünya... katı birimlerin bir derlemesi değildi... hiçbir şey... nihai ve tam olarak gerçek değildir... ayrı şeyler... bütünün bir haline dayanır. Bu görüşe... zamanın ve uzayın gerçekliğine inançsızlık eşlik eder.../ Hegel gerçeğin rasyonel, rasyonel olanın da gerçek olduğunu iddia eder.../... bütün karmaşıklığıyla bütüne "Mutlak" diyor.../... Diğer ayırt edici özellik... "diyalektik" denilen üçlü harekettir.../.../... tez, antitez ve sentezden oluşan diyalektiği.../.../... "Mutlak, Saf Varlıktır" varsayımıyla başlar... Ama niteliksiz saf varlık hiçtir; bu nedenle antiteze varırız: "Mutlak Hiçtir." Bu tez ve antitezden senteze geçeriz: Varlık ile Yokluğun birliği Oluş'tur ve şunu söylüyoruz: "Mutlak Oluş'tur." Elbette, bu yetmez; çünkü oluşan bir şey var olmalıdır. Bu şekilde Gerçeklik görüşlerimiz, sonlu ya da sınırlı bir şeyi sanki bütün olabilirmiş gibi kabul ederek yapılan yersiz soyutlamadan kaynaklanan önceki yanlışların sürekli düzeltilmesiyle gelişir.../... diyalektiğin bütün adımlarını atmadan hakikate ulaşmak olanaksızdır./... Mutlak, Bütün olduğu için, kendisi dışında bileceği bir şey yoktur./... hiçbir şey tamamen yanlış değildir... doğru değildir.../ "Akıl," diyor Hegel, "tüm gerçeklik olmanın bilinçli kesinliğidir.".../ Mantık'ın son bölümü Mutlak İdea, Aristoteles'in Tanrısı gibi bir şeydir. Kendisini düşündüğü düşünülür.../.../... şöyle diyor: "Sonuç olarak bu birlik, mutlak ve tüm hakikattir, kendini düşünen İdeadır."/... Nihai gerçeklik zamansız olmasına ve zaman, yalnızca Bütünü göremememizin yarattığı bir yanılsama olmasına rağmen, yine de zaman-sürecinin, diyalektiğin salt mantıksal süreciyle yakın bir ilişkisi vardır. Dünya tarihi... Çin'deki Saf Varlıktan... Prusya Devletinde gerçekleşmiş gibi görünen Mutlak İdeayla ilerlemiştir... Bu, insani ilişkilerin devrimlerine anlam ve birlik kazandıran ilginç bir tezdi. Diğer tarih teorileri gibi, makul hale gelmesi için, olguların biraz çarpıtılmasını ve epeyce bilgisizlik gerektiriyordu. Hegel, kendisinden sonraki Marx ve Spengler gibi, bu iki özelliğe de sahipti.../... mantıksal kusursuzluk... bir bütün olmaya dayanır; bu, etik kusursuzluğu da oluşturur" 417-426
-"Tinin tarihsel gelişiminde üç ana evre olmuştur: Doğulular, Yunanlılar ile Romalılar ve Almanlar. "... Doğu yalnızca Birin özgür olduğunu, Yunan ve Roma dünyası bazılarının özgür olduğunu biliyordu... Alman dünyası herkesin özgür olduğunu bilir."... yasasız özgürlük yoktur; ama bunu tersine çevirip, yasanın bulunduğu her yerde özgürlük bulunduğunu savunma eğilimindedir. Bu yüzden, ona göre "özgürlük" yasaya uyma hakkından fazla bir anlama gelmez./.../... genel iradeyi, herkesin iradesinden ayırdığı için Rousseau'yu över. Anlaşılan, hükümdar genel iradeyi... parlamento çoğunluğu herkesin iradesini cisimleştirir. Çok elverişli bir öğreti./ Hegel Alman tarihini üç döneme ayırır: Birincisi Charlemagne'ye kadar, ikincisi Charlemagne'den Reformasyona kadar olan dönem, üçüncüsü Reformasyon sonrası. Bu üç dönem sırasıyla Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Krallıkları olarak ayırt edilir... iğrenç zalimlikler... söz etmez... Machiavelli'ye övgüler yağdırır./... İtalya'da ve Fransa'da... romantik bir Alman hayranlığı oldu; ama genel olarak "barbar" istilasının yazarları olarak ve... Kilisenin düşmanları gibi görüldüler. On dokuzuncu yüzyıla kadar Latin uluslar, Almanlara uygarlıkta kendilerinden geri gözüyle bakıyorlardı... bugün Alman okul çocuklarına, sınırsız bir Charlemagne ve Barbarossa hayranlığı öğretilir. Reformasyondan sonraki dönemde Almanya'nın zayıflığı ve dağınıklığı içler acısıydı ve Prusya'nın adım adım yükselişi, Almanya'yı Avusturya'nın Katolik ve biraz zayıf liderliğinde değil, Protestan liderlik altında güçlendirecek diye hoş karşılandı.../ Almanya o kadar yüceltilir ki, ötesinde daha fazla gelişmenin olanaklı olmadığı Mutlak İdeanın son cisimleşmesini görmeyi, insan umabilir. Ama Hegel'in görüşü öyle değil. Aksine, Amerika geleceğin ülkesidir, diyor... Amerika'da henüz gerçek bir devletin olmadığını söyler; çünkü gerçek bir devlet, zengin ve yoksul sınıflara bölünmeyi gerektirir./ Hegel'de uluslar, Marx'ta sınıfların oynadığı rolü oynar. Tarihsel gelişimin ilkesi, diyor Hegel, ulusal dehadır. Her çağda dünyayı ulaştığı diyalektik evreden geçirme görevini üstlenen bir ülke vardır. Elbette, çağımızda bu ülke Almanya'dır. Ama ülkelere ek olarak... bireyleri de hesaba katmalıyız... Bu kişiler kahramanlardır ve haklı olarak olağan ahlak kurallarına uymayabilirler. İskender, Caesar ve Napoleon örnek verilir.../ Hegel'in uluslara vurgusu... devleti yüceltmesini açıklar... siyaset felsefesinin çok önemli bir boyutudur.../ Devletin yüceltilmesi... Reformasyonla başlar. Roma İmparatorluğunda İmparator tanrılaştırıldı... ortaçağın filozofları... Kiliseyi devletin üstünde tuttular. Protestan prenslerden destek gören Luther karşıt pratiği başlattı... Siyasal olarak Protestan olan Hobbes devletin üstünlüğü öğretisini geliştirdi... Hegel, Lutherci