16 Ekim 2018 Salı

İSVEÇ


Sınırlı bir bölgesini sınırlı bir sürede gördüğüm İsveç ile ilgili bazı gözlemlerim ve görüşlerim kısaca şöyle:
*
İsveç, güneşi az, yeşili ve suyu bol bir ülke.
Fiziki olarak, temiz ve düzenli.
Özellikle küçük yerleşim birimleri şaşırtıcı ölçüde temiz ve düzenli, bizdeki gibi, kargaşa, dağınıklık ve çerçöp görmek söz konusu değil, yapılaşma belli bir düzende ve uyum içinde, hiçbir yer duvarlarla çevrilip kapatılmamış.
Aynı durum, yerleşim yerleri dışındaki alanlarda da geçerli.
*
-Yaşam, mümkün mertebe, "insana yakışır bir tarzda" organize edilmiş,
-Trafikte yayalar, yaşamın genelinde, çocuklar, kadınlar ve hayvanlar öncelikli,
-Barınma, ısınma, elektrik, su, ulaşım ve eğitim gibi konular, ve hatta, beslenme ve çalışma meseleleri de, büyük ölçüde, "halledilmiş",
gibi!
*
Kentlerde, meydanlar ve yaya bölgeleri bol.
Bisiklet kullanımı çok yaygın.
Tren de.
Ve müzeler de.
*
Genel olarak, refah seviyesi, ve elbette, gelirler, yüksek.
Bizim ölçülerimiz göre, fiyatlar da, epeyce, öyle.
Mesela, Stockholm'de, bir kişi için bir günlük ulaşım kartı 93 tl, fast food tarzı bir yerde ayaküstü içilen sallama bir çay 13 tl, bir külah dondurma 140 tl,
Malmö'de, açık bir alanda dört saat için otomobil park ücreti 70 tl,
Küçük bir yerleşim yerinde, 10 km kadar bir mesafede, bir kişi için belediye otobüs ücreti 30 tl,
Genelde, 1 kg domates 30 tl civarlarında,
idi.
*
Et nispeten ucuz.
Balık bol.
*
Genelde, devletin "sosyal" yönü baskın.
Kimse aç ve açıkta bırakılmıyor.
Ayrıca, bazı alanlarda, kamu sektörü iyice ağırlıklı.
Mesela, toplu taşıma, genel olarak, kamu araçlarıyla yapılıyor ve bu araçlar temiz ve rahat.
Her yerde çok güzel kütüphaneler var.
*
Düşük alkollü bira ve şarap dışındaki tüm alkollü içkiler, yerleşim yerlerinde, belli bir yerde satılıyor, bizdeki gibi, büfelerde ya da diğer satış yerlerinde içki satışı yok.
*
Sosyal yönünün baskın olmasından kaynaklı olduğu düşünülebilecek bazı hususlar, mesela, seçim kampanyalarındaki bazı uygulamalar, nedeniyle, ülkenin, biraz köylü bir izlenim bıraktığı bile söylenebilir: Eylül 2018'deki seçim için yapılan propaganda çalışmalarında parti liderlerinin fotoğrafları, Stockholm'de, sadece köprülerin parmaklıklarına gayet amatörce asılmıştı; bizdeki seçim kampanyaları ve liderin her yerde karşımıza çıkan posterlerine ilişkin uygulamayı karşılaştırınca, arada devasa bir fark olduğu apaçık görülüyordu!
Sonra, tüm parti liderleri, televizyonda, hep bir arada, görüşlerini açıklayıp soruları yanıtlıyorlardı!
*
Bununla birlikte, öyle anlaşılıyor ki, İsveç de, sosyal olma özelliğini terketme yolunda kararlı bir şekilde ilerliyor!
Amerikanlaşma ya da başka bir ifadeyle tam kapitalistleşme konusunda biz epeyce önde sayılırız, sanırım, ama, İsveç de, bu konuda, arayı, tez zamanda kapatacak gibi!
*
Bunun en bariz ve güncel kanıtı son seçimlerdeki oy dağılımı.
9 Eylül 2018 tarihinde yapılan son seçimde, ülkenin en büyük partisi olan sosyal demokrat partinin oyu 1917 yılından sonraki en düşük seviyesine gerileyerek %28 civarında ve diğer iki partiyle birlikte oluşturduğu sol blokun toplam oyu %40 civarında kalırken, ırkçı parti dışındaki diğer dört partiden oluşan merkez sağ denilebilecek muhafazakar blokun oyu da o oranda olmuş ve ülke genelinde üçüncü parti olan faşist anlayıştaki partinin oyu ise %5 civarında artarak %18 civarına yükselmiştir. Buna göre, ülkede, sosyal olmayı öncelikli gören anlayışın toplam oy desteği %40 civarında kalırken, aksi anlayışın desteği %60 olmuştur.
Politik yelpazedeki bu dağılım, oransal olarak, neredeyse, bizim ülkemizdeki gibidir!
Bu dağılım da, İsveç'in, henüz bu konuda, bizim ülkemizle aşık atacak durumda olmasa da, eninde sonunda, küçük bir Amerika ya da başka bir ifadeyle tam kapitalistleşmiş bir ülke haline dönüşmesini, elbette, sağlayacaktır!
Ve, elbette, böyle bir durumda da, sosyal olma özelliği öncelikli olmayacaktır!
*
Aslında, bunun açık işaretleri, şimdiden, konuşmalardaki yabancı karşıtı açıklamalarda da açıkça görülmektedir.
*
Öyle anlaşılıyor ki, İsveç, misal olarak Almanya'nın yaptığı gibi, 1960'larda işgücüne ihtiyaç duyduğunda, yabancı işçi kabul etmiş, bazı anlatımlara bakılacak olursa, 1990'lı yıllarda eski Sovyet ülkelerinden gelişleri teşvik etmeye de çalışmış, ancak, daha sonraki yıllarda çatışma bölgelerinden artan sayıda mülteci gelince, özellikle de son yıllarda, tavrını değiştirip yabancıların ülkeye gelmesini engellemeye yönelmiş, ve, ayrıca, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, yabancı karşıtı eğilimin yükseldiği bir ülke olmuştur.
*
Bu durum, aynı zamanda, açıkça, henüz bizimle bu konuda aşık atamazlarsa da, diğer tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, ırkçılıkta da artış demek değil midir?
*
Mülteciler, İsveç'te, ve, tüm Avrupa'da da, artık, bizdeki Suriyeliler gibi görülmektedir, dense yeridir, sanırım!
*
Pasaport kontrolü yapan bayanın, pasaportum yeşil olduğu ve yeşil pasaport için vize gerekmediği halde, uzun boylu konuşup sorgu sual etmesi de, aynı anlayışın bir uzantısı sayılmaz mı?
*
Diğer Avrupa ülkelerindeki durum da, benzer nitelikte değil midir?
*
Mesela, yakın bir zamanda, basında, Almanya'ya giden bir Türk milletvekilinin, diplomatik pasaportu olduğu halde, uzun uzun sorgu suale muhatap olduğu yazılmıştı!
*
Bu tür tavırlar, bir tür taciz değil mi?
Ya da, "refah kibri"?
Yani, "zengin şımarıklığı"?
*
Ülke zenginliğinin kaynağı ne, acaba?
Teknoloji?
Aklı kullanma?
Disiplinli çalışma?
Birkaç marka firma?
*
Halihazırda, okulların etrafı kapalı değil, tamamen açık, ve ben, bu durumu çok beğeniyordum, ancak, yakın zamanda, okulların etrafını, bizdeki gibi, duvarlarla çevirmeyi düşünüyorlarmış!
*
Sonuçta, özetlenirse, İsveç, kendi insanı için "insanca" bir yaşam örgütlemiş, denebilir!
Genelde, insanların refah seviyesi de yüksek!
Ancak, ülke nüfusundaki oranları %20'lerde olan ve büyük ölçüde "düşük seviyeli" işlerde, bizimle kıyaslanınca çok yüksek görünmekle birlikte nispeten düşük ücretlerle, çalışan yabancı kökenli "İsveçliler" için durum pek de, fazlaca, öyle değildir!
Elbette, henüz İsveç vatandaşı olamamış diğer mülteciler için de!
Üstelik, bunlar, giderek yükselen ırkçılıkla da karşı karşıyadırlar!
Hem de, onların İsveç'e olduğu kadar, İsveç'in de onlara ihtiyacı olduğu halde!
*
Her ne kadar, medeniyet, hak, hukuk, insan hakları, dense, ve bunlar İsveç'te bir ölçüde olsa da, insan her yerde insan değil midir?
*
16.10.2018
*
EK:

Ayrımcılık vitrinde: Denizlili bir esnaf ‘İran, Suriye, Afgan müşteri dayak yer’ afişi astı


 
  PrintPocketPinterestFlipboardGoogle+TumblrWhatsAppTelegramKindle ItTwitterFacebook151Denizli’de bir esnaf dükkanının camına “İran, Suriye, Afgan müşteri bu dükkâna giremez, alışveriş yapamaz, girerse dayak yer”  yazılı afiş astı.

Fotoğraf: Evrensel
Geçen cuma da Denizli’nin Kale ilçesinde bir çocuğun cinsel istismara maruz bırakılmasıyla başlayan tepkiler tüm Suriyeli mültecilerin hedef alındığı ırkçı saldırı girişimine dönüşmüştü. Valilik 100 mülteciyi ilçe dışına çıkarmıştı.
Evrensel’in haberine göre Merkezefendi ilçesi Çınar mevkiine yakın bir tostçu, dükkanının camına ayrımcılık içerikli afişler astı.
Esnaf astırdığı afişlerde mültecileri tehdit ederek “İran, Suriye, Afgan müşteri bu dükkâna giremez, alışveriş yapamaz, girerse dayak yer” dedi.
Reklam
 
Söz konusu fotoğraf, Denizli’de yaşayan bir mülteci sayesinde kamuoyuna yansıdı. İsmi açıklanmayan kişi, ırkçılığın ve ırkçı eylemlerin Denizli’de yükselişe geçtiğini belirterek, Sarayköy, Karşıyaka, Kale ilçesi ve şehir merkezinde de benzer görüntülere rastladığını söyledi.

Denizli’de istismar vakasını duyan sokağa koştu

http://www.diken.com.tr/ayrimcilik-vitrinde-denizlili-bir-esnaf-iran-suriye-afgan-musteri-bu-dukkanda-dayak-yer-afisi-asti/
*

http://haber.sol.org.tr/dunya/bavyera-secimleri-almanyanin-dengesi-bozuluyor-249176