kanattan ateşli bir Protestandı.../ Tarih Felsefesi... "devlet, fiilen var olan gerçekleşmiş ahlaki yaşamdır".../.../ St. Augustinus ve onun Katolik ardıllarının Kilise için istediği konumun aynısını Hegel'in devlet için istediği görülecektir... iki bakımdan Katolik istek, Hegel'inkinden daha fazla akla uygundur. Birincisi Kilise tesadüfi bir coğrafi birliktelik değildir... bir inancın birleştirdiği bir yapıdır... özü itibariyle, Hegel'in "İdea" dediği şeyin cisimleşmesidir. İkincisi yalnızca tek Katolik Kilise vardır; oysa çok sayıda devlet vardır.../ Sanki bir tane varmış gibi "devlet"ten söz etme alışkanlığı, bir dünya devleti olmadığı sürece yanıltıcıdır... devletler arasındaki ilişkileri ahlakileştirecek bir ilke kalmaz... ayrı devletlerin bağımsızlığını sınırlayabilecek her türlü Milletler Cemiyetine karşı çıkar... Devletin amacı yalnızca yurttaşların canını ve malını korumak değildir.../... zaman zaman savaş olmasının iyi bir şey olduğunu düşünür... "... savaş aracılığıyla... halkların ahlaki sağlığı korunur." Barış taşlaşmadır... bir devletler ailesinin bir düşmana ihtiyacı vardır... her devletin çıkarı onun en yüksek yasasıdır. Ahlak ve siyaset karşıtlığı yoktur.../ Hegel'in devlet öğretisi... akla gelebilecek her türlü iç zorbalığı ve dış saldırganlığı meşrulaştıran bir öğreti... Hegel'in mantığı onu bütünlerde... daha fazla gerçeklik ya da mükemmellik... bulunduğuna... inanmaya götürdü. Bu, onun bir devleti anarşik bir bireyler koleksiyonuna tercih etmesini gerekçelendirdi.../.../... Hegel, bir şey, diğer bütün şeylerden ayırt edilecek kadar biliniyorsa, onun bütün özelliklerinin mantıkla çıkarsanabildiğini düşündü. Bu bir yanılgıydı ve heybetli sistemi bu yanılgıdan doğdu. Bu, önemli bir hakikati gösterir; yani mantığınız ne kadar kötüyse, yol açtığı sonuçlar o kadar ilginç olur" 428-437, 443
-"On dokuzuncu yüzyıl... rasyonel, ilerici ve memnun gibi görünür... Byron yüksek bir yeri hak eder... manevi şovu... yaşama bakışı, yaygınlaşıp büyük olaylarda bir faktör haline gelene kadar aktarıldı.../ Byron'un... bir örneğini oluşturduğu aristokrat asi, bir... isyanın liderinden çok farklı bir tiptir.../... bilinçli düşüncelerinde dünya yönetiminin eleştirisi vardır; bu eleştiri yeterince derine inildiğinde, devasa bir kozmik iddia ya da biraz hurafe barındıranlarda Satanizm biçimini alır. Byron'da ikisi de bulunur. İkisi de... yaygınlaştı... aristokrat isyan felsefesi... Hitler darbesine kadar... esin verdi.../... bir aristokrat... kendine özgü olmadıkça, bir asi olamaz. Byron'un koşulları çok kendine özgüydü... Yoksulluk içinde yaşadıktan sonra on yaşında kendisini aniden bir Lord... olarak buldu... Byronlar yasaları hiçe sayan bir aileydi.../.../... Annesinin bayağı olduğunu biliyordu... Ortaçağ romansları ve tarihleri, onun kimlik kitaplarıydı... gibi günah işledi ve haçlılar gibi Müslümanlarla savaşırken öldü./ Utangaçlık ve arkadaşsızlık duygusu, gönül ilişkilerinde rahatlık aramasına neden oldu; ama farkında olmadan bir metresten çok bir anne aradığı için, Agusta dışında hepsi onu hayal kırıklığına uğrattı... Kendini en büyük günahkarların dengi... hissedebiliyordu.../... kendini Tanrının yerine koymaya tam olarak yeltenmedi. Gururun gelişiminde bu son adımı, "Tanrılar var olmasaydı, Tanrı olmamaya katlanamazdım! Bu nedenle Tanrılar yoktur" diyen Nietzshce attı... Byron gibi, hatta daha büyük ölçüde dindar yetiştirildi... Satanizmden... kaçış yolu buldu... Byron'la duygudaş kaldı../.../... Napoleon'un on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının imgelemi üzerindeki etkisi çok köklüydü... ilham verdi. Ruhu yüzyıl boyunca kol gezdi; sanayiye ve ticarete dayanacak kadar güçlü olan tek kuvvetti. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı bu ruhu kovma girişimidir.../... Byron, Napoleon'un... bir anlığına... aleyhine döndü; intiharın tahttan feragattan daha uygun olacağını düşündüğü 1814'te... Byron ölünce, Fransa'da "Birçok gazetede, yüzyılın iki büyük insanının, Napoleon ve Byron'un, neredeyse aynı anda kayboldukları söylendi.".../.../... Don Juan Fransa'da, Goethe'nin daha neşeli şiirleri kadar az okundu. Musset'ye rağmen... pek çok Fransız şair, şiirleri için en iyi malzemeyi Byroncu mutsuzlukta bulmaktadır./... Bismarck bir sentez yarattı: Napoleon bir Deccal olarak kaldı, ama yalnızca tiksinilmeyecek, taklit edilecek bir Deccal. Uzlaşmayı kabul eden Nietzsche, klasik savaş çağının gelmekte olduğunu ve bu nimeti Fransız Devrimi'ne değil, Napoleon'a borçlu olduğumuzu büyük bir keyifle açıkladı. Bu şekilde milliyetçilik, Satanizm ve kahraman tapıcılığı, Byron'un mirası, Almanya'nın karmaşık ruhunun parçası oldu./ Byron kibar değildir... Rousseau için söyledikleri, kendisine de uygundur.../ Tutkuya cazibe kattı.../.../ Fakat ikisinin arasında köklü bir fark vardır. Rousseau dokunaklıdır, Byron öfkelidir. Rousseau'nun ürkekliği açıktır, Byron'unki gizlidir. Rousseau, yalın olması koşuluyla erdeme hayranlık duyar, Byron, doğal olması koşuluyla günaha hayranlık duyar.../... Byron'un romantizmi yalnızca yarı içtendi... bir efsane olarak, gerçekte olduğundan daha önemliydi" 444-454