Bavyera seçimleri: Almanya’nın ‘dengesi’ bozuluyor


Nazizm imajı üzerine yapışık Alman burjuva siyasetinin akıllı uslu görüntü vermesinin sınırları var. AfD, bu imajdan sıkılan kesimlerin sesi. Sığınmacılar başlığını siyasi vitrinine taşıyan iki parti de sığınmacıların omuzlarının üzerinden emperyalist dünyaya mesaj veriyorlar. Mevcut dengeler içinde kalmayı savunan Yeşiller ile bu dengelerin Almanya için 21. yüzyıl Versay'ı olduğunu savlayan AfD arasında düzen siyasetinin muhalefet üzerinden kabuk değiştirmesi işlevini üstleniyorlar. Tahterevalli değil de eş zamanlı yükseliş teorisi işte burada devreye giriyor.
Tevfik Taş
Salı, 16 Ekim 2018 09:32
Emekçi sınıfların önüne konulan iki düzen içi seçenekten ikisinin eş zamanlı olarak yükselişe geçtiği kritik dönemler olabiliyor. Bu olguyu destekleyen en yeni veriye Pazar günü Bavyer'daki eyalet seçimlerinde gözlemleme şansına sahip olabildik.
Amerikan sosyolojisinin terimleriyle konuşursak, ''ultra liberal'' Yeşiller ile ''ultra milliyetçi'' AfD'nin eş zamanlı olarak oyunu arttırdığı bir seçimi görmüş olduk. Sözü geçen sosyolojinin bir başka kanıta muhtaç rivayetine göre, ''iktidar yıpratır''. Yıpranmaya teşne burjuva iktidar, yüz aşınmasını önlemek için vitrine elden düşme yeni yüzleri cilalayıp yerleştirmekte gecikmez.
TAHTEREVALLI TEORİSİ DEĞİL, EŞ ZAMANLI YÜKSELİŞ
Sığınmacıların ve göçmenliğin seçim kampanyasında üst başlık olarak yer aldığı Bavyera seçimleri, sözü geçen iki düzen içi karşıt eğilimin eş zamanlı olarak yükselmesine olanak tanıdı. Tahterevalli siyasetinde ağırlıklardan birinin yüksekte durması aslında zayıfı ifade ederken, aşağıda olan uç, asıl güçlü olanı temsil eder. Faşist hareket ile liberalizmin bu tahterevalli denklemine dahil olduklarını fazladan da olsa belirtmekte yarar var. Birbirini kışkırtan ama aynı zamanda da birbirini besleyen iki uç.
Bavyera seçimleri yükselen partilerin tahterevallinin iki ucunda aynı anda yükselmesi açısından ''ezber bozan'' bir nitelik gibi yansıyor. Oysa bu yalnızca bir yanılsamadan ibaret. Yeşiller ve AfD birbirlerinin seçeneği olmadığı gibi, ''merkez siyaset'' adı verilen yerleşik düzene seçenek olma iddiasından söz etmek de abesle iştigaldir.
Bir bütün olarak düzen iktidarı erirken, yine bir bütün olarak düzen muhalefeti yükseliyor.
Faşistlere faşist diyemeyenlerin ''ultra'' sıfatını icat ettikleri AfD, iktidardaki CSU'yu sağdan eleştiren bir söylem tutturdu. Büyük sermayenin eyalet partisi patentli CSU ise, sağcılık yarışında AfD'den daha aşağı kalmayacağını ifade eden pek çok icraata imza attı. Kamusal alanlara Hristiyan sembollerinin törenler eşliğinde yerleştirilmesi seanslarından, sığınmacıları aşağılayan sözlere dek bir dizi ''daha sağ'' malzemeyi siyasi ambarından çıkartıp, dolaşıma soktu.
CSU'nun Genel Başkanı ve Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer'den daha az taşra siyasetçisi olmayan eyalet başbakanı Markus Söder'e yöneltilen, CSU'nun AfD'yi taklit ettiği yolundaki sorulara verdiği yanıt hiç kuşkuya yer bırakmayacak kadar gerçeği yansıtmaktadır: ''AfD diğer eyaletlerde daha iyi sonuçlar elde etti.''
ANA AKIM MEDYADA AÇIKLAMA KRİZİ
Ana akım medya bu yanıttan pek memnun olmadı tabii. Zira verilen yanıt ''açıklama kalıbı''na uymamakta. ''AfD aşırıdır; onu taklit etmemek gerekiyor. CSU'yu on puan gerileten tutum burada'' diye kolaycı açıklama peşinde olanlar, Söder'in ayna tuttuğu bu gerçeği görmezden gelmek istemekteler. Elbette bunun asıl nedeni, yerleşik düzenin iyi/güzel/doğru olduğu üzerine vaaz edilen sorgulanmaya kapalı şablonda saklı.
İki hafta sonra Hessen eyaletinde gerçekleştirilmesi planlanan seçimlerin sonuçlarını şimdiden öngörebiliriz. AfD bu eyalette de oyunu radikal bir şekilde yükseltecek ve 24 Eylül 2017 seçimlerinde elde ettiği ''ana muhalefet'' payesini güçlendirecektir. Sorun CSU'nun AfD'nin yükselişinin önünü kesmek için ona ait olduğu iddia edilen faşizan söylemi dolaşıma sokmasında değil. Sorun, bir bütün olarak Alman emperyalizminin tercih ve yönelimleriyle doğrudan bağlantılı. Kaldı ki, AfD adı verilen faşist parti de Merkel ve Seehofer'in partilerinden kopup, azgın neoliberal iktisat politikaları ile pısırık olarak niteledikleri Alman emperyalizminin ABD etkisinden çıkarak, iddia sahibi bir yönelimin ancak faşizan bir siyasi atmosferde uygulanabileceği iddiasını taşıyan kadrolardan oluşuyor.
YEŞİLLERİN SADECE RENGİ DEĞİŞİK 
Yeşiller'in oyunu yükseltmesi yürürlükteki düzenden hoşnut birilerinin yüreğine su serpmiş olabilir. Ancak unutmamak gerekiyor ki, Yeşiller sermaye düzeninin yalnızca yeşil renkli partisidir.
Almanya'nın 16 eyaleti içinde coğrafi olarak en büyük, nüfus itibariyle ise ikinci büyük eyaleti durumunda olan Bavyera, Alman otomotiv sektörünün merkezi konumundan dolayı da işsizlik oranı ülkenin en düşük seviyesinde. Ancak en az bunlar kadar önemli bir tarihsel veri daha var. Bavyera, Alman tarihini yakından tanıyan herkesin bildiği gibi, Federal Almanya Cumhuriyeti'nin herhangi bir eyaleti değil, Habsburg Hanedanlığına hep yakın durmuş, Alman birliğine direnmiş, Alman Demokratik Cumhuriyeti varlığını koruduğu dönemde ''üçüncü Alman devleti'' olarak nitelendirilmiş bir bölgedir.
CSU yalnızca bu bölgeden ibaret bir parti olduğu gibi, Alman birliğinden ayrılmayı talep eden bir parti de vardır. (*) Bavyera Partisi adı verilen bu sağcı ve ayrılıkçı partinin şu sıralar pek sesi soluğu çıkmıyor olsa da, kuruluş tarihinden üç yıl sonra gerçekleştirilen 1949 genel seçimlerinde yüzde 20,9 oy oranına ulaşıp, parlamentoda 39 sandalye elde ettiğini hatırlatmak gerekiyor.
AfD BEKLENENDEN AZ OY ALDI
Bu bağlamda AfD'nin Bavyera eyalet seçiminde görece az oy aldığını söylemekte sakınca yoktur. Almanya'da yaygın olan zengin kibrinin Bavyera'da tavan yaptığını, kendilerini diğer Alman eyaletlerinden ''daha değişik'' gördüklerini de kaydetmek gerekiyor. AfD'nin oy oranının Bavyera'da diğer eyaletlere oranla görece daha az olmasının bir nedeni işsizliğin bu bölgede az olması ise diğer faktör, sözü geçen Bavyeracılık milliyetçiliğidir. Bilindiği üzere AfD, Alman şovenizminin yükselen kitle partisi olarak sahne alıyor. Bavyera gibi ayrılıkçı partisi bile olan bir eyalette yüzde 11'i yakalıyorsa durum yalnızca AfD'nin ''sığınmacılar sorununu fırsata çevirmek isteyen'' taktiksel çıkışı ile açıklanamaz.
Orta yerde daha büyük bir aktör var: Sermaye.
Militarizme gaz verip, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman emperyalizminin itildiği kümede durmasına itiraz eden bir büyük yönelimi saptamakta yarar var. On bir ülkede asker bulunduran, Avrupa Birliği'ni kendi iç pazarı olarak kullanan, birinci lige çıkmak için taze işgücüne gereksinim duyan bir Almanya fotoğrafını ıskalayarak Bavyera seçimlerine bakamayız.
ALMANYA DENGE SİYASETÇİSİ TİPOLOJİSİNDEN ÇIKIYOR
Düzen muhalefetinin yükselişi, düzen iktidarının kabuk değiştirmesinden öte bir anlam ifade etmiyor. Merkel'in suyu ısındı diyenler çoğunlukta. Kapitalist/emperyalist düzenin bir bütün olarak krizde olduğu bir dünyada, denge siyasetine oynayan aktörlere yol verilerek daha saldırgan tipoloji ile yer değiştirilmesi sürpriz olmayacaktır.
Yeşiller'in oyunu kısmen arttırmış olması bu yönelimin önemini azaltmaz. Kaldı ki, Yeşiller içinde ''insani amaçla önleyici savaş'' konseptini Afganistan'ın ABD tarafından işgalinden beri savunan irice bir çizginin olduğunu da hatırlatmakta yarar var. Irak ve Suriye’nin tarumar edilmesine Yeşiller'den ses çıkartan hiç olmadı. Bu başlıkta AfD bile daha ABD karşıtı bir söyleme sahiptir.
Nazizm imajı üzerine yapışık Alman burjuva siyasetinin akıllı uslu görüntü vermesinin sınırları var. AfD, bu imajdan sıkılan kesimlerin sesi. Sığınmacılar başlığını siyasi vitrinine taşıyan iki parti de sığınmacıların omuzlarının üzerinden emperyalist dünyaya mesaj veriyorlar. Mevcut dengeler içinde kalmayı savunan Yeşiller ile bu dengelerin Almanya için 21. yüzyıl Versay'ı olduğunu savlayan AfD arasında düzen siyasetinin muhalefet üzerinden kabuk değiştirmesi işlevini üstleniyorlar. Tahterevalli değil de eş zamanlı yükseliş teorisi işte burada devreye giriyor.

(*) http://haber.sol.org.tr/dunya/bavyera-katalonyayi-mi-ornek-aliyor-212226...
*
 
http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/evet-sevgili-can-oyle-ben-nerede-yaziyorsam-turkiye-oradadir,20719

T24 Yazarları

Evet sevgili Can öyle, “Ben nerede yazıyorsam, Türkiye oradadır”


- A +


Bugün köşemi sevgili Can Dündar’a bırakıyorum, 29 Ekim’de Hamburg’da, Körber Vakfı tarafından düzenlenen Sürgün forumunda yaptığı konuşmayı aynen aşağıya alıyorum.
                                      *    *   *
Buraya, Almanya’ya, üzerimde barut kokusuyla geldim; uğradığım silahlı saldırıdan kalma…
Ceketimde, yakılmış kitaplarımın isi duruyor hâlâ…
Kulağımda bütün ömrümü hapiste geçirmemi talep eden mahkeme savcısının sesi, tenimde, yattığım hapishanenin nemi var.
Hainlere idam” diye bağıran kitlelerin görüntüsü gözümün önünde…
Geride kalan sevdiklerimin acısı yüreğimde…
Siz bu izleri görmüyorsunuz; çünkü onlar zihnimde kilitli… Gülümseyen bir çehrenin ardına sakladım hepsini…
Büyük bir depremden geliyorum ben…
Bir kısmımız enkaz altında kaldı; bazıları hâlâ çıkmaya çalışıyor. Çıkabilenler ise çıkamayanların acısını taşıyor içinde…
Bekliyor muyduk bunu?
Hayır.
Bütün belirtilerin var olduğunu, şimdi daha net görebiliyoruz. Beş yıl öncesine kadar, hala üstümüze çöken karanlığı, aydınlığımızla alt edebileceğimize inanıyorduk.
Bize yaklaşan tehlikeyi haber veren aydınlarımızı katlettiler birer birer, gözlüklerimizi kırdılar.
Bir park için isyan eden gençlere ateş açtılar. Gözlerinden vurdular en çok.
Göremez olduk.
Kaynayan kurbağa hikâyesini bilirsiniz. Kızgın suyu fark edip refleksle yerimizden fırlamayalım diye, ağır ağır ısıtılan bir kazanda haşladılar bizi…
Fark ettiğimizde çok geçti.
Yanıyorduk.
Kötülük, pusudaymış meğer; süngüyle, günah korkusuyla, “ayıp olur” kaygısıyla kitlenmiş bir kafeste gününü beklermiş.
Kara bir yel esti, kafesin kilidini kırdı. Kötülük salıverildi, taltif edildi, teşvik edildi. “En kötü”, rol model olarak seçildi.
Düne kadar günah olan, ayıp sayılan ne varsa, norm haline geldi.

Ve kötülüğün iktidarı başladı!