-"Schopenhauer (1788-1860)... Kötümserdir... Hıristiyanlığı sevmez... Milliyetçilikten... uzaktır... iradeye vurguyu başlattı... sükunete değer verir./.../... annesinin zamparalıklarından rahatsız oluyordu.../... romantikle... Yunanistan'a hayran olmayı ve Hıristiyanlıktaki İbrani öğeler hakkında kötü düşünmeyi onlardan öğrendi... Kant'a hayran... Bağımsızlık savaşının heyecanına kayıtsız kaldı... Demokrasiye karşıydı ve 1848 devriminden nefret ediyordu.../.../... sistemi, bir Kant uyarlamasıdır.../.../... çileci mistisizmle tam bir anlaşmaya varır... Budizm, diyor... en yüce dindir; etik öğretileri, "iğrenç İslam öğretisi"nin egemen olduğu yerler hariç, bütün Asya'da geleneksel öğretidir./.../... içten de değildir... kavgacı biriydi ve açgözlüydü... tamamen bencildi.../... iki şey önemlidir: Kötümserliği ve iradenin bilgiden üstün olduğu öğretisi" 455-458, 461, 464, 465
-"Nietzsche (1844-1900) kendisini, haklı olarak Schopenhauer'in halefi olarak gördü; ama birçok bakımdan... ondan üstündür.../... çok dindar yetiştirildi... 1888'de delirdi... üst insanı.../... bilinçli olarak romantik değildi... Bilinçli bakışı Helenikti.../... Kant'ı önemsemez./... bakışı... Byron'unki gibi aristokrat anarşizm bakışıdır... Bir yanda acımasızlıktan... diğer yanda... sanattan hoşlanır. Tarihsel olarak bu değerler, Rönesansta bir arada vardı... kitapsever biriydi... siyaset felsefesi, Prens'inkine benzer... bilinçli Hıristiyan karşıtı... Napoleon... küçük muhaliflerin yenilgiye uğrattığı büyük adam./... Sıradan insanları sürekli "berbat ve rezil" diye işaret eder ve büyük bir insanın üretimi için gerekliyse, ıstırap çekmelerine itiraz etmez... 1789'dan 1815'e... önemi, Napoleon'da toplanır... Bu yüzyılın yüksek umutlarının neredeyse tümü, diyor... Napoleon sayesindedir./... iyinin zaferini ve kötünün imhasını amaçlamayı bir görev saymanın yanlış olduğunu söyler; bu görüş İngilizdir, "kalın kafalı John Stuart Mill'e özgü"dür; John Stuart Mill'den özellikle tiksinir.../.../... doğru erdem herkes için değildir... Yüksek kişilerin kitlelere savaş açması...zorunludur... Baştan çıkarıcı, kadınları ilgi çekici yapan Rousseau'ydu... sonra yoksulları ve işçileri savunan sosyalistler. Bütün bunlarla savaşılmalıdır.../... önemli amaçlar için acı verme ve katlanma kapasitesine inanır... iradenin gücüne hayrandır... Merhameti savaşılması gereken bir zayıflık olarak görür... Büyük savaşlar çağı kehanetinde bulundu.../... bir devlet tapıcısı değildir... Tutkulu bir bireycidir, kahramana inanır. Bütün bir ulusun sefaleti, diyor... büyük bir bireyin ıstırabından daha az önemlidir.../... milliyetçi değildir... uluslararası bir egemen ırk ister... yeni bir büyük aristokrasi.../... anti-Semitik değildir. Yeni Ahit'i sevmez... Eski Ahit'ten hoşlanır.../ Etiğinin iki uygulaması dikkate değerdir: Birincisi kadınları küçümsemesi, ikincisi sert Hıristiyanlık eleştirisi./.../... Fransız philosophe'ler... Hıristiyan Kiliselerin tiranların müttefiki haline geldiğini... savundular. Niatzsche... hiçbir dinin gerçekte doğru olmadığı kanısında olduğu için, bütün dinleri toplumsal sonuçlarına göre değerlendirir... Hıritiyan Kiliselerin demokrasi düşmanlarının müttefiki olmasına gelince, bu, diyor... gerçeğin tam tersidir. Fransız Devrimi ve Sosyalizm, ona göre, esasında ruh olarak Hıristiyanlıkla özdeştir; hepsine karşıdır... hiçbir konuda insanları eşit kabul etmeyecektir./ Budizm ve Hıristiyanlık... "nihilist" dinlerdir; ama Budizme daha az itiraz edilebilir. Hıristiyanlık bozucudur, yozlaştırıcı ve boktan öğelerle doludur; itici gücü, aylak takımının başkaldırısıdır. Bu başkaldırıyı Yahudiler başlattı ve hiç dürüst olmayan St. Paulus gibi "kutsal saralılar" tarafından Hıristiyanlığa taşındı. "Yeni Ahit, tamamen aşağılık bir insan türünün müjdesidir." Hıristiyanlık şimdiye kadar var olan en ölümcül ve baştan çıkarıcı yalandır.../ Hıristiyanlık, diyor... insandaki kalbi ehlileştirmeyi amaçlar, fakat bu yanlıştır. Vahşi bir hayvanın belli bir ihtişamı vardır; ehlileştirilince onu kaybeder. Dostoyevski'nin bütünleştiği suçlular, ondan daha iyiydi; çünkü daha haysiyetliydiler... nedametten ve kefaretten tiksinir.../ "Hıristiyanlığın neyine karşı savaşıyoruz?... en soylu içgüdüleri nasıl zehirleyeceğini... nasıl hastalık bulaştıracağını bilmesine karşı."