“İyiler” önce kabullenmekte zorluk çekti. İtiraz edenler, kötülerin çıktığı kafese hapsedildi. Kalanların çoğu korkup köşesine çekildi. Kötülükle savaşmak yerine, gaflete düşen iyileri suçlamak daha kolay geldi.
Beş yıl içinde, kendi ülkemizde sürgün haline geldik.
Her muhalif, peşinen bir sürgündür aslında…
Çoğunlukta olan toplumsal inancın, devletin çizdiği çerçevenin, genel kitlesel kabulün sınırlarını zorladığınız anda başlar sürgünlüğünüz…
“Hayır” dediğinizde, “hain” damgasını yersiniz.
Tolerans eşiği düşük, otoriter eğilimleri güçlü bir coğrafyadaysanız, yadırganmadan dışlanmaya, iftiradan tehdide, tacizden hapse, hatta ebediyen susturulmaya kadar bir dizi cezaya ve kopkoyu bir yalnızlığa hazırlıklı olmanız gerektiğini peşinen bilirsiniz.
Bu bilgi, kimini suskunluğa sürükler, kimini hapse, sürgüne, hatta mezarlığa…
Geçtiğimiz asrın en ağır sürgününü yaşamış bir halkın son temsilcilerinden Hırant Dink, “Ne zaman bir ağaç diktik de meyvesini yiyebildik ki” diye sormuştu; katledilmeden önce…
Bazısı, o meyveyi yiyebilmek için toprağından kopmaktansa, kendinden kopmayı yeğler.
Bu da zordur.
İlkinden dönüş vardır da, ikincisi dönülmez yoldur.
Bazısı ise fikrini terk edeceğine, fikrine tahammül edemeyen ülkesini terk eder. Gidenlerin ruh halini, şair Murathan Mungan birkaç sözcüğe sığdırmıştır:
Aslında giden değil, kalandır terk eden…
Bir başka göçmen, Theodor Adorno, “zihinsel sürgün”ü, “insanın evdeyken, kendini evinde hissetmemesi” diye tanımlıyor.
Ev, içinde çokça şiddet ve mutsuzluk barındırsa bile, istikrarlıdır. Baba ocağıdır, ana kucağıdır. Şiddetli fırtınada sığınabileceğiniz, elinizi attığınızda aradığınızı bulabileceğiniz bir güvenli limandır.
Şimdi bir an için, dönecek bir eviniz olmadığını düşünün. Bir ömür boyu iğneyle kuyu kazarak biriktirdiğiniz ne varsa alınmış elinizden….
Vücudunuzun şeklini almış huzurlu koltuğunuz, rahat yatağınız, gözününüz nuru kütüphaneniz, kediniz, köpeğiniz yok.
Hepsini bir anda geride bırakıp, dibini göremediğiniz bir boşluğa atlamak zorundasınız.
Ve bu sadece, onaylamanın konforu yerine itirazın riskini seçtiğiniz, boyun eğmediğiniz için ödediğiniz bedel…
Bunu ödememek için boyun eğer miydiniz?
Bizim yaşadığımız trajedi, bu soruya “Hayır” dediğimiz içindir.

Sen buraya ait değilsin!

İktidarın propagandasını hûşu içinde dinleyen büyülenmiş kitlelere, “Bunlar yalan. Uçmuyorsunuz, uçuruma düşüyorsunuz” diyebilecek bir cesaret, peşinden cezayı, yalnızlığı ve sürgünü getirir.
Karşılaşacağınız ilk cümle şudur:
“Sen buraya ait değilsin.”
İşin kötüsü, gideceğiniz yerde de sizi bekleyen cümle budur.
Bir süre sonra müzmin bir yabancı olduğunuza siz de inanmaya başlarsınız. Ve Stefan Zweig’in cümlesine gelirsiniz:
Hiçbir yere ait değilim.
Geçen bahar, Lüksemburg’da Stefan Zweig adına açılan bir sergiye gittim. Kapıdan girdiğimde karton kutular ilişti gözüme… Serginin toplandığını düşündüm önce; gerçeği sonra anladım:
“Sürekli eşya toplamak zorunda kalmış”, sürgünde bir yazarın, zoraki bavullarıydı onlar… Şimdi, kendisinin adını taşıyan sergide, birer teşhir vitrini olmuşlardı.
Zweig, “Günlükler’ini şöyle bitiriyor:
“Eşyalarımı topladım, hazırlandım. (..) Avrupa’nın işi bitti. Dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.”
Sürgün, gittiği yere, ülkesindeki hayatını, sansürlenen fikrini, yasaklanan sanatını da götürür.
Türkçede, zorunlu olarak göçenlere “sürgün” denir.
Sözcüğün bir anlamı daha vardır:
“Yeni süren filiz.”
Sürgün, gittiği yerde sürgün vermesini, çiçek açmasını sağlayacak, daha uygun bir iklim bulabilir; ancak kökünden, suyundan, doğal florasından koparılan her bitki gibi, taşındığı toprakta kök salıp salamayacağı belli değildir. Ya tutunup meyve verir ya da kuruyup gider. Arası, bir fanus bitkisi olma tehlikesidir.
Hepsinin örneği var tarihte…

Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya...

Türkiye’nin en iyi şairlerinden Nazım Hikmet, yıllarca hapis yattıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yurttaşlıktan çıkarıldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Türkiye’nin en iyi film yönetmenlerinden Yılmaz Güney, yıllarca hapis yattıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yurttaşlıktan çıkarıldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Türkiye’nin en sevilen müzisyenlerinden Ahmet Kaya, “hain” damgası vurulduktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Şimdi üçü de ülkelerinde baş tacı edilen sanatçılar…
Şiirleri, filmleri, şarkıları her yerde…
Türkiye, asi çocuklarını lanetleyip başka topraklara defnettikten sonra mezarlarına kahraman madalyası takmakta mahirdir.
Naziler tarafından Alman vatandaşlığından çıkarılan Thomas Mann için de öyle olmadı mı?
Geçen sene, Türkiye’de bir TIR şoförü, “Erdoğan’a hakaret ediyor” diye eşini polise ihbar edince anmıştım Thomas Mann’ı…
Alman ordularının savaşı kaybetmesini istediğini yazarken, “Bu yazdıklarım oğullarımın eline geçerse onların beni gizli polise ihbar etmek zorunda kalacak olmaları, yaşadığımız felaketin boyutunu anlatmaya yeter” demişti.
En yakınlarınıza sirayet edebilen bir hastalıktır kötülük…
Dünyanın öbür ucuna da gitseniz, peşinizden gelir.
Nitekim Zweig’ın peşinden gitmedi mi? Onu, gidebildiği en uzak coğrafyada teslim almadı mı?
Yine “Günlükler”den örnek vereyim. Şu satırları, canına kıymadan sekiz ay önce yazmış:
“Eyfel kulesinde gamalı haçlı bayraklar… Zafer Takı önünde nöbet tutan Hitler’in askerleri…
Hayat, artık yaşamaya değmiyor. Neredeyse 59 yaşındayım. Önümdeki yıllar korkunç olacak. Bu aşağılamalara niye katlanayım ki?”
59’una yaklaşırken, eşyaları karton kutularda duran, ülkesinde ve dünyada popülizmin yükselişini dehşetle izleyen benim gibi biri için, bu satırların ne kadar sarsıcı olduğunu tahmin edersiniz.
Zweig’ın trajedisinde, günümüze uzanan dersler var:
Sürgün, gittiği ülkede özgürlük ve huzur bulacağını umar. Artık ne kapısında silah sesi olacaktır, ne polis tehdidi… Ne kaleminde pranga, ne dilinde kilit…
Ama öyle olmaz: Doğduğunuz ülkeden yükselen bulutlar, sizi takip eder, geldiğiniz ülkenin güneşini keser.
Bazen de içerden teslim alır sizi:
Ayağınızdaki çiçekten prangalardan biri, geride bıraktıklarınızdır. Kurduğunuz her cesur cümle, size haz verirken uzaktaki sevdiklerinizi tehlikeye atar. Yelkenleri indirmiş çoğu sürgün biyografisinin sayfaları arasında, rehin alınmış sürgün yakınlarının izi vardır.