/... Hıristiyan azizin yerinde... "soylu" dediği insanı görmek ister... yeri geldiğinde... suç sayılan şeyleri yapabilecek... savaşta şiddete ve kurnazlığa başvurmayı öğrenecektir... "Soylu" insan, esasında vücut bulmuş güç istencidir./.../... hayranlık duyduğu bütün kişiler askerdir... "Kamçını unutma;" ama on kadından dokuzu kamçıyı onun elinden alırdı... kadınlardan uzak durdu ve yaralı gururunu nezaketsiz açıklamalarla yatıştırdı./ Korkunun bir sonucu olduğunu düşündüğü için Hıristiyan sevgiyi lanetler... Onun "soylu" insanı... acımasız, kurnaz, zalim, yalnızca kendi iktidarıyla ilgilenen bir varlıktır.../.../... Pascal'ın ve Dostoyevski'nin... erdeminde rezil bir şey vardır. Pascal muhteşem matematik zekasını Tanrısına kurban etti... Dostoyevski'nin "yerinde gurur"la bir işi olmazdı; pişmanlık duymak ve günah çıkarma lüksünü yaşamak için günah işlerdi... ama Dostoyevski'nin bezginliğini hor görme konusunda Nietzsche'yle aynı fikirde olduğumu kabul ederim.../ İki tür aziz vardır: Doğası gereği... ve korkudan ötürü... Nietzsche yalnızca ikinci tür azizi tasavvur edebilir; korku ve nefretle o kadar doludur ki, insanoğlunun kendiliğinden sevgisi ona olanaksız gibi görünür.../.../... Kendi başına iyi ya da kötü olan her şey yalnızca üstün azınlıkta vardır; başkalarına ne olduğunun hiç önemi yoktur./... Üstün azınlık... fetihçi bir ırk... "İyi doğmuş olmadan ahlaklılık olanaklı değildir" diyor bize. Soylu kastın her zaman başlangıçta barbar olduğunu, ama İnsanın her yükselişinin aristokrat toplumdan kaynaklandığını söyler./.../ Savaşta galip gelenler... genellikle yenilenlerden üstündür.../.../... aristokrat niteliklere sahip olmayan... insanlar bir araya gelirlerse, bireysel aşağılıklarına rağmen kazanabilirler. Kolektif ayak takımının aristokratlara karşı bu savaşında Hıristiyanlık ideolojik cephedir, Fransız Devrimi de savaş cephesiydi. Bu nedenle... bireysel olarak güçsüzler arasında her türlü birliğe karşı çıkmalıyız; diğer yanda nüfusun sert ve eril öğeleri arasında birliği teşvik etmeliyiz.../.../... uygulanabilir tek aristokrasi biçimi, Faşist ya da Nazi partisi gibi bir örgütlenmedir.../.../...Bazıları işkence yapmaktan zevk alır, Budha gibi bazıları, canlı herhangi bir şey ıstırap çektiği sürece tamamen mutlu olamayacağını hisseder" 467-486
-""Felsefi Radikaller"in önderi... Bentham... utangaçtı... yazdı, ama yayınlama zahmetine girmedi.../.../... iyi olanın haz ya da mutluluk... kötü olanın acı olduğunu savundu.../ "Faydacılık" denen bu öğretide yeni bir şey yoktur.../.../ Medeni hukukun, diyor... dört amacı olmalıdır: Geçim, bolluk, güvenlik ve eşitlik. Özgürlükten bahsetmediği görülecektir... hayırsever otokratlara -Büyük Yekaterina ve İmparator Franz- hayrandı... İnsan hakları, diyordu, düpedüz saçmalıktır... Fransız devrimciler kendi "İnsan Hakları Bildirgesi"ni ilan ettiklerinde... "metafizik bir iş -metafiziğin dik alası" dedi.../.../ Giderek Radikalizme doğru evrilmesinin iki kaynağı... eşitliğe inanç... aklın hakemliğine... kararlılık... tam demokrasiyi savunmaya götürdü... dini reddetmeye götürdü... Geleneksel olduğu gerekçesiyle hiçbir şeyi mazur görmeyecekti... emperyalizme karşıydı; sömürgeleri aptallık olarak görüyordu./.../ James Mill... Bütün faydacı okul gibi, romantizmin her biçimine karşıydı. Aklın siyaseti yönetebileceğini düşünüyor.../.../ Felsefi Radikaller... Darwinciliği ve sosyalizmi doğurdu... geleneksel iktisatçıların hayran olduğu rekabet ile Daarwin'in evrimin itici gücü olarak ilan ettiği hayatta kalma mücadelesi arasında büyük bir fark vardır.../ Darwinci rekabet... sınırlı... değildi; bel altından vurmaya karşı hiçbir kural yoktu.../ Sosyalizm... geleneksel iktisadın doğrudan bir sonucu olarak başladı... Ricardo, bir metanın değişim değerinin... emekten kaynaklandığını öğretti. Bu teoriyi 1817'de yayımladı... Owen... sosyalizm denilecek öğretiye inanmıştı. ("Sosyalist" sözcüğü ilk kez 1827'de Owen'in izleyicileri için kullanıldı.).../... sosyalizmin gelişi... James Mill dehşete düştü. Şunları yazdı:/ "Mülkiyet kavrayışları çirkindir... Ahmaklar... nasıl bir felaket getireceğini görmüyorlar."/ 1831'de yazılan bu mektup, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki uzun savaşın başlangıcı kabul edilebilir. Daha sonra... ekler: "Bu görüşler yayılsa, uygar toplumun yıkımı olur; Hunların ve Tatarların bunaltıcı akınlarından daha kötüsü."/... Marx'ın elinde sosyalizm bir felsefe edindi" 491-496, 501-504
-"Marx... onu sınıflandırmak zordur. Bir yönüyle... Felsefi Radikallerin bir sonucudur, onların rasyonalizmini ve romantizme muhalefetini devam ettirir. Başka bir yönüyle, materyalizmi yeniden canlandıran kişidir... Hegel'in ardılıdır, Hegel gibi insanoğlunun evrimini özetleyen rasyonel bir formüle inanır.../... Hegelcilikten ve Feuerbach'ın Hegel'e başkaldırıp materyalizme yönelmesinden etkilendi... hiçbir ulusal önyargı sergilemedi... Slavları her zaman küçümsedi./ 1848... onu 1849'da İngiltere'ye sığınmaya mecbur etti.../... niyeti... bilimsel olmaktı. İktisadi, klasik İngiliz iktisadının bir sonucudur, yalnızca itici gücü değiştirdi. Klasik iktisatçılar... kapitalistin refahını amaçlamaktaydı; Marx ise, aksine, emekçinin çıkarlarını temsil etmeye koyuldu.../... Marx'ın Hegelciliğin etkisiyle "diyalektik" dediği kendi materyalizmi, geleneksel materyalizmden önemli ölçüde farklıydı ve şimdi araçsalcılık denen şeye daha yakındı... süreç, şeyleri ele alma sürecidir.../... bilgi arayışı dedikleri süreç... hem nesne hem özne, hem bilen hem bilinen şey sürekli bir karşılıklı uyuşma süreci içindedir. Hiçbir zaman tam olarak tamamlanmadığı için bu sürece "diyalektik" der./.../... "hakikat" kavramını bu eylemci bakış açısıyla eleştiren ilk filozoftu.../... tarih felsefesi Hegel ile İngiliz iktisatçıların bir harmanlamasıdır. Hegel gibi dünyanın diyalektik bir formüle göre geliştiğini düşünür; ama bu gelişmenin itici gücü konusunda Hegel'le tamamen farklı düşünür. Hegel "Tin" denilen ve insan tarihinin... gelişmesine neden olan mistik bir varlığa inanıyordu. Tin'in bu evrelerden neden geçmek zorunda olduğu belli değildir... Marx'a göre tin değil, madde itici güçtür. Ama bu madde... kendine özgü anlamda bir maddedir; yani Marx'a göre itici güç gerçekte insanın maddeyle ilişkisidir ve bu ilişkinin en önemli bölümü de insanın üretim tarzıdır. Bu şekilde Marx'ın materyalizmi, pratikte iktisat olur./... Bu öğretiye "materyalist tarih kavrayışı" denir... Ben kendim tezi bu haliyle kabul etmem; ama çok önemli hakikat öğeleri içerdiğini düşünüyorum.../... her filozof diğer birçok filozofun önyargıyla hareket ettiğini ve görüşleri için, genellikle farkında olmadıkları akıldışı nedenler öne sürdüklerini kabul eder. Marx da herkes gibi, kendi öğretilerinin hakikatine inanır; on dokuzuncu yüzyılın ortasında orta sınıf asi bir Alman Yahudisi için doğal olan duyguların dışavurumundan ibaret görmez.../ Genel olarak, Aristoteles'e kadar Yunan felsefesinin kent devletine uygun zihniyeti ifade ettiğini, Stoacılığın kozmopolit bir despotizme uygun olduğunu, skolastik felsefenin, bir örgüt olarak Kilisenin entelektüel bir ifadesi olduğunu, Descartes'tan ya da her durumda Locke'tan beri felsefenin tüccar orta sınıfın önyargılarını cisimleştirme eğiliminde olduğunu, Marksizmin ve faşizmin modern sinai devlete uygun felsefeler olduğunu söyleyebiliriz... Marx'ın iki bakımdan hatalı olduğunu düşünüyorum: Birincisi... toplumsal koşullar ekonomik olduğu kadar siyasaldır; zenginliğin yalnızca bir biçimini oluşturduğu güçle ilişkilidirler. İkincisi toplumsal nedensellik, bir sorun ayrıntılı ve teknik olur olmaz büyük ölçüde geçerli olmaktan çıkar.../... Platon... öncesiz-sonrasız bir dünya istedi... Aristoteles daha empirikti ve gündelik dünyadan hoşnutsuzluğu yoktu. Moder zamanda bütün empiristlerin , Platon'unkine karşıt bir önyargısı vardır; duyuüstü bir dünya düşüncesini tatsız bulurlar... Öncesiz-sonrasız aşkının, başkalarının emeğiyle geçinen aylak bir sınıfa özgü olduğu söylenir. Bunun doğru olduğundan kuşkuluyum.../... Aristoteles'in Platon'a yönelttiği eleştirilerin bir kısmı, neredeyse evrensel kabul görmüştür.../... ontolojik argümanı ele alalım... bu argümanı Anselmus icat etti, Thomas Aquinas reddetti, Descartes kabul etti, Kant çürüttü ve Hegel geri getirdi... moder mantığın bu argümanın geçersizliğini kanıtladığı oldukça kesin bir biçimde söylenebilir... Argümanın çürütülmesi, elbette, argümanın sonucunun, yani Tanrının varlığının doğru olmadığı varsayımının gerekçesini vermez.../ Ya da materyalizm sorununu ele alalım... Marx'ın anlamını kökten değiştirdiğini gördük... Terim tanımlandığında... kimi tanımlara göre... açıkça yanlış olduğu, bazı tanımlara göre... doğru olabileceği, bazı tanımlara göre... lehte nedenler olduğu görülecektir.../... Geleneksel olarak "felsefe" denilen şey çok farklı iki öğeden oluşur. Bir yanda bilimsel ya da mantıksal olan sorunlar vardır... Diğer yanda, haklarında hiçbir şekilde somut kanıt bulunmayan... tutkulu sorunlar vardır. Bunların arasında, mesafeli durmanın olanaksız olduğu sorunlar vardır. Bir savaş olduğunda... destekleme... resmi dini destekleme... Şu ya da bu nedenle, saf aklın sessiz kaldığı birçok konuda, kuşkucu bir tarafsızlık tutumunu sürdürmenin olanaksız olduğunu hepimiz görürüz. "Felsefe,"... bu tür akıldan ayrı duran kararların organik bir bütünüdür. "Felsefe" konusunda Marx'ın savunusu bu anlamda büyük ölçüde doğrudur; ama bu anlamda bile bir felsefeyi, ekonomik nedenlerin yanı sıra diğer toplumsal nedenler de belirler. Tarihsel nedensellikte savaşın payı özellikle vardır; savaşta zafer, her zaman en fazla ekonomik kaynaklara sahip olan tarafın olmaz./ Marx kendi tarih felsefesini, Hegelci diyalektiğin önerdiği bir kalıba uydurdu; aama aslında onu ilgilendiren yalnızca bir üçlü vardı... feodalizm... kapitalizm... sosyalizm. Hegel, diyalektik hareketin taşıyıcıları olarak ulusları düşündü; Marx onların yerine sınıfları geçirdi. Sosyalizmi tercih etmenin... etik olarak daha iyi olduğunu değil, bütünüyle determinist hareketi içinde diyalektiğin tuttuğu taraf olduğunu savundu. Sosyalizmin avukatlığını yapmadığını, yalnızca önceden haber verdiğini söyleyebilirdi. Ne var ki, bu tamamen doğru olmazdı... inanıyordu... Bu inançlar yaşamını kontrol etmiş olmalı... arada bir sakin kehanetten ayrılıp, coşkuyla başkaldırı tavsiyesinde bulunur ve görünürde bilimsel kehanetlerinin coşkulu temeli, bütün yazdıklarında örtük olarak vardır./ Yalnızca filozof olarak düşünüldüğünde Marx'ın ciddi yetersizlikleri vardır. Fazlasıyla pratiktir... Görüş