Dile takılan bir başka kilit, dönüş umududur

Ağzınızdan çıkan her muhalif cümle, o umudu biraz daha uzağa iter; sizi, cümle cümle koparır doğduğunuz topraklardan…
Kimileri suskunluğun ya da itaatin, dönüş kapılarını açacağını sanır; ama yanılır. Dönse de, ne döndüğü yer, ayrıldığı ülke olacaktır; ne dönen, giden kişi…
Özetle, Türkçedeki acı tabirle:
“Gidip de dönmemek, dönüp de bulmamak var”dır.
Gidilen yere gelince…
Göçmenin göçtüğü yer, bir muammadır. Nereden zirveye çıkılır, nerede çamura batılır; bilemez. Dili yabancıdır, soramaz. Yara bere içinde yerleşene kadarki bölüm, en sancılısıdır. Dalından kopmuş bir yaprak gibi savrulurken bir yandan hasretle, öte yandan gurbetle cebelleşmek zorundadır.
Bu arada aidiyet hissinin konforundan uzak bir yalıtılmışlık, kaçınılmazdır.
Çünkü çıkıp geldiği yerde olduğu gibi, burada da “yabancı”dır.
Geçicilik duygusuyla bir türlü yerleşemez. Toplumdan dışlanmak, farklılığından dolayı ayıplanmak, istenmediği bir yere geldiği için zaman zaman küçümsenmek, onu mutsuz eder.
Mutsuzluk, depresyonu davet eder.
Oysa mültecinin, mutsuz olma, karamsar olma, hasta olma hakkı yoktur.
Yeni toprağında tutunabilmek için acısını içine gömüp her şeye sıfırdan başlamak, hayatını yeniden kurmak, karnını doyurmak, ülkesindeki yangına su taşımak, geride kalan yakınlarına çare bulmak zorundadır.
Ülkesiyle yakın temasta kalsa, sürekli dikiz aynasına bakan bir şoför gibi, önünü görmeyip kaza yapma tehlikesi vardır.
Hiç geri dönüp bakmasa, bu kez de köklerinden kopup boşlukta sallanmaya başlar.
İyi bir şoför gibi, sürekli arkasını kollayarak ileri bakmak zorundadır. Bilmediği trafikte, yalnız başına iken ve her hatasında lanetlenirken bunu yapması gerçekten zordur.
Kimi sokağa çıkmayıp tedavisiz bir melankoli ile içine kapanır.
Kimi öfkeyle suça dadanır.
Pek azı, o acımasız trafikte ayakta kalır.
Yüzyıl, bizi yeryüzüne rapteden yerçekimini ortadan kaldırdı adeta… İnsanlık, ipi kopmuş bir kolyenin başıboş incileri gibi dünyanın dört bir köşesine saçıldı.
Büyük fırtınada kimimiz başka coğrafyalara savrulduk; kimimiz boşluğa…
Bu belalı miras, 21. yüzyılda artarak sürüyor.
Savaş, şiddet veya başka nedenlerle yurdundan göçenlerin sayısı 65 milyona ulaşmış durumda…
Her üç saniyede bir kişi evini terk etmek zorunda kalıyor. Mültecilerin yarısı çocuk. Yüzde 84’ü gelişmekte olan ülkelerde…
Yani burada, zengin Avrupa’da değiller. Avrupa, silah sattığı savaşlardan kaçıp kapısına dayananları duvarların ardında bıraktı; kapılarını sımsıkı kapatıp kendini güvenceye aldı. Erdoğan gibi liderlere para vaat edip uzak topraklarda kamplar kurdurdu. Mültecilerin oralarda rehin tutulmasına ve pazarlık kozu yapılmasına göz yumdu.
Avrupa’ya ulaşmayı başaran mülteciler ise, yaşlı kıtada büyük bir değişimi tetikledi. “İşimiz, kentlerimiz, yaşam tarzımız elimizden kayıyor” paniği, kitleleri daha yüksek duvarlar vaat edenlerin kanatları altına sürükledi.
Almanya’da yarın AfD iktidar olursa, muhtemelen mülteciler geri yollanacaktır; ancak emin olun ki, çoğunuz kendinizi kendi ülkenizde mülteci hissedeceksiniz.
Tıpkı Türkiye’de birer mülteci haline gelen bizler gibi..

Sürgün, mayınlı tarladır!