alanı... insanla sınırlıdır. Copernicus'tan itibaren, İnsanın daha önce hak iddia ettiği kozmik öneme sahip olmadığı alenileşti. Bu olguyu önemsemeyen bir kişinin, kendi felsefesine bilimsel deme hakkı yoktur./ Dünya işleriyle bu sınırlılığı, evrensel bir yasa olarak ilerlemeye inanma hevesi tamamlar. Bu heves on dokuzuncu yüzyılı karakterize etti ve çağdaşlarında olduğu kadar Marx'ta da vardı. İlerlemenin kaçınılmazlığına inançtan ötürü Marx, etik mülahazalardan vazgeçmenin olanaklı olduğunu düşündü. Sosyalizm geliyorsa, bir iyileşme olmalıdır. Toprak sahiplerine ve kapitalistlere bir iyileşme gibi görünmeyeceğini kolayca kabul ederdi; ama bu, onların, zamanın diyalektik hareketine uyumlu olmaktan çıktıklarını gösterirdi. Kendisinin ateist olduğunu söylerdi, ama ancak teizmin haklı gösterebileceği kozmik bir iyimserliği korudu./ Genel olarak, Marx'ın felsefesinde Hegel'den kaynaklanan bütün öğeler... bilimdışıdır./... Yüz yıl önce İngiltere'de var olan... sınai sistemin, dudak uçuklatan acımasızlığından etkilendi... Hegelci tuzaklar atılabilirdi ve yararlı olurdu./... Kendi ülkesinde öğretileri, 1912... oyların üçte birini alan... Sosyal Demokrat Parti programının esin kaynağı oldu. Birinci dünya savaşından hemen sonra... Parti bir süre iktidar oldu... ama o sırada Parti Marksist ortodoksluğa bağlılığı bırakmıştı. Bu arada Rusya'da Marx'a fanatikçe inananlar yönetimi ele geçirdi. Batıda hiçbir büyük işçi sınıfı hareketi tam olarak Marksist olmadı... çok sayıda entelektüel... ondan etkilendi. Almanya'da onun öğretilerini savunmak zorla yasaklandı.../... üç kamp... liberaller... Marksistler... ikisi de, niyet olarak bilimsel ve empiriktir. Ama pratik siyaset bakımından bölünme keskindir.../... Marx'ın rasyonalizmi... sınır... Gelişme... olaylar tarafından doğrulanacağını savunmasına rağmen... her şeyi işçi sınıfından umar. Bu nedenle pratikte güç siyasetine ve üstün bir ırk değilse de, üstün bir sınıfın öğretisine bağlıdır.../... Nazilerin... temsil ettiği üçüncü görüşün diğer ikisinden farkı... derindir. Anti-rasyonel ve anti-bilimseldir. Felsefi ataları Rousseau, Fichte ve Nietzsche'dir... güç istencini vurgular.../ Rousseau'ya kadar felsefi dünyanın belli bir birliği vardı. Bu şimdilik ortadan kalkmıştır" 505-519
-"Bergson... önde gelen bir Fransız filozofudur... Sendikalizm... savunucusu... Sorel... Bergsoncu irrasyonalizmi kullandı... sonunda Sorel sendikalizmi bıraktı ve bir kralcı oldu... Bergson'un irrasyonalizmi... başkaldırının kusursuz bir örneği.../ Felsefeler... ya yöntemlerine ya da sonuçlarına göre sınıflandırılır; "empirik" ya da "a priori"... "realist" ve "idealist"... Bergson'un felsefesi... bütün bölünmelerin sınırlarını aşar.../.../... düalisttir... bir yanda yaşam, diğer yanda madde... Tüm evren iki karşıt hareketin çarpışması ve çatışmasıdır: Yukarı doğru tırmanan yaşam ve aşağı doğru düşen madde.../ Evrim, öncelikle çevreye uyumla açıklanamaz; uyum yalnızca evrimin, engebeli bir araziden kasabaya yaklaşan bir yolun dönemeçleri gibi, kıvrımlarını açıklar... Mekaniklik ve teoloji aynı kusurdan muzdariptir; ikisi de, dünyada özel bir yenilik olmadığını varsayar. Mekaniklik geleceğe geçmişte örtük olarak varmış gibi bakar ve teoloji, ılaşılaacak amacın önceden bilinebileceğine inandığı için, özsel her yeniliğin sonuçta içerildiğini inkar eder./ Bu iki görüşe karşı... teolojiye daha fazla sempati duymasına rağmen, Bergson evrimin, bir sanatçının eseri gibi sahiden yaratıcı olduğunu savunur... bir istek önceden vardır... Görme, arzuyu giderdi; ama önceden tasavvur edilemezdi. Bu yüzden evrim öngörülemezdir ve determinizm, özgür irade savunucularını çürütemez./... anlık ve içgüdü ayrımı Bergson'un felsefesinin temelidir.../ En iyi durumunda içgüdüye sezgi denilir.../.../... Anlık şeyleri birbirinden ayrı olarak görme yetisidir ve madde ayrık şeylere ayrılandır" 520-525
-"Bergson'unki gibi anti-akılcı bir felsefe... kötü düşünmeyi iyi düşünmeye tercih etme, her mevcut zorluğu çözümsüz ilan etme ve her ahmakça hatayı, anlığın iflasının ve sezginin zaferinin ifşası olarak görme noktasına varılır... Hegel ve takipçileri, tüm matematiğin çelişkili olduğunu kanıtlama  girişimlerine destek için, bu yanlışlara ve kafa karışıklığına dört elle sarıldılar... matematikçiler, bu filozofların dayandığı bütün güçlükleri ortadan kaldırdı... Filozofların ana amacı, sabırla ve ayrıntılı düşünmeyle hiçbir şeyin öğrenilemediğini, eğer Hegelciysek "akıl," Bergsoncuysak "sezgi" başlığı altında cahilin önyargılarına tapmamız gerektiğini göstermek olduğu sürece... devam edeceklerdir./.../... Bergson'un zaman teorisinin, zamanı tamamen atlayan bir teori olduğu görülür./... Bergson'un felsefesinin büyük bölümü... argümana dayanmaz ve argümanla altedilemez... yaşamın... Bergson, parçalanan ve parçaları yine kabuk olan bir kabuk olduğunu söyler.../ Bergson'un dünyada gerçekleşmesini umduğu iyi, eylem için eylemdir" 532, 533, 536
-"James (1842-1910)... psikologdu... "Radikal empirizm" dediği öğretiyi icat etti... Amerikan felsefesinin kabul edilen önderi oldu.../... tıp çalışmaları düşüncelerine materyalizme doğru bir eğilim vermişti; ama dini tutkuları bu eğilimi frenledi.../.../... 1904'te, "'Bilinç' Var mıdır?"... ana amaccı, özne-nesne ilişkisinin temel olduğunu yadsımaktı.../.../... "Bir idea, ona inanmak yaşamlarımız için karlı olduğu sürece 'Doğru'dur." Doğruluk iyinin bir türüdür, ayrı bir kategori değildir.../.../... Tanrıya inanç insanları mutlu ederse, bırak inansınlar. Buraya kadar, bu yalnızca iyilikseverliktir, felsefe değil; inanç insanları mutlu ederse "doğru"dur denildiği zaman, felsefe olur.../ James'in öğretisi, kuşkuculuk temeli üzerinde bir inanç üstyapısı kurma girişimidir ve bu türden bütün girişimler gibi, safsatalara bağımlıdır. James'ta safsatalar, insan-dışı bütün olguları göz ardı etme girişiminden kaynaklanır... en modern felsefenin ayırt edici özelliği olan öznelci çılgınlığın bir biçiminden ibarettir" 538, 540, 547, 550, 551
-"Dewey... Amerika'nın önde gelen yaşayan filozofu kabul edilir... "hakikat"in yerine "araştırma"yı geçirmesine katılmamak zorundayım./... eğitim en önde gelen ilgi alanı oldu... her yeni öğretinin, pratikte, bir abartıya ve aşırılığa maruz kalması kaçınılmazdır.../.../... Benim gibi o da Rusya ve Çin ziyaretlerinden etkilendi; ilkinden olumsuz, ikincisinden olumlu. Birinci Dünya Savaşı'nın gönülsüz bir destekçisiydi. Troçki'nin sözde suçlarıyla ilgili soruşturmada önemli bir rol oynadı ve suçlamaların temelsiz olduğuna inandığı halde, Lenin'den sonra Stalin'in yerine Troçki gelseydi Sovyetler rejimi daha doyurucu olurdu diye düşünmedi. Diktatörlüğe yol açan şiddetli devrimin, iyi bir topluma ulaşmanın yolu olmadığına ikna oldu.../... felsefi... önemi... geleneksel "hakikat" kavramına yönelttiği eleştiride yatar... düşünceyi evrimsel bir süreç olarak kavrar.../.../... Araştırmayı şöyle tanımlar: "Araştırma, belirsiz bir durumun, kurucu ayrımları ve ilişkileriyle, ilk durumun öğelerini birleşik bir bütüne çevirecek şekilde belirli olan bir duruma, kontrollü ya da yönlü dönüşümüdür."... Bu tanım açıkça yetersizdir.../... Dewey'in kavradığı şekliyle "araştırma"nın, dünyayı daha organikleştirmeye çalışma sürecinin bir parçası olduğu açıktır. Araştırmaların sonucu "birleşik bütünler" olacaktır. Dewey'in organik olana duyduğu sevgi, kısmen biyolojiden, kısmen Hegel'in devam eden etkisinden kaynaklanır.../.../... topluluk gücü değerli sayılır.../... Yunanlar, kibrin çekinceleriyle ve Zeus'taan bile üstün bir Zorunluluğa ya da Kadere inançlarıyla, onlara evrene karşı saygısızlık gibi görünen şeylerden özenle kaçındılar. Ortaçağ boyun eğmeyi daha da ileri götürdü. Tanrıya kaarşı boynu büküklük, Hıristiyanın birinci göreviydi. Bu tutum girişimi engelledi ve büyük özgünlük pek olanaklı olmadı. Rönesans insan gururunu geri getirdi, ama anarşiye ve felakete yol açacak noktaya kadar taşıdı. Rönesansın eserini, Reformasyon ve Karşı-Reformasyon büyük ölçüde bozdu; ama modern teknik, azametli Rönesans bireyine tamamen elverişli olmadığı halde, insan topluluklarının kolektif gücü duyumunu yeniden canlandırdı. Daha önce çok aciz olan insan, kendisini neredeyse Tanrı sanmaya başlar.../... ciddi bir tehlike, kozmik inançsızlık... Büyük ölçüde insan denetimi dışındaki olgulara bağımlı bir şey olarak "hakikat" kavramı, felsefenin şimdiye kadar zorunlu tevazu öğesini aşılama yollarından biri oldu. Kibir üzerindeki bu denetim kalkınca, belli bir delilik türüne -... güç sarhoşluğuna- doğru bir adım daha atılır. Bu zehirlenmenin zamanımızın en büyük tehlikesi olduğu... kanısındayım" 552-554, 559, 566, 567
-"Pythagoras'ın zamanından beri felsefede, düşünceleri esas olarak matematikten esinlenenler ile daha çok empirik bilimlerden etkilenenler arasında bir karşıtlık olmuştur. Platon... Kant, matematiksel... Aristoteles ve Locke... modern empiristler karşıt gruba aittir. Günümüzde... bir felsefe okulu doğdu.../... kökeni, konularını yanılgılardan ve baştan savma akıl yürütmeden temizlemek için çalışmaya koyulan matematikçilerin başarılarına dayanır. On yedinci yüzyılın büyük matematikçileri iyimserdi ve hızla sonuçlara ulaşma derdindeydi; bu yüzden analitik geometrinin ve sonsuz küçükler hesabının temellerini sağlam atmadılar. Leibniz etkin sonsuz küçük değerlere inandı... On dokuzuncu yüzyıl... Weierstrass, sonsuz küçükler olmadan kalkülüsün nasıl kurulacağını gösterdi... Sonra, süreklilik ve sonsuz sayı teorisini geliştiren Georg Cantor geldi. "Süreklilik" o tanımlayana kadar, metafizik karmaşaları matematiğe sokmak isteyen, Hegel gibi filozofların işine yarayan muğlak bir sözcüktü. Cantor sözcüğe kesin bir anlam kazandırdı... Bu yolla, Bergson'unki gibi, mistisizmin büyük bölümü köhneleşti./... sonlu tam sayıların sayısı sonsuz bir sayı olmalıdır.../... Leibniz, bir çelişki olduğunu düşündü... sonsuz sayılar olmadığı sonucuna vardı. Georg Cantor ise, aksine, cesur davranıp bunun bir çelişki olduğunu kabul etmedi. Haklıydı; bu yalnızca bir