Mezarınız da olabilir; tahtınız da…
Sizi suskunluğa gömebileceği gibi, dilinizin bağını da çözebilir.
Yerelden kopmak, boşluğa itebilir sizi; ama evrenselleştirebilir de…
Yalnızlaşabilirsiniz, ama kalabalıklaşabilirsiniz de…
Gittiğiniz ülkenin mazlumlarıyla yoldaşlık kurabilirsiniz; ama hükümdarlarıyla kolkola da girme tehlikesi de vardır.
Elia Kazan, Amerika sürgününde, 1950’lerin cadı avına katılmanın bedelini yarım asır ödedi.
Aleksandr Soljenitsin, Gulag Takımadaları eleştirisi kadar, sığındığı ABD’yi, Vietnam’dan erken çekilmekle suçlamasıyla da anımsanıyor bugün…
Buna karşın Frankfurt Okulu, Nazi Almanyasının sürgünlerinin birikiminden doğmuş bir bereketli meyvedir.
Sürgündeki yazarı bekleyen bir başka tehlike, kıskaçtan kurtulmuş, zincirlerini koparmış olmanın heyecanı ve hiddetiyle bir politik figüre dönüşmektir.
Siyaset, kaçınılmaz olarak kanına girer yazarın; onu, başka bir şey yazamaz hale getirir. Öfke, her zaman yaratıcılığın kırbacı olmayabilir; bazen onun kefeni olur.
Sürgün için elzem ama zor olan, kendisini köklerinden koparan baltayla hesaplaşmasını, fikre, sanata, edebiyata dönüştürebilmektir. Bunu başaramayan, intikam hissini yüreğinden atamayan, “sürgünde bir muhalif” olarak ölür.
Bir de ülkesine dönüp tutunamayanlar vardır ki onların trajedisi de ayrıdır. Savaştan sonra döndüğü Almanya’da aradığı kültürel iklimi bulamayınca sürgün Fransa’sına geri dönen Bruno Alfred Döblin gibi mesela…
Evine kahraman olarak dönenler yok mu?
Var tabii…
Gelin şimdi bütün bu kara bulutu dağıtalım ve sürgün macerasına bir de olumlu yanından bakalım:
Bu noktada Ernst Reuter’i anımsatmama izin verin.
Magdeburg Belediye Başkanı, Nazilere meydan okuduğu için 1933’te tutuklanıp toplama kampına gönderilmiş, orada dövülmüş, aşağılanmış, eziyet görmüştü.
1935’te tek bir bavul, henüz el konmamış bir pasaport ve cebinde pek az parayla Almanya’yı terk etmişti. Ayrılırken arkadaşlarına, “Belki 10 yıllığına çöle gideceğiz, ama günün birinde geri geleceğiz” demişti.
Çöle değil, kendisine kucak açan Türkiye’ye geldi. Tam da tahmin ettiği sürede, 10 yıl boyunca, hem yeni Türkiye’nin inşasına katkı yaptı, hem ülkesinin özgürlüğüne kavuşması için mücadele verdi. Savaş sonrası Almanya için bir yol haritası üretti.
Döndüğünde özgür Berlin’in Belediye Başkanı oldu ve ülkesinin ayağa kalkmasında görev aldı.
Tek bir bavul, henüz el konmamış bir pasaport ve cebimde çok az parayla geldiğim Almanya’da, Reuter’in hikâyesini okumak, umut veriyor bana…
Evet, mültecilik, evsizlik kadar, yurtsuzluk kadar, öksüzlük kadar ağır… Evet, mültecilik sancılı, çileli, hazin bir yaşam deneyimi…
Ama bir yazara, bir sanatçıya, akademisyene, entelektüele, siyasetçiye, yeni yollar, yeni kapılar, yeni ufuklar açan yanları da var.
Reuter’den 85 yıl sonra, barış isteyen bir bildiriye imza attıkları için kürsülerinden kovulan Türkiyeli akademisyenler, Almanya’ya geliyor. Asırlık bir göçü tersine çevirerek burada hem Almanya’nın, hem ülkelerinin geleceğine yatırım yapıyorlar.
Türkiye’de gerçeği savunma şansı bulamayan gazeteciler buradan haykırıyor gerçekleri…
Yerinden yurdundan edilmiş yazarların eserlerinden oluşan kütüphane bize, onca acıdan verimli bir külliyat çıktığını gösteriyor, ki buna ”Exilliteratur” adı veriliyor.
Son 10 yılda yerküreye damgasını vuran göç dalgasının, yepyeni bir yazarlar kuşağını ve sürgün edebiyatını doğuracağına kuşku yok.
“Sürgünce, acıların keskinleştirdiği kalemiyle, yazarlığın en verimli dillerinden biri olmaya devam ediyor.

Yanlış hayat, doğru yaşanamaz!