garipliktir./...sonsuz sayılara ilişkin çok ilginç bir matematiksel teori kurabildi ve böylece daha önce mistisizme ve kafa karışıklığına terk edilen bütün bir bölgeyi kesin mantık alanına katabildi./ Bir sonraki önemli kişi... Frege'ydi.../... çalışmasında... soyut matematiğin, tümdengelimsel mantığın bir uzantısından başka bir şey olmadığı sonucu çıktı. Bu, Kant'ın... teorisini çürüttü. Soyut matematiğin mantıktan çıkıp gelişmesi... ortaya koyuldu./ Felsefenin büyük bir bölümünün "sözdizimi" denilebilecek bir şeye indirgenebildiği giderek berraklaştı.../... Bir "betimleme"yle... varsayılan bir özellikle gösterildiği.../.../... matematiksel bilgi, hala empirik değildir; ama dünya hakkında a priori bilgi de değildir. Aslında yalnızca sözel bilgidir.../ Soyut matematiğin yanı sıra fizik de, mantıksal çözümleme felsefesine malzeme sağlamıştır. Bu, özellikle görelilik teorisi ve kuantum mekaniğiyle sağlandı./ Görelilik teorisinde filozof için önemli olan, uzay ve zamanın yerine uzay-zamanın geçirilmesidir... Felsefe ve fizik, "şey" kavramını geliştirip "maddi töz" kavramına dönüştürdü... Einstein, parçacıkların yerine olayları geçirdi.../... parçacıkların değil, olayların fiziğin "malzemesi" olması gerektiği sonucu çıkar. Parçacık olarak düşünülen şeyi, bir olaylar dizisi olarak düşünmek gerekecek... Böylece "madde" dünyanın nihai malzemesinin parçası değil, yalnızca olayları demetler halinde toplamanın uygun bir yoludur./ Kuantum teorisi bu sonucu güçlendirir; ama esas felsefi önemi, fiziksel fenomenleri olasılıkla süreksiz saymasıdır. Bu teori, bir atomda... belli bir durumun belli bir süre varlığını sürdürdüğünü, sonra aniden yerini sonsuz derecede farklı bir duruma bıraktığını öne sürer. Her zaman varsayılmış olan devinimin sürekliliği, yalnızca bir önyargıymış gibi görünüyor... kuantum... yeterince gelişmemiştir.../ Fizik maddeyi daha az maddi yaparken, psikoloji de zihni daha az zihinsel yapmaktadır... Düşünceler çağrışımının yerini alan şartlı refleks, açıkçası çok daha fazla fizyolojiktir... Bu şekilde fizik ve psikoloji her iki uçtan birbirine yaklaşmakta... Zihin ve madde ayrımı... dinden felsefeye geldi. Zihnin ve maddenin yalnızca olayları gruplandırmanın kolay yolları olduğunu düşünüyorum.../... bizim görsel deneyimimizin güneşi, astronomun güneşinden çok farklı olmasına rağmen, yine de astronomun güneşiyle ilgili bilginin bir kaynağıdır; çünkü "güneşi görmek"..."ayı görmek"ten farklıdır... fiziksel dünyaya ilişkin bilgimiz, yalnızca soyut ve matematikseldir./.../... geleneksel olarak felsefeye dahil edilen, bilimsel yöntemlerin yetersiz kaldığı büyük bire alan vardır. Bu alan nihai değer sorunlarını kapsar... duygunun konusu olan şeyler, bilimin yetki alanı dışında kalır./ Tarihi boyunca felsefe... iki parçadan oluştu: Bir yanda dünyanın doğasıyla ilgili bir teori, diğer yanda en iyi yaşama şekline ilişkin etik ya da siyasal bir öğreti. Bunları yeterli bir açıklıkla ayıramamak, çok karışık düşünmenin bir kaynağı olmuştur... filozoflar, evrenin yapısıyla ilgili görüşlerinin, terbiye etme arzusundan etkilenmesine izin verdiler; kendilerince hangi inançların insanları erdemli yapacağını bildikleri için, bu inançların doğru olduğunu kanıtlayacak, çoğu kez çok karmaşık argümanlar icat ettiler... Hakikat arayışına bilinçli ya da bilinçsiz herhangi bir sınırlama konulduğunda, felsefe korkudan felç olur... devlet sansürüne zemin hazırlar.../... Felsefenin dini dogmaları kanıtlayabileceğine ya da çürütebileceğine ben kendim inanmıyorum; ama Platon'dan beri pek çok filozof, ölümsüzlüğün ve Tanrının varlığının "kanıtları"nı göstermeyi işinin bir parçası saymıştır. Kendilerinden öncekilerin "kanıtları"nı kusurlu buldular... her biri kendi yeni kanıtlarını öne sürdüler. Kanıtlarının geçerli görünmesini sağlamak için mantığı çarpıtmak, matematiği mistikleştirmek ve köklü önyargıların gökten inmiş sezgi olduklarını iddia etmek zorunda kaldılar./ Mantıksal çözümlemeyi felsefenin esas işi haline getiren filozoflar, bütün bunları reddeder. İnsan anlığının... birçok sorunun kesin yanıtlarını bulma yeteneğine sahip olmadığını içtenlikle itiraf ederler... Şu soruları düşünün: Sayı nedir? Uzay ve zaman nedir? Zihin nedir ve madde nedir? Bütün bu kadim sorulara burada ve şimdi kesin yanıtlar verebildiğimizi söylemiyorum; ama bilimde olduğu gibi, her yeni evrenin öncekinin reddedilmesinden değil, iyileştirilmesinden kaynaklandığı, hakikate başarılı yaklaşımlar yapabileceğimiz bir yöntem keşfedildiğini söylüyorum./ Çatışan fanatizmlerin patırtısında, birkaç birleştirici kuvvetten biri de bilimsel doğruculuktur... inançlarımızı... gayri şahsi, yerel ve kişisel önyargılardan kurtulmuş gözlemlere ve çıkarımlara dayandırma alışkanlığını kastediyorum. Bu erdemi felsefeye sokmakta ısrar etmiş olmak ... bir üyesi olduğum felsefi okulun başlıca meziyetleridir... özenli hakikate uygunluk alışkanlığı, insani etkinliğin bütün alanına uzatılabilir... bağnazlığın azalmasına neden olabilir" 568-581
*
11.11.2018