Sevgili hocam Ünsal Oskay, hep Adorno’nun “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz” cümlesini tekrarlardı bize…
Ülkemiz artık tahammül edilmez hale gelince ve itiraz edenlerin tümü hapsedilince iki şey yapabiliriz:
Elimizdekini korumanın konforu için, -vicdan azabı çekerek- içine doğup büyüdüğümüz ülkeyle kirli anlaşmalara girişebilir veya umursamazlığın saten gözbağını takabiliriz.
Bir de ülkesini terk etmek zorunda kalanlar vardır:
1940’ta Almanya’dan İsveç’e kaçan Yahudi yazar Nelly Sachs gibi… Stockholm’e indiğinde dostlarının ilk söylediği şu olmuştu:
Şu andan itibaren, sahip   olduğun tek şey, dilin…
Sachs, elindeki o tek sermaye ile 1966’da Nobel Edebiyat ödülünü aldı.
Adorno, “toplumdan kopma” ile “topluma tapma” seçenekleri arasında entelektüelin “askıda kalma” halini olumlar.
“Artık anavatanı olmayan biri için yazı, yaşanacak yer halini alır” der.
Yazıdan bir anavatan kurmak…
Zweig’ın “Hiçbir yere ait değilim” karamsarlığına karşı ilaç önerisidir bu…
Thomas Mann, bu karamsarlığı, meydan okuyan bir iyimserliğe çevirir:
“Ben neredeysem, Almanya oradadır.”
Yazar için, sanatçı için, siyasetçi için, akademisyen için, bu “ipini koparmış uçurtma hali”, tehlikeli ama verimlidir.
Ülkeden kopmak, canını acıtır insanın, ama aynı zamanda ruhunu özgürleştirir. Sizi yerleşik kalıplardan, üstünüze çöken önyargılardan, mahalle baskısından, çoğunluğa uyarak tehlikeden sakınma mecburiyetinden, diktatörleri güvenceye almak için uydurulmuş “milli çıkarları kollama” ısrarından kurtarır.
Önceden çizilmiş otoyollardan ayrılıp kendi patikalarınızı bulma fırsatı yaratır –ki o patikalarda yazar, genellikle tanımadığı kendisiyle de karşılaşır.
Ağzınızdaki bant, ayağınızdaki pranga, gözünüzdeki bağ çözülmüştür. Şimdi yalnız, ama bağımsızsınızdır.
Konforlu evinizden çıkıp kendinizi yeni bir evrende, yeniden varetme çabası, iddialı bir meydan okumadır. Aniden soğuk bir suya dalmak gibi, önce ürpertse de, nihayetinde dinçleştirir insanı, gençleştirir, cesaretlendirir, özgürleştirir.
Her koşula ayak uydurmak ve her koşulda ayakta kalmak, ne olursa olsun akıntıya kapılmamak, her yerde ve herkese karşı gerekirse tek başına itirazını sürdürmek, özgüvenini pekiştirir.
Sürgün, sürülene kendi yeteneğini, sınırların ötesinde test etme,  dilini, derdini, mücadelesini başka diyarlara duyurma fırsatı da yaratır.
Öte yandan gittiği ülkeye farklı bakış açıları sunar.
Bir başka göçmen olan Edward Said Batı’ya, bağnazlığın, sadece İslam’ın bir yüzü olmayıp, Hristiyanlık, Yahudilik formları da olduğunu öğretmedi mi?
Bir göçmenler ülkesi olarak nam salan Almanya, bünyesine aldığı yabancıların enerjisiyle büyüdü, aynısını yapan Amerika gibi bir dünya devi oldu. Son büyük akında mültecilere kapılarını açarak gözdoldurdu.
Şimdi o yabancıları kovmak, hatta boğmak isteyenlerin Almanya’daki yükselişini dehşetle izlesem de, onların nefret mitinglerini, “Nefreti yeneceğiz” sloganıyla kuşatanların güçbirliğiyle umutlanıyorum.
Nasıl Alman dostlarım, Türkiye’nin özgürlük mücadelesinde bizlerle dayanışıyorsa, ben de ırkçılığa karşı mücadelede onların safında yürüyorum.
Bizi ülkelerimiz değil, ilkelerimiz ayırıyor artık.
İnandığımız ortak ilkeler için sınırları aşan bir dayanışma sergiliyoruz.
Diktiğimiz ağaçların meyvesini yiyebilmek için, yıkılan duvarların yerinde, nefretin değil, sevginin yetişmesi için mücadele ediyoruz.
Artık kabul edelim:
Bir göçmenler yerküresinde yaşıyoruz.
Belki çoğumuz, doğduğumuz topraklara bir daha dönemeyeceğiz. Doğduğumuz kentleri, yürüdüğümüz caddeleri, yüzdüğümüz denizleri, bir daha göremeyeceğiz. Eşyalarımız battal karton kutular içinde ülke ülke gezip duracak bizimle…
Memleket, üzerimizdeki barut kokusunda, ceketimizdeki iste, tenimizdeki nemde, sevdiklerimizin hasretinde yaşayacak.
Yolda yürürken, gülümseyen bir mülteci yüzü görürseniz, o tebessümün ardında bu acıların saklandığını bilin.
Bir gün aynı acıları yaşamamak için onların deneyimine kulak verin.
Bize düşen, acılara yenilmemek, acıları yenmektir.
Yeni yurdumuzda, yani yazıdan anavatanımızda özgürce yazmaya devam edeceğiz.
Türkiye’den uzak olduğumu söyleyenlere, Thomas Mann’dan bayrağı devralarak cevap vereyim:
“Ben nerede yazıyorsam,
Türkiye oradadır.”
*

Zlatan: Yeni İsveç benim

banner54
İnanılmaz golleri kadar megalomani düzeyinde seyreden açıklamalarıyla da tanınan İsveçli futbolcu Zlatan Ibrahimovic, 'İsveçlilerin ırkçılığı yüzünden kariyerinde pek çok zorlukla karşılaştığını ve başarıya ulaşmak için ekstra çaba sarf etmek zorunda kaldığını' dile getirdi.
Zlatan: Yeni İsveç benim
banner84
Ibrahimovic: Adım Andersson ya da Svensson olsa baş tacı ederler
'SVENSSON YA DA ANDERSSON'LA AYNI İMKANLARA SAHİP OLAMADIK'
Ailesi eski Yugoslavya kökenli olan 37 yaşındaki futbolcu, tüm kariyeri boyunca soyadı üzerinden kendisine farklı muamele edildiğini savundu.
Viasat Sport muhabiri Johan Kücükaslan'a konuşan İsveç'in eski milli futbolcusu "Svensson ya da Andersson'un sahip olduğu imkanlara Ibrahimovic ya da farklı kökenden bir başka soyadı sahip değil. O fırsatlardan ben de hiç yararlanamadım. Tersine, o fırsatları kendim yaratmak zorunda kaldım" dedi.

'DİĞERLERİNİN ÖNÜNÜ BEN AÇTIM'
​Artık ABD'nin LA Galaxy takımında top koşturan ve çoktan efsaneler arasına adını yazdıran Ibra, Malmö FF'de başlayıp Ajax, Juventus, Inter Milan, Barcelona, A.C. Milan, PSG ve Manchester United'a uzanan kariyeriyle kendisi gibi farklı kökenlerden gelenlerin dünyanın en iyi ligleri ve en iyi takımlarında oynamasının önünü açtığını iddia etti.
'MEDYADAKİ SESSİZ SEDASIZ IRKÇILIK'
Bu devasa başarısına rağmen ülkesinde etnik bir İsveçli gibi muamele görmediğinden yakınan golcü, şöyle konuştu:
"Medyada sessiz bir ırkçılık var. Benim Ibrahimovic olmamı kabul edemiyorlar. Bense kendim olmamın keyfini çıkarıyorum. Çünkü Ibrahimovic'im ve İsveçliyim. Ben yeni İsveçliyim. Ben yeni İsveç'im. İşte bu kadar."
'KAPA ÇENENİ'
2001-16 arası İsveç milli takımının formasını giymiş olan Ibrahimovic'in bu yorumlarına İsveçlilerden hem eleştiri hem de destek geldi.
Olumsuz tepkiler "Kibrinden, ebedi saçmalıklarından, aptal vecizelerinden bıktık usandık. Futbolunu oynayıp çenesini kapatsın" çizgisindeydi.
'SVEN SVENSSON BÖYLE KONUŞSA'
Bir kullanıcı "Zlatan'ın Sven Svensson diye söz ettiklerinden biri, Zlatan gibi yıllarca aynı saçmalıkları dile getirseydi, onun gibi hala övgü toplamaya devam edemezdi" değerlendirmesini yaparak ünlü futbolcuyu 'tümüyle şuursuz' olmakla suçladı.
'MÜKEMMEL ROL MODEL'
Olumlu tepkiler ise 'göçmen kökenli çocuklar için mükemmel rol model oluşturduğu' görüşü üzerinden geldi.
 
https://www.isvecgundemi.com/spor/zlatan-yeni-isvec-benim-h12644.